|
NÛR SURESİ TEFSİRİ
Prof.
Dr. MUHSİN DEMİRCİ
16.10.2008 / 22.01.2009
Muhsin hocayla yaptığımız tefsir seminerlerinin
özetidir.
Hazırlayan: Dilek Karataş
Nur
suresinin tefsirine başlamadan evvel hocamız,
bizleri takip edeceğimiz metot hakkında
bilgilendirdi. Konulu ve bütüncül bir metotla
tefsir yapmanın daha iyi olacağını ve bu arada
lafızların zahiri manalarıyla birlikte amaca
yoğunlaşmanın ne kadar önemli olduğunu anlattı.
Usul
açısından geçmişte bir takım tartışmaların
olduğunu hatırlatarak onları bize özetleyen
hocamız bu konu hakkında kısaca şunları söyledi:
“Surelerin sıralaması hakkında iki ayrı görüş
vardır. Bazı araştırmacılar surelerin
sıralamasını ictihadidir derken büyük çoğunluk
ise Rabbanidir demişlerdir. Biz de çoğunluğun
görüşüne uyarak Rabbanidir yani sıralarını vahiy
meleği vasıtasıyla Rabbimiz Peygamberimize
bildirmiştir diyoruz.
Bildiğiniz gibi her sene Efendimiz Cebrail’in
huzurunda inen sureleri okurdu. Buna arza
denir. Bir anlamda test mahiyeti içeren bu
okuyuş efendimizin irtihalinden hemen önce iki
defa vuku bulmuştur. Vahiy metnini gözden
geçirme diyebileceğimiz bu arzada Hz. Peygamber,
vahyi bugünkü sıralamaya göre okumuş, Zeyd b.
Sabit’in de aralarında olduğu vahiy katipleri de
son arzada hazır bulunmuşlardır.
Bu sıralamaya; Hz. Ebu Bekir Mushaf haline
getirirken, Hz. Osman da çoğaltırken riayet
etmiş ve hiçbir surenin yerini
değiştirmemişlerdir. Kendilerine göre tertip
yapan sahabi, sıralamada ihtilaf çıkmasın diye
elindeki Mushafları yakmıştır. Kur’an’daki
surelerin sıralaması ictihadidir diyenler vardır
fakat bu anlattığım uygulamalara baktığımızda
bir anlamda icma da oluşmuş demektir.
Bir başka mevzu da Kur’an ayetlerinin ne derece
anlaşıldığıdır. Kur’an’ın ayetlerini iyi
anlayabilmek için dönemin Mekke ve Medine
tarihini bilmeliyiz. Çünkü her surenin bir
hikayesi, tarihi serüveni yani nüzul sebebi var.
Bunlar bilindiği zaman ayetler daha iyi
anlaşılır. Fakat o dönemlerde iniş sebepleri
yazıya geçmemiştir. Yine de ayetlerin tarihi
arka planını tam olarak bilmemekle birlikte
bugüne kadar gelen bilgileri öğrenmeliyiz.
Surelerin isimlerini kim vermiştir sorusuna da
Rabbanidir diyenler daha fazladır. Bu konu
hakkında görüş bildirenlerin %99’u ‘her sure
ismini, muhtevasındaki bir kelimeden almıştır’
derler. Nur suresi de adını, 35. Ve 40.
Ayetlerde geçen ‘nur’ kelimesinden
almıştır.
Kur’an’da 102. sure olan Nur Suresi, 24. Sure
olarak inmiştir.”
NUR SURESİ
1. Ayet:
‘Bu, ayetlerini belirleyip indirdiğimiz
(hükümlerini farz kıldığımız) bir suredir.
Düşünüp öğüt almanız için apaçık ayetler
gönderdik.’
Allah sureye başlarken böyle buyurarak burada
hüküm ayetleri olduğuna dikkat çekiyor. İlk
ayetten anlaşılan, bilgilenmek değil aynı
zamanda hayatımıza tatbik etmektir. Açık olarak
emir formatı yok gibi görünse de bu türden
hitapları emir olarak almak gerekir. Çünkü
Kur’an’da, alıştığımızın dışında 22 kadar emir
formatı bulunmaktadır.
Ayette geçen tezekkür ifadesini
-ilk bakışta aynı anlamı taşıdığını
zannettiğimiz- tefekkürle karşılaştırmak
gerekir. Tefekkür düşünmektir fakat tezekkür hem
düşünmeyi hem de öğüt almayı içerir. Öğüt
kelimesini de sıradan bir fiil olarak alıp ‘Bu
bir öğüttür, ister uygularım istemezsem
uygulamam’ diye anlamak yanlış olur. Çünkü
Kur’an’da öğüt ifadesi emir olarak geçer. Böyle
telakki etmezsek cezai müeyyidesinin hiçbir
anlamı kalmaz. Ulema çok ince eleklerden
geçirerek o mesajı anlamaya çalışmıştır.
Sözü
fazla uzatmadan düşünüp öğüt almamız için
talimatları hemen sıralıyor adeta ve hemen
ikinci ayete geçiyor.
2.ayet:
“Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her
birine yüz sopa vurun. Allaha ve ahiret gününe
inanıyorsanız Allah’ın koyduğu cezaları tatbik
konusunda acıma hissi sizi alıkoymasın.
Mü’minler’den bir grup da onlara uygulanan
cezaya tanık olsun.”
Biz
bütüncül okuma gereği ve Kur’an’ın zina konusuna
bakışını tam olarak anlamak için bu ayetleri bir
arada okumalıyız.
Eksik tefsir olmaması için zina ile ilgili Nisa
15-16 ve Nur 1-2 ayetleri birlikte
değerlendirmeliyiz.
Nisa
suresinde; “Sizin içinizden bazı kadınlar
zina yaparlarsa 4 şahit bulun. Tespit edildikten
sonra cezaları, ölünceye ya da Allah onunla yol
buluncaya kadar ev hapsidir” buyruluyor.
Demek ki Kur’an’da zina ile ilgili Mü’minler’in
önüne iki ayrı yerde iki ayrı hüküm konulmuştur.
Şimdi bize düşen iki ayet arasında nasıl bir
uyumun olduğunu ortaya çıkarmaktır.
Bu
iki ayetle alakalı olarak üç farklı bakıştan ve
değerlendirmeden bahsedilebilir:
Alimlerden bir kısmı ayetler arasında uzlaştırma
imkanı varsa uzlaştırırlar olmazsa neshi gündeme
getirirler. Uzlaştırmadan kasıt, iki hükümden
bir hüküm çıkarmaktır. Ama ikisinin de
istikameti farklı olduğu için bu mümkün
değildir. O zaman bu alimler neshe başvururlar.
Neshi kabul etmeyen klasik alimler ise tercih
yapamayacakları için yorum yapmayı tercih
ederler. Bu alimler Nisa suresindeki ayetin
sonunda geçen “Allahbir yol buluncaya
kadar” ifadesini: ‘Allah Nur
suresindeki bu ayetlerle, Nisa suresinde işaret
edilen bu yeni yolu göstermiştir’ diye
yorumlarlar.
Çağdaş tefsircilere göre ise Nisa suresinin 15.
ve 16. ayetleri esasen homoseksüelliği ve
lezbiyenliği söz konusu ediyor. Çünkü o
ayetlerde kullanılan fiillerden bu anlaşılıyor.
Böyle yorumladığımız zaman ayetler arasında bir
nesih de söz konusu değildir. Zaten Kur’an’ın
evrensel olduğunu kabul ettiğimiz zaman neshe
gerek kalmayacaktır.
Sonuç olarak zina hükmünün cezasının; bu sureden
anladığımız gibi 4 şahit bulunduktan sonra her
iki tarafa da 100 sopa vurulması olduğunu
anlıyoruz.
Fakat burada netleştirmemiz gereken başka bir
problem ortaya çıkıyor ki o da recmdir.
Bu hususu dikkate almamız gerekir; çünkü bu
noktada peygamberimizin sözleri (hadisler) de
fiilleri de bulunmaktadır. Bu uygulamaları
anlatan kitaplar hemen reddedebileceğimiz
kaynaklar değildir.
Bu
hadislerde üç ayrı uygulama görüyoruz. Bunlar
Maiz, Gamidiyye ve Asif olayıdır.
Maiz,
Peygamberimize gelerek zina yaptığını itiraf
edince Efendimiz gidip tevbe etmesini
buyurmuştur. Daha sonra tekrar gelerek ‘ben
Allahın huzuruna böyle gidemem’ demesine
rağmen Peygamberimiz yine geri göndermiştir.
Artık üç defa üst üste gelince aklının başında
olup olmadığını kontrol ettirdikten sonra
götürüp recmetmelerini istemiştir. Recm cezası
uygulanırken hiçbirinde kendisinin
bulunmayışının altını çizmek gerekir.
Peygamberin gönlünden geçen tevbe etmeleri ve
Allahın affetmesidir. Fakat bir yandan da devlet
başkanı yani o toplumun ıslahı gibi bir görevi
olduğunu dikkatlerden kaçırmamak lazımdır. Bu
yüzden aleniyet kazanmış bu fiillere
yaygınlaşması endişesiyle ceza vermiştir.
Rivayetin devamında anlatılanlara göre Maiz,
cezanın uygulanabilmesi için toprağa gömülmüş ve
taşlama başlamıştır. Sonra bu zat elini kaldırıp
‘beni Rasulullah’a götürün’ demesine
rağmen, kulak vermemişler ve devam etmişlerdir.
Bir ara fırsat bulup kaçmış ama bir sahabe
görevi tam manasıyla yapamamış olma endişesiyle
arkasından deve kemiğiyle kafasına vurunca Maiz
orada ölmüştür. Durum Efendimize anlatıldığında
çok üzülmüş ve: ‘Maiz öyle büyük bir tevbe
etti ki tevbesi Mekke ve Medine’deki bütün
günahkarların günahını silecek büyüklükteydi.
Keşke onu öldürmeyip bana getirseydiniz. Şu anda
onu cennette görüyorum’ buyurmuştur.
İkinci rivayet de Gamidiyye kabilesinden bir
kadın hakkındadır. Bu kadın Efendimize geliyor
ve; ‘ya Rasulullah ben zina ettim cezamı
verin’ diyor. Peygamberimiz hamile olduğunu
görünce geri gönderiyor, ertesi gün yine geliyor
ve; ‘ben ısrarımdan vazgeçmem Maiz gibi beni
de geri gönderme’ deyince Peygamberimiz; ‘git
çocuğunu doğur sonra gel’ diyor. Çocuk
doğduktan sonra kadın yine geliyor fakat
Peygamberimiz bu sefer; ‘çocuğu annesiz mi
bırakalım git sütten kes sonra gel’ diyor.
Kadın iki sene sonra tekrar geliyor ve diyor ki;
‘çocuk büyüdü gördüğün gibi artık yürüyor ve
elindeki ekmekten anlayacağın gibi karnını
doyuracak çağa da geldi, cezamı ver’ diyor.
Artık Efendimiz bu cezayı vermese olmayacak.
Aslında Rahmet Peygamberi olan Efendimiz bırakın
öldürmeyi bir insanın kalbini kırmayı bile
istemez. Ama nübüvvetin yanında otorite olması
sebebiyle cezayı da artık gerçekleştirmesi
gerektiğini de biliyor. Ve kadının cezası
uygulanıyor. Hatta rivayetlerden birinde
kafasına atılan bir taş kafasını yarınca
sahabeden birinin yüzüne kan fışkırdığı için o
da bela okumuş. Peygamberimize bu iletilince ‘hem
öldürüyorsun hem de niye bela okuyorsun’
diye azarlamıştır. Ayrıca ifade edilmesi gereken
bir başka nokta da Efendimizin recm cezası
uygulattığı kişilerin cenaze namazlarını kılmış
olmasıdır.
Asif
olayı ise bir gençle daha yaşlı olan bir kadın
arasında vuku bulmuş ve Peygamberimiz Asif bekar
olduğu için ona 100 sopa cezası, kadına da
–itiraf- ettikten sonra- evli olduğu için recm
cezası uygulatmıştır.
Şimdi ümmetin alimlerinin kafasını meşgul eden
soru şu: Bu uygulamaları doğru kabul ettiğimiz
zaman kaynak olarak nereye dayandığını bilmek
gerekir. Referansımız Kur’an mıdır, sünnet
midir?
İslam alimlerinin bir kısmı cevap olarak diyor
ki; ‘recm Kur’an’ın öngördüğü bir cezadır
bunu ifade eden bir ayet var fakat bu ayetin
lafzı neshedilmiş ve bu sebeple Kur’an’a
alınmamıştır. Mana itibarıyla yürürlükten asla
kaldırılmadığı için de hükmü devam etmektedir.’
Kur’an’ın toplanması esnasında ayetler için
nasıl titizlik gösterildiğini hepimiz biliyoruz.
Ahad haber olarak kayıtlara geçmiş olan bir
rivayete göre Hz. Ömer, Kur’an’ın toplanması
hususunda başkanlık eden Zeyd b. Sabit’e giderek
recm ayeti olarak söylenen haberi Kur’an’a
kaydetmesini istemişti. Her bir ayetin Kur’an’a
alınmasında kriter olan iki şahit getirme
isteğini yerine getiremediği için Kur’an’a dahil
edilmemişti. Bu habere, âhad bir haber olması
sebebiyle itibar etmek de zordur. Ayrıca şunu da
ifade etmek gerekir ki Zeyd b. Sabit, Efendimiz
hayatta iken Kur’an’ın tamamını ezberlemiş ve
son arzada Peygamberimizi başından sonuna kadar
dinlemiştir. Eğer bu ayet Kur’an’ın bir parçası
olsaydı o, Hz. Ömer şahit getiremediğinde bunun
Kur’an’a geçmemesine asla göz yummazdı.
Bir
başka rivayet de Hz. Ali’nin uygulamasıdır. Hz.
Ali, halifeliği döneminde zina eden bir kadına
öğleden önce 100 sopa öğleden sonra da recm
cezası uygulamıştır. Bunun üzerine ashab; ‘ya
Ali bir insana iki ceza ağır değil mi?’
dediklerinde o da cevaben; ‘ben önce Kur’an’a
göre amel ettim sonra da Peygamberimizin
sünnetini yerine getirdim’ demiştir. Aslında
bu rivayet, recmin Peygamber sünneti olduğuna
dair bir delildir. Ama mezhep imamlarımız olaya
böyle bakmamaktadırlar. Zira, dört mezhep imamı
recmi, metni mensuh ancak manası yürürlükte
bırakılan bir âyete –ki buna recim âyeti
denilmektedir- dayandırmaktadırlar. Bu yüzdendir
ki, söz konusu imamlar Nur suresindeki bu ayetin
hükmü olan 100 sopayı bekar, recmi de evli için
verilmesi gereken bir cezâ olarak
öngörmektedirler.
Recmin Kur’an’daki delili nedir? diye
sorulduğunda Kur’an’da lafzen değil ama mana
itibarıyla var olduğunu söylemek ve bunun usuli
dayanağını da ortaya koyamamak, Kur’an hakkında
şüphe doğurur. Bu nevi rivayetlere itibar
edersek bunlar Kur’an hakkındaki düşüncemizi
yaralar, zarar verir.
Allah mutlak şari, peygamber ise mecazen
şari’dir. Buna göre Allah’ın hüküm koymadığı
yerde peygamber de hüküm koyabilir. Bunun
recmden başka örnekleri de vardır. Recm,
Efendimizin peygamberliğinin yanında devlet
başkanı sıfatının getirdiği yükümlülük
gereği hadiselerin toplumsal yönünü de dikkate
almak zorunda kalığı bir uygulama olarak
gözükmektedir. Bu bakımdan Hz. Peygamber’in,
zina ettiğini iddia edenlere ısrarla tevbe
etmesini telkin etmesi ve geri göndermesi çok
manidardır. Recm, eğer Allahın, itiraf edildiği
anda mutlaka cezâ verilmesi gereken bir hükmü
olsaydı, Resûlullah konular kendisine
arzedildiği zaman insiyatif kullanarak
itirafcıları geri gönderemezdi. Dolayısıyla
denilebilir ki, bu durum ve uygulama onun,
devlet başkanı sıfatı içerisinde mütalaa
edilmelidir.
O halde Resûlullah’ın vermiş
olduğu söz konusu recim cezâsının kaynağı nedir?
Bizim şahsi kanaatimize göre
Resûlullah (sav)’ın recim tatbikatını lafzen
mensûh olduğu iddia edilen bir Kur’ân âyetine
dayandırmak pek isabetli görünmemektedir. Çünkü
âyet olduğu ileri sürülen metnin lafız
itibariyle neshini, aklın kabul etmesi mümkün
değildir. Kaldı ki, sözü edilen metin
incelendiği zaman onun lafzen tevâtür derecesine
ulaşmadığı anlaşılmaktadır. Zira âyet olduğu
ileri sürülen metnin birbirinden farklı 6
varyantı bulunmaktadır. Bu da tabiatıyla onun
mütevatir olmadığını göstermektedir. Buna göre
hem neshini aklın kabul etmediği hem de lafız
itibariyle mütevâtir derecesine ulaşmayan bir
metni, Peygamberin uyguladığı recim cezası için
kaynak göstermek mümkün değildir. O halde söz
konusu cezayı lafzen mensuh olduğu idia edilen
bir Kur’ân âyetine değil, fiili sünnete
dayandırmak daha doğru bir yaklaşım tarzı olarak
görünmektedir.
Toparlayacak olursak; Kur’an’ın bu konudaki
genel hükmü 100 sopadır ve bunun iki istisnası
vardır. Biri peygamber hanımlarıdır. Eğer
onlardan biri herhangi bir iffetsizlikte
bulunursa Ahzab suresi 30. Ayette zikredildiği
üzere hür kadına uygulananın iki katı ceza
uygulanır ki bu da 200 sopaya tekabül eder.
Diğer istisna ise cariyelerle ilgilidir. Bir
cariye zina işlediğinde Nisa suresi 25. Ayete
göre hür kadına uygulanan cezanın yarısı yani 50
sopa cezası uygulanır.
Ayetin ikinci kısmında; “Allaha ve ahiret
gününe inanıyorsanız Allah’ın koyduğu cezaları
tatbik konusunda acıma hissi sizi alıkoymasın.
Mü’minler’den bir grup da onlara uygulanan
cezaya tanık olsun” İfadesinin,
psikolojik ve sosyolojik olmak üzere iki yönü
vardır. İnsanız ve Allahın emrini uygularken
merhamete gelir azaltma yapabiliriz ya da
çeşitli sebeplerle cezayı arttırmaya
kalkabiliriz. O sebeple ayet, Allahın koyduğu
esasların dışına çıkılmaması için ikazda
bulunuyor. İslam hukukçuları da eksik veya fazla
uygulamaya müsaade edilmemesi için sınırlar
koymuştur. Ceza uygulanırken budaksız uygun bir
sopanın kullanılması, kalıcı hasar bırakmaması,
vuranın koltukaltının gözükmemesi gibi şartlar
bunlardan bir kaçıdır.
Ayet, “acıma hissinin bu cezayı
uygulamaktan alıkoymaması’ gerektiğini
buyuruyor ve bunu ‘Allaha ve ahiret gününe
inanıyorsanız” ifadesiyle iki şarta
bağlıyor. Ayetin bu kısmından, ‘cezayı
uygulayanın Müslüman olması gerektiği’
sonucunu çıkarabileceğimiz gibi ‘gerçekten
inanıyorsanız’ ifadesi olarak da alabiliriz.
Ayetin son kısmında “mü’minlerden bir grup
da onlara uygulanan cezaya tanık olsun”
buyrulmaktadır. Bu ise bize cezanın toplumsal
tarafının olduğunu hatırlatır. Bu tür cezalar
aynı zamanda ibret olsun diye diğer insanların
huzurunda uygulanmalıdır. Toplum önünde olma
şartının yerine getirilebilmesi için cezayı
uygulayan hariç en az üç kişinin bulunması
gerekir.
3. ayet:
“Zina eden erkek ancak zinakar veya müşrik
bir kadınla evlenir. Zina eden bir kadını da
ancak zinakar veya müşrik bir erkek nikahlar. Bu
mü’minlere haram kılınmıştır.”
Ayetlerdeki kelime düzenini dikkate almak, o
toplumun algısını ortaya çıkarmakta kolaylık
sağlar. Böyle baktığımızda ikinci ayette geçen
ifadeye göre zina fiilinde kadın birinci
derecede sorumludur. O yüzden Allah kadını önce
zikretmiştir. Üçüncü ayette de evlenme söz
konusudur ve erkeği önceden zikrederek teklifin
erkekten geldiğine vurgu yapılmıştır. Ayetin son
kısmında “bu mü’minlere haram kılınmıştır”
dan kasıt, zina da olabilir, iffetli bir
erkeğin zinakar olan bir kadınla evlenmesi
haramlığı da kastedilmiş olabilir. İkinci mana
ayetin üst tarafına daha uygundur.
Bu
ayet hakkındaki yorumları kısaca anlatmak
gerekir.
Bir
insan zina ettiğinde iffetine zarar vermiş olur.
Eğer zina fiilini işleyende İstihlal (haramı
helal sayma) ve istihfaf (hafife alma,
küçümseme) varsa bu yaklaşımlar o kişiyi
müşrikle aynı boyuta getirir. Zina eden, kadın
olsun erkek olsun karşılıklı bu fiili işliyorlar
ve bunu adet haline getiriyorlar ve bir sakınca
görmüyorlarsa bunlar mü’min olamazlar. Diğer
dinlerde de zina haram olduğu için bu fiili
ancak müşrikler yapar diyebiliriz. Fakat zani
pişman olursa nasuh bir tevbeyle iffetini geri
kazanır. Zira Efendimiz; ‘günah işleyen tevbe
ettiğinde hiç günah işlememiş gibidir’ der.
Şayet din de tevbeden sonra kişiyi hiç günah
işlememiş gibi kabul ediyorsa, ‘bu ayet tevbe
edeni değil de haramı helal sayan ve bu yasak
fiile devam edeni kastetmiştir’ deriz.
Tefsircilerin bir kısmına göre de bu haram kılma
zina edenleri nikahlamaktan mü’minleri
sakındırıp korkutmak için mübalağa anlamı
taşımaktadır. Bunlarla evlenmek haramdır,
çirkindir, Salih bir mü’mine yakışmaz. Bunu
yapsa yapsa zinakarlarla müşrikler yapar.
Böylelerine rağbet toplumda edepsizliğin,
utanmazlığın artmasına neden olur. Ama
günahından tevbe eden günah işlememiş gibi kabul
edilir. Onlarla evlenmekte sakınca yoktur.
Bazı
tefsircilere göre de ayet ihbârî bir anlam
taşımaktadır; yani bize tarihi malumat
vermektedir. Derler ki; ‘o dönemde zaniler
ancak zaniyelerle evlenebilirlerdi ayet bize onu
taşımıştır’.
Neshi kabul edenlere göre bu hüküm;
“Aranızdaki bekarları evlendirin”
(Nur;32) ve “Size helal olan kadınlardan
nikahlayın” (Nisa;3) ayetlerinin umumi
ifadeleriyle neshedilmiştir. Ancak burada neshe
hükmetmek doğru olmaz. Çünkü surenin başında
“farz kıldık” ifadesi, mensuh bir
hüküm olmadığını anlatmak için yeterlidir,
denilmiştir (Suyuti, Elmalılı). Ayrıca ayet emir
değil haberdir. Haberlerde nesih olmaz (Süleyman
Ateş).
Burada dikkatlerden kaçırmamamız gereken nokta,
tevbenin kul hakkını düşürmediğidir. Zina fiili
yalnız işleyeni değil bir yönüyle de toplumu
ilgilendirir. Tevbe ederek toplumsal sorumluluk
düşmez ve gerekli ceza neyse o uygulanır.
4. ve 5. ayetler:
“İffetli kadınlara iftira atan, sonra da dört
şahit getiremeyen kimselere seksen sopa vurun ve
artık onların şahitliklerini asla kabul etmeyin,
onlar yoldan çıkmış fasık kimselerdir.”
“Bundan sonra tevbe edip hallerini
düzeltenler müstesna; Allah çok bağışlayıcıdır,
çok esirgeyicidir.” Ayette geçen
“muhsanat” kelimesi; evli olsun olmasın
bütün namuslu kadınları kapsar. Burada namuslu
erkeklere iftira da aynı cezayı gerektirir.
Namuslu, hür, akıl, baliğ ve Müslüman olmak,
muhsan olmanın şartlarıdır. Kazf yani iftira
suçunu işleyenler eğer dört şahit getirerek
ithamlarını ispat edemezlerse üç yaptırımla
karşılaşırlar:
1. Seksen
sopa cezası,
2. Ölünceye
kadar tanıklıklarının kabul edilmemesi,
3. Fasık
olarak nitelendirilmeleri ve bazı haklardan
yaralanamamalarıdır. Çünkü Fasıklar, iman
bakımından Müslümanlığın dışına çıkmış
kimselerdir.
Kazif suçunu işlemiş olanlar pişman olup tevbe
ederler ve iftiradan vazgeçtiğini söylerler,
durumlarını düzeltirlerse İmam Şafii, Ahmet b.
Hanbel ve İmam Malik’e göre şahitlikleri kabul
edilir. Fakat tevbenin haddi düşürmediğinde yani
cezanın düşmediğinde icma vardır.
Karşı taraf affetse bile bu durumun toplumsal
tarafı da önemli olduğu için ceza insanlar
önünde uygulanır. Çünkü toplum önünde
verdiğinizde, ceza başkaları için de caydırıcı
olma işlevi görür. Ahmet b. Hanbel, İmam-ı Malik
ve İmam-ı Şafii’ye göre tevbe ederse şahitliği
kabul edilir. Hanefi mezhebine göre ise tevbe
sadece fasıklık niteliğini kaldırır, hukuki hiç
bir alanda şehadetleri ebediyyen kabul edilmez.
Genel manada iftiranın cezası böyle değildir.
Zina dışındaki iftiralarda tevbe eder ve kişiden
özür dilenirse kınama cezası düşer. Aslında
kınama cezası dışında başka cezalar da olsa
insanlar kolay kolay iftira atamazlar.
Sahabeden Hilal b. Ümeyye Efendimize gelerek,
‘karımı zina ederken yakaladım ne yapacağım’
diye sorduğunda Efendimiz; ‘eğer dört şahit
getiremezsen sana iftira cezaı veririm yani
sırtına sopa vurdururum’ der. Bunun üzerine
Hilal b. Ümeyye ‘ya Rasulallah bu durumda
olan bir kimse şahit aramaya mı çıkacak. Umarım
kainatı yaratan Rabbim benim bu derdime cevap
verir’ diyerek ellerini kaldırır:
‘yarabbi benim bu sıkıntımı gider’ diye dua
eder. Bunun üzerine az sonra okuyacağımız
mülaane ayetleri nâzil olur..
6-10. ayetler:
“Eşlerine zina isnadında bulunup da
kendilerinden başka şahitleri olmayanlara
gelince, onların her birinin şahitliği
kendisinin doğru olduğuna dair dört defa Allah
adına yemin ederek şahitlik etmesidir. Beşinci
defa da eğer yalan söyleyenlerden ise Allah’ın
lanetinin üzerine olmasını dilemesidir.”
Birisi komşusunu veya başka birini zina ederken
gördüğünü iddia eder ve 4 şahit getiremezse daha
önce zikrettiğimiz 4. ayet gereğince ona sopa
vurulur. Bu uygulama insanlar hakkında kolay
kolay konuşulmaması gerektiğini öğretir. Kişi
şahit getiremiyorsa ortaya çıkıp konuşmamalıdır.
Kur’an sadece zina konusunda 4 şahit ister.
Diğer konularda 2 şahit yeterlidir. Buradan da
zina iftirasına karşı dinin ne kadar hassas
olduğunu anlıyoruz. Yabancı birinin zina
isnadında bulunmasından başka eşlerden birinin
diğeri hakkında zina isnadında bulunması
durumunda, mülaane (karşılıklı lanetleşme)
ayetleri devreye girer ve adımlar ona göre
atılır.
Mülaane ayetleri, karı ve koca arasında çıkmaz
bir duruma karşılık inmiştir.
Ayetteki sıraya göre mülaaneye erkekten
başlanır. Erkek Allah’ı şahit tutarak karısını
net bir şekilde zina ederken gördüğünü dört defa
söyler, beşincisinde ise; ‘eğer yalan
söylüyorsam Allah’ın laneti üzerime olsun’
der. Kadının, kocasının yalan söyleyenlerden
olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ve
şahitlik etmesi, dört defa ‘ben doğru
söyleyenlerdenim’ diyerek, beşinci defa da
eğer kocası doğru söyleyenlerden ise Allah’ın
gazabının kendi üzerine olmasını dilemesi
kendisinden cezayı kaldırır. İkisi de karşılıklı
mülaane ederler. Kadın bu fiili işlediğini kabul
etmezse ceza yoktur. Bazı müctehitlere göre
nikah fesholur. Bazıları ise ‘yetkin kimse bu
konuda karar verip ayırır’ derler.
Karşılıklı lanetleşme bittiğinde Ebu Yusuf, İmam
Züfer ve Şafiye göre artık ebedi haramlık
meydana gelir.
Eğer
kadın hem yemin etmez hem de itiraf etmezse,
Şafiiler o zaman ayetin mefhumu muhalifinden
hareket ederek had cezası uygularlar. Fakat
Hanefiler bunun çok ciddi bir durum olduğunu ve
ayetin mefhumu muhalifinden hareket ederek
hukuki bir hüküm ortaya konulamayacağını, eğer
yeminleşmeyi kabul etmezse hapis cezası
verileceğini söylemişlerdir.
Şafiilere göre ayetlerin mefhumu muhalifinden
hareketle hüküm konabilir. Öyleyse kadın da
kocası için zina isnadında bulunduğu zaman aynı
adımlar atılır. Fakat hanefilere göre yine
mefhumu muhalifinden hareket edilemez. Din iki
varlığı birbirinden ayırarak birine haklar verip
diğerini mahrum bırakarak olaya yaklaşmaz. O
sebeple bu konuda Şafiilerin yaklaşımı daha
isabetli gözükmektedir. Belki o gün için ihtiyaç
hissedilmemiştir. Fakat bugün bazı boşluklar
doğmuştur ve o boşlukların doldurulması
kaçınılmazdır. Eğer geçmişte hüküm konulmamış,
biz de koymayız dersek çok inandırıcı olamaz,
çözümsüzlük üretiriz.
“Ya Allah’ın size bol lütfu ve merhameti
olmasaydı ve Allah tevbeleri kabul eden hüküm ve
hikmet sahibi olmasaydı (halimiz nice olurdu?)”
Bu
ayetin sonunda da Allah; çokça affeden,
tevbeleri hep kabul eden manasında
“tevvab” adını hatırlatarak samimiyetle
tevbe edenleri bağışlayacağını vaad eder. Hikmet
sahibi her şeyi bilen ve bilgisi dahilinde icra
eden olduğunu da “Hakim” sıfatıyla
bizlere öğretmiş olur. Sanki iki taraftan
birinin yanlış bir şey yapması neticesinde
onları aynı zamanda vicdanlarıyla baş başa
bırakır.
11.ayet:
“Bu ağır iftirayı uyduranlar şüphesiz
içinizden bir gruptur. Bunu kendiniz için bir
kötülük sanmayın, aksine o sizin için bir
iyiliktir. Onlardan her bir kişiye günah olarak
ne işlemişse o vardır. Bu günahın büyüğünü
yüklenen kimse için de çok büyük azap vardır.”
Hz.
Aişe’ye isnad edilen bir iftira olayı üzerine
inmiştir. Kitaplarda daha ayrıntılı olarak
anlatılan bu olay tarihe “İfk Hâdisesi” olarak
geçmiştir. Bu hâdiseyle ilgili çok rivayetler
olmakla birlikte özü şu şekilde anlatılabilir:
Peygamberimiz her savaşa bir eşiyle birlikte
giderdi. Hz. Aişe’yi de Ben-i Mustalik
Gazası’na götürmüştü. Olayın devamını Hz. Aişe
kısaca şöyle anlatır: ‘Dönerken
konakladığımız yerde ihtiyacımı gidermek üzere
biraz ayrılmıştım. O arada gerdanlığımı
kaybettiğimi anlayınca aramaya başladım. Vaktin
nasıl geçtiğini anlamadım. Fark ettiğimde ise
çok geç olmuştu. Orduyu arkadan toplayacak olan
artçılar beni nasıl olsa fark ederler diyerek
beklemeye başladım. Gerçekten de bir müddet
sonra Saffan b. Muattal’ın geldiğini gördüm.
Saffan, bulunduğum yere doğru geldiğinde beni
tanıdı ve ‘inna lillah ve inna ileyhi raciun’
ayetini okudu. Ben kendisinden, bundan başka bir
şey duymadım. Beni devesine bindirdi ve ertesi
gün akşamüstü orduya yetiştik. Oraya
vardığımızda bizi ilk gören Abdullah ibn Selül
oldu ve işte ne olduysa ondan sonra oldu.
Medine’ye girer girmez hastalandım ve yaklaşık
bir ay hasta yattım. Onun için de etrafta
yayılan bu dedikodudan haberim olmamıştı. Ama
etrafın durumundan da bir şeyler seziyordum.
Efendimiz de hastalığımdan haber almak üzere
bana değil de daha çok yanımdakilere soruyor ve
bana karşı da soğuk davranıyordu. Bir şeyler
seziyordum ama iftira kampanyası olacağını
nereden bileyim. İyi olmaya başlayınca dışarı
çıktım. Bir ara Mistah’ın annesi de çıkmıştı…
Dönerken ayağı takılınca Allah Mistah’ın
belasını versin dedi. Ben de ne kötü şey
söyledin Bedir’de bulunmuş bir adama küfür mü
ediyorsunı diye sordum. O da Mistah bana değil
sana ne yaptıysa yaptı dedi ve haberim
olmadığını anlayınca söylentileri anlattı.
Hastalığım tekrar artmıştı. Konuşulanları bir de
anne ve babamdan duymak için babamın evine
gitmek üzere izin istedim’.
Hz.
Âişe (r.a) hastalığının 29 veya 30. günleriydi
bunu duyduğunda. Peygamberimizin neden bu kadar
soğuk davrandığını o zaman daha iyi anlamıştı.
Fakat duyduktan sonra ayetler gelene kadar
yaklaşık 10 gün kadar bir müddet geçmişti. Bu
arada Hz. Âişe kadar ağlamış ve ıstırap çekmişti
ki gözlerinden yaş yerine kan geldiğini yazılan
şiirlerden anlamak kolaylıkla mümkündür.
Bir
gün Efendimiz kayınpederinin evine gidip; ‘ey
Aişe şayet böyle bir şey yaptıysan tevbe et zira
Allah tevbe edenleri affeder. Yapmadıysan da
Allah seni temize çıkaracaktır’ dedi. Hz.
Aişe ‘anladım ki sizin duyduğunuz bu söz
kalplerinizde yer etmiş, bunun doğruluğuna
inanmışsınız. Şimdi ben size suçsuzum desem –ki
Allah suçsuz olduğumu biliyor- benim sözümü
kabul etmezsiniz. Şayet Allah’ın uzak olduğumu
bildiği bir işi yaptığımı söylesem o zaman beni
doğrularsınız. Vallahi Yusuf (a.s.) un babası
gibi artık bana güzelce sabretmek düşer’
dedi.
Çok
kısa süre sonra Allah bu ayetleri indirdi.
Peygamberimiz Hz. Aişe’nin yanına gitti ve
‘ey Aişe müjdeler olsun Allah seni temize
çıkardı ve bu ayetleri indirdi’ dedi. Hz.
Aişe çok rahatladı ve bundan dolayı Allah’a hamd
etti. Annesi ‘ey Aişe peygambere teşekkür
etmeyecek misin’ deyince ‘hayır! Beni
Allah akladı, ona teşekkür etmek içimden
gelmiyor’ dedi. Hz. Aişe’nin bu tepkisi de
çok manidardır.
İftira olayı tüm insanlık tarihinin en temiz
ruhlarına dayanılmaz acılar çektirmiştir.
Burada iftirayı atan, münafıkların başı Abdullah
b. Ubey b. Selül idi. Hemen etrafındaki
insanlara kendi zannını yaymaya başladı.
Oradakilerden bazıları bu kadar uzun süre
ordudan ayrı kaldıklarına göre haklı olabilirler
diyerek ona katıldılar. Hassan b. Sabit,
Mistah b. Üsâse, Mihne b. Cahş gibi bazı
Müslümanlar da bu olaya karıştılar. Fakat asıl
işin başını çekenler Abdullah b. Ubey b.
Selül’ün başında olduğu gruptu. Bu gibi insanlar
için Cenab-ı Hak; “O insanlar kendi
yükleriyle beraber başkalarının yüklerini de
yüklenirler” buyurmaktadır. Efendimiz de
bir hadisinde; ‘bir insan kötü bir çığır
açarsa o yoldan giden insanların günahlarının
birer mislini sırtına yüklenir. Yine bir insan
iyi bir çığır açarsa o insanların yaptığı güzel
şeylerden dolayı sevaplarından ona da
kaydedilir’ buyurarak Abdullah b. Selül ve
onun gibiler hakkında bize bilgi verir. O olayda
bu kişiler sadece iftira attığı için değil
iftirayı başlatan olmalarından dolayı yani kötü
bir çığır açmalarından dolayı iftiraya karışan
herkesin yükünü de sırtlarına almışlardır. O
yüzden Kur’an “bu günahın büyüğünü
yüklenen kişiye çok büyük bir azap vardır”
diye ifade eder.
Ayette bunun mü’minler için hayra da vesile
olduğu ifade ediliyor. Bir hadise göre bir kimse
bir musibetle karşılaşır da sabrederse, Allah
onun günahlarını bağışlar. Deniyor ki; Allah o
gün mü’minleri bir imtihandan geçirdi. Cebrail
a.s. vasıtasıyla nikahı kıyılmış eşinin tertemiz
olduğuna inananlar imtihanı kazandı, onlar için
hayır oldu. Şüpheye düşenler ya da bu iftiranın
yayılmasında katkısı olanlar ise kaybetti,
hüsrana uğradılar. Bu olayı toplumsal bir
musibet olarak da değerlendirebiliriz. Yaşanan
olay sebebiyle mü’minler üzüldüler ıstırap
duydular. Bu vesileyle onların günahları
affedildi. Buradan bakıldığında da hayrı görmek
mümkündür.
Kur’an bize böyle bir durumda Müslümanlar olarak
nasıl tavır almamız gerektiğini de anlatır.
Bizler iftira atmaktan kaçınmalı veya atılan
iftirayı hiçbir şekilde dikkate almamalıyız.
Böyle bir durumda Hucurat Suresinin 6. âyetinde
de bildirildiği üzere, bize birisi bir haber
getirdiği zaman araştırmalıyız. Esasen bu tür
ayetleri hayatımızın vazgeçilmez birer ilkesi
haline getirmeliyiz. Bizim üzerimize bir
vecibedir bu.
12.ayet:
“O iftirayı işittiğinizde erkek-kadın bütün
mü’minlerin, kendi vicdanları ile hüsn-ü zanda
bulunup da bu apaçık bir iftiradır demeleri
gerekmez miydi?”
Bu
ayetten Mü’minlerin kötü bir söz işittikleri
zaman kendilerinden şüpheleri olmadığı gibi
kendileri gibi saymaları gereken mü’min ve
mü’mineler hakkında iyi zanda bulunmaları,
beraat-ı zimmetin asıl olduğunu bilmeleri,
delilsiz sözlere apaçık bir iftira
demeleri gerektiğini öğreniyoruz.
13.ayet:
“Bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez
miydi? Mademki şahit getirip ispat edemediler,
öyleyse onlar Allah katında yalancıların ta
kendileridir.”
Allah, isnadında doğru olanla isnadı yalan
olanın arasını ayırmak için dört şahidi ölçü
olarak koymuştur.
14.ayet:
“Eğer dünyada ve ahirette Allah’ın size
yönelik lütfu, ihsanı ve merhameti olmasaydı
içine daldığınız günah yüzünden size mutlaka
büyük bir azap dokunurdu.”
15.ayet:
“Siz hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığınız
bu söylentiyi rastgele ağızlarınızda
geveliyorsunuz. Yaptığınız kötülüğü önemsiz
sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında önemli
bir suçtur.”
Gerçekten olup olmadığı hakkında kesin bilgiye
sahip bulunmadığımız herhangi bir olayı
rahatlıkla konuşmak ya da söylentiyi yaymak;
böyle bir kötülüğü hafife almak, bunu suç
saymamak anlamına gelir. Halbuki bu Allah
katında çok büyük bir hadisedir. Özellikle de
namusa yönelik bir iftira çok büyük bir
vebaldir. Böyle bir durumda iki hakkın ihlali
söz konusudur. Onlardan biri Allahın emrine
karşı gelinerek “hukukullah” ı çiğnemek; diğeri
de kul hakkının ihlâlinden dolayı
“hukûku’l-ibâd” ı çiğnemektir.
16.ayet:
“Onu duyduğunuzda, bunu konuşup yaymanız bize
yakışmaz. Haşa! Seni tenzih ederiz. Bu büyük bir
iftiradır, demeniz gerekmez miydi?”
Sahabeden Ebu Eyyub el-Ensari’nin hanımı Ümmü
Eyyub; ‘Safvan’ın yerinde olsaydın Rasulullah’ın
namusuna kötü gözle bakar mıydın?’ diye
sorduğunda Ebu Eyyub ‘hayır’ diye cevap
vermiştir. İşte o zaman Ümmü Eyyub; ‘Ben de
Aişe’nin yerinde olsaydım Rasulullah’a ihanet
etmezdim. Oysa Aişe benden Safvan da senden daha
hayırlıdır’ diyerek tam da ayetin bizden
istediği duruşu sergilemişlerdir.
Bu
ayetle Peygamberinin hanımının asla zinakâr
olmadığı açık ve net bir biçimde
anlaşılmaktadır. Çünkü Peygamberimiz aynı
zamanda kafirleri de dine davet etmek üzere
görevlendirildiği için onları kendisinden nefret
ettirecek bir durumla karşı karşıya kalması asla
mümkün değildir.
17.ayet:
“Eğer Allah’a inanıyorsanız bu gibi şeylere
bir daha ebediyen dönmemeniz için Allah size
öğüt veriyor Allah size bir daha asla böyle bir
şey yapmamanızı öğütlüyor.”
Bu
ayeti hayatımıza önemli bir ilke olarak
yerleştirmek suretiyle gereken tedbiri
almalıyız. Yani Kur’an’ı bizatihi hayatın içine
çekerek öğrenmeli ve başkalarıyla da paylaşarak
bu ilkelerin yerleşmesini sağlamalıyız.
18.ayet:
“Ve Allah ayetlerini size açıklıyor. Allah
her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet
sahibidir.”
“Ayat” kelimesi burada anahtar bir
kavramdır. Genel olarak bakınca ayet, ya
Kur’an’daki nas (kavli ayet) ya da dış alemde
Allahın varlığını gösteren bir mucizeye (kevni
ayet) tekabül eder. Usul alimleri ‘Kur’an
ayetlerini bir özel bir de genel boyutu ve
mesajıyla düşünmelisiniz’ derler. Özel
olarak değerlendirmek demek, ayetleri
yorumlarken siyak ve sibakıyla yani öncesi ve
sonrasıyla ilişkilendirmek demektir. Genel
boyutu itibarıyla ele almak demek ise mutlak
olarak düşünmek demektir.
O
zaman deriz ki; Allah bize İfk hadisesiyle
alakalı anlatmayı murad ettiği her şeyi bu
surede beyan etmiştir. Açık delilleri, şer’i
hükümleri ve güzel adabı açıklamıştır.
Bugüne taşıdığımızda ise şunu görmek mümkündür:
Allah bize bu tür olaylar vuku bulduğunda
Müslümanlar olarak nasıl tavır almamız
gerektiğini apaçık bir şekilde ayetlerle
anlatmıştır.
19.ayet:
İnananlar arasında hayasızlığın-iftiranın
yayılmasını arzu eden kimseler için dünya ve
ahirette çetin bir azap vardır, Allah bilir siz
bilmezsiniz.”
Ayette geçen “fahşa” kavramı
üzerinde durmak istiyorum. Fahşa; edep ve ahlak
dışı olan her türlü çirkin, kötü ve Allah
tarafından yasaklanmış, aklın güzel bulmadığı ve
insan fıtratına aykırı bir şey demektir. Ayeti
genel olarak düşündüğümüz zaman fahşa, bütün
kötülükleri içine alır. Özel bağlamı içerisinde
ise iftiraya denk düşer.
Çirkin görülen şeyleri isteyerek yayanlar için
dünyada had cezası vardır. Önceki ayetlerde
işaret edilen kişiler, bu iftirayı ortaya
attılar ve özellikle de inananların arasında
yaymaya çalıştılar. Ayette kullanılan fiilden
anlaşılan da iftiranın yayılmasını gönülden
istedikleridir.
Söz
konusu ayetten anladığımıza göre iftiraya
karışan herkes dünyada ve ahirette de çetin bir
azaba maruz kalacaklardır. Hz. Peygamber,
iftiranın yayılmasında rolü olanlara iftira
cezasını uygulamıştır. Toplumsal sorumluluğu
kaldıran bu cezanın dışında, tevbe etmedikleri
takdirde ahirette azap vardır. Ahiretteki ceza
ise bizim bilmediğimiz Allahın bildiği azap
çeşitlerindendir.
Bilindiği gibi biz amellerimizin karşılığını
çeşitli şekillerde göreceğiz. Namaz, oruç gibi
ibadetleri terk ettiğimiz zaman Allah onların
cezalarını Ahirette verir. Kur’an’ın
‘fahşa’ diye nitelendirdiği iftira gibi
kötülükler ise, ferdilikten çıkıp sosyal bir
biçim kazandığı için cezai müeyyidesi hem dünya
ve hem de ahirette devreye girer. Fakat bazı
alimler toplumda yaygınlık kazanabilecek
kötülüklerin önünü almak için dünyada ceza
uygulandığında ahiretteki cezanın düşeceği
kanaatindedirler. Çünkü onlara göre Allah
merhameti gereği, dünyada cezasını çekene
ahirette ceza uygulamaz.
20.ayet:
“Allah’ın lütfu ve rahmeti sizin üzerinize
olmasaydı ve Allah çok esirgeyici ve çok
merhametli olmasaydı haliniz nice olurdu.”
“Allah’ın lütfu ve merhameti olmasaydı”
cümlesini üstteki ayetlerle irtibatlandırdığımız
zaman ortaya şöyle bir anlam çıkmardı. Eğer Yüce
Allah’ın merhameti olmasaydı, zina suçunun hemen
ardından size azabı derhal gönderirdi. Bu
cezanın hemen verilmemesi bile esasen merhametin
bir eseridir. Böylece Allah insanlara tevbe
etmeleri için mühlet vermiştir.
Bu
ayetlerle; iftira edenlere, iftiraya
uğrayanlara, duyanlara nasıl davranılması
gerektiği konusunda ders ve öğütler verilmiştir.
“Haliniz nice olurdu?” diye söz
kesilmek suretiyle, cevap insana bırakılmıştır.
Yani biz onun merhametinin sınırsızlığını idrak
edelim diye; bir anlamda bizden hâdisenin
büyüklüğü ile Allah’ın merhametin enginliğini
düşünmemiz istenmiştir.
21.ayet:
“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip
etmeyin! Kim şeytanın peşinden giderse muhakkak
ki o edepsizliği, çirkinlikleri ve kötülüğü
emreder. Allah’ın lütfu ve rahmeti sizinle
olmasaydı içinizden hiçbir kimse temize
çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır;
çünkü Allah işiten ve bilendir.”
Önceki ayetlerle irtibatlı düşündüğümüz zaman
şeytandan kasıt Abdullah b. Selül’dür. Genel
olarak aldığımız zaman ise kastedilen cin
şeytanlarıdır.
Şeytanla iblisi karıştırmamak lazımdır. Şeytanın
kelime anlamı, hakikat bilgisinden ve Allah’ın
rahmetinden uzak kalan demektir. Şeytan, Ademin
sülbünden gelen her insan için yaratılan ve onu
ayartmak üzere görevlendirilen, iblis ise Hz.
Adem yaratıldığı zaman Allahın secde emrine
muhalefet eden varlığın adıdır. İblis aynı
zamanda Hz. Adem’in şeytanı ve şeytanların
başıdır.
Bilindiği gibi İblis Hz. Âdem’e secde etmeyerek
Allah’ın emrine muhâlefet etmiştir. İblis’in söz
konusu isyânı bazı müfessirleri onun melek
olmadığı kanaatine götürmüştür. Çünkü onlara
göre melekler günah işlemezler. Halbuki İblis
kendi irâdesiyle Allah’ın emrine karşı gelmiş,
secde etmemiştir. Dolayısıyla bu eyleminin
neticesinden sorumludur. Ancak bir kısım
müfessir, Allah’ın meleklere secdeyi emri ve
İblis’in itaatı reddetmesi ile ilgili Kur’ânî
beyâna işaretle bunun, söz konusu emir sırasında
İblis’in cennet sakinlerinden biri olduğunu yani
onun da melek olabileceğini iddia etmiştir.
Muhammed Esed XE
"Muhammed Esed" de bu tezin doğru kabul
edilmesi durumunda, İblis’in isyanının
tamamiyle sembolik bir anlam ifade ettiğini
ileri sürmektedir. Ona göre Rabbisine baş
kaldırmakla birlikte İblis
XE "İblis" gerçekte, Allah’ın plânında
belli bir işlevi yerine getirmiş ve daimi bir
ayartıcı olarak insanın iyi ile kötü arasında
bir seçim yapabilmesi için kendisine Allah
tarafından verilen serbestiyi kullanmasına ya da
tecrübe etmesine vesile olmuş olabilir.
(Muhammed Esed, Kur’ân Mesajı, II, 520).
Tabiatıyla böyle bir görüşün doğruluğunu
savunmak mümkün değildir. Çünkü Böyle bir
düşünce Kur’ân’ın te’sis etmiş olduğu sistemi
yerle bir etmektedir.
Tasavvuf erbabının bir kısmı; şeytandan
maksat nefistir derler. Fakat ehli sünnet
alimleri; Allah insan için dışarıdan müdahale
etsin diye bir şeytan içeriden müdahale etsin
diye de nefis yarattı derler. Bu ikisiyle
mücadelede ne kadar başarılı olursak o kadar
felaha/kurtuluşa yakınlaşmış oluruz. Allah
insana iyilik yapma potansiyelini de kötülük
yapma potansiyelini de vermiştir. Eğer insan
iyilik yapma yönünde eğitilmemişse nefsi,
emmare boyutundadır. Kötülük yapmaktan bir
anlamda zevk alır. Diğer yandan nefis
terbiyesine aday olduğumuzda terbiye aşaması
emmare boyutunda başlar. Mücadele ettikçe
bulunduğumuz boyuttan başka bir boyuta yükselme
şansımız doğar. Kötülük olarak nitelendirilmiş
her türlü eyleme karşı direnirken nefsimizi bir
yandan emmareden başka bir boyuta
yükseltmeye çalışmış oluyoruz. Kötülük yapmak
üzereyken devreye vicdan giriyorsa nefsimiz bizi
kınıyor demektir. İşte kınamaya başlıyor ve
kötülük yapmaktan kendini korumaya çalışıyorsa
nefis, levvameye çıkıyor demektir.
Kendimizi hep kınadığımızda kötülük yapmaktan
uzaklaşmaya başlarız. Bu noktada nefis üçüncü
boyuta ulaşır. Bu da nefsi mülhimedir.
Artık nefis kötülük yapmaktan uzaklaştığı için
halinden huzur duyar böylece mutmainne
boyutuna yükselir. Bunun da daha üst boyutları
vardır ki Kur’an bunları razıyye ve
marzıyye olarak ifade eder. Bunlar, kulun
Allah’tan, Allah’ın da kuldan razı olduğu
makamlardır ve buralara Allahın veli kulları
ulaşırlar.
Bütün bu oluşumlar imtihanın bir parçasıdır.
Bizi ayartan şeytan ve nefis gibi unsurlar
olmasaydı imtihanın anlamı kalmazdı. Allah
abesle iştigal etmeyeceğine göre her yaptığının
bir hikmeti vardır. Burada da hikmetler serisini
görmek mümkündür.
İftiraya kulak asmak ve o hususta konuşmak
suretiyle şeytanın vesveselerine tabi olmamamız
istenir. Çünkü o çirkinliği son haddine varmış
şeyleri ve insanın kabul etmediği, razı olmadığı
şeyleri emreder.
Ayetin devamında âdeta; ‘Eğer Allah size
rahmetiyle muamele edip –bir anlamda bu ayetleri
göndererek- temize çıkarmasaydı siz sonsuza
kadar bu iftiranın pisliğinden
temizlenemezdiniz’ buyurmaktadır.
Allah samimi olarak tevbe edildiğinde tevbeleri
kabul eder ve tevbekârları günah kirlerinden
temizler. Allah onların sözlerini işitir.
Kalplerindekini ve samimiyetlerini bilir. Allah
kullarına manen temizlenmelerine vesile olan
tevbe kapısını ömürlerinin sonuna kadar
açmıştır. Tevbe edenleri bağışlaması ve tertemiz
bir sayfa açması esasen insan için büyük bir
lütuftur.
22.ayet:
“İçinizden faziletli ve servet sahibi
kimseler, akrabaya, yoksullara Allah yolunda
hicret edenlere bir şey vermemeye yemin
etmesinler. Bağışlasınlar, hoşgörsünler.
Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?
Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
Bu
ayet, Hz. Ebu Bekr’in durumuyla ilgili bir
hususu dile getirmektedir. Sadece onun için
inmemiş olmakla beraber onu da kapsamaktadır.
Çünkü nüzul sebepleri bağlayıcı değil
etkileyicidir. Bunu dikkatlerden kaçırmamak
lazımdır.
Bilindiği gibi Hz. Ebu Bekir, ihtiyaç sahibi
olan halasının oğlu Mistah’a devamlı yardım
ederdi. Mistah hicret etmiş, Bedir’e katılmış
fakir biriydi. İfk hadisesine adı karıştığı için
Hz Ebu Bekir, Mistah’a artık yardım etmeyeceğine
dair yemin etmişti. Efendimiz bu ayeti Hz. Ebu
Bekr’e okumuş ve ayette geçtiği gibi ‘Allahın
seni bağışlamasını istemez misin’ diye
sormuştu. Hz. Ebu Bekir de, ‘elbette Allah’ın
beni bağışlamasını isterim’ demiş ve
Mistah’a nafakasını vermeye devam etmişti.
İslam ahlakında ‘kötülüğe karşı iyilikle
mukabelede bulunmak’ kuralı vardır. Bizim
kültürümüzde de; ‘iyiliğe karşı iyilik her
kişinin karıdır, kötülüğe karşı iyilik de er
kişinin karıdır’ diye güzel bir söz vardır.
Temel insanî nitelikleri bozulmamış insanları
ıslah etmenin, kötü yoldan çevirmenin, erdemli
topluluğa yeniden katmanın yollarından biri de
budur.
Görüldüğü gibi bu âyet, Allahın gafur
ve rahim sıfatıyla nihayete
ermektedir. Fahreddin-i Razi bu iki sıfatı bir
benzetmeyle anlatıyor ve diyor ki; Birisinin
bize borcu vardır ama imkansızlıklar içerisinde
olduğu için ödeyemez. Biz bunu sezdiğimizde
karşımıza alırız ve borcumuzdan vazgeçtiğimizi
söyleriz. Bu Allahın gafur sıfatını anlatan bir
örnektir. Ama daha sonra bakarız ki adamın
ayakta duracak gücü yok ve hala muhtaç. O zaman
da fazladan onu rahatlatacak kadar yardımda
bulunuruz. Bu da rahim sıfatını anlatmak üzere
bir örnek olur.
Buna
göre Allah Teala insanları dirilttiğinde
mü’minlerden bir kısmının cennete
girebilecekleri kadar sevapları olmayınca
günahlarını bağışlayacak. Eğer günahları
affedildiğinde de cennete giremeyecek olurlarsa
onlara bunun üzerinden bir de sevap verip
cennete koyacak. Günahlarını affetmesi gafur
sıfatıyla, ikramda bulunması da rahim
sıfatıyladır. Râzi’ye göre Allah’ın Gafûr
ve Rahîm olmasının anlamı budur.
23-24-25.ayetler:
“İmanlı, saf ve namuslu kadınlara iftira
atanlar dünyada ve ahirette lanetlenmişlerdir,
onlara büyük bir ceza vardır.”
“O ceza gününde dilleri, elleri ve ayakları,
yapmış olduklarından dolayı aleyhlerinde
şahitlik edecektir.”
“O gün Allah onlara hak ettikleri cezayı
tastamam verecektir ve onlar Allah’ın apaçık
gerçek olduğunu anlayacaklardır.”
“Kötülükten habersiz mü’min kadınlar”
ifadesi, imanın gerektirdiği şeylere inanan,
hileden habersiz, kalbi ve düşüncesi temiz saf
kadınlardır. Böyle kadınlara iftira edenlerin
dünyada da ahirette de lanetlenecekleri ve büyük
bir azaba uğrayacakları bildiriliyor. Ahirette
onların dilleri, elleri ve ayakları aleyhlerine
tanıklık edip yaptıklarını söyleyecektir.
Burada Hz. Aişe’nin suçsuzluğu bir kez daha
vurgulanmış, iftira edenler de şiddetle
uyarılmışlardır. Bu ayetlerde namuslu kadınlara
iftira edenler için üç ceza belirlenmiştir:
1.Dünyada ve ahirette lanetlenmek,
2.Organlarının kendi aleyhlerine tanıklık
etmesi,
3.Ahirette
Allah’ın öngördüğü bir cezaya çarpılmak
Hz.
Peygamber’in şöyle dediği rivayet edilir: “Şu
yedi helak edici şeyden sakının: Allah’a ortak
koşmak, büyü yapmak, Allah’ın haram kıldığı canı
öldürmek, riba almakk, yetim malı yemek,
savaştan kaçmak, bir şeyden habersiz mü’min
kadınlara iftira atmak.”
Burada iftiraya uğrayanlara da teselli vardır.
Dünyada masumiyetlerini ispat edemeseler de
bilsinler ki Allah, dünyada yakalarını kurtaran
iftiracıların cezalarının tamamını ahirette
verecektir.
Allah, Yusuf (a.s.)’ı kadının ailesinden olan
bir şahitle, Musa (a.s.)’ı Yahudilerin kendisi
hakkındaki sözleriyle, Hz. Meryem’i çocuğunu
konuşturmasıyla ve Hz. Aişe’yi bu büyük
ayetlerle temize çıkarmıştır.
Allah, Kur’an’da zikrettiği diğer günahlar
konusunda Hz. Aişe’ye atılan iftirada olduğu
kadar sert ve katı olmamıştır.
26.ayet:
“Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler
ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz
erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara
yaraşır. Bu sonuncular, iftiracıların
söyledikleri çirkin şeylerden uzaktırlar.
Bunlara bağışlanma ve güzel bir rızık vardır.”
Ağırlıklı yoruma göre temiz olanlardan
maksat; kadın olsun erkek olsun iffetli
mü’minlerdir.
İftira, yalan gıybet gibi çirkin söz ve
davranışlar bu ayet kapsamında
değerlendirilebilir. Diğer bir yoruma göre
habis, kötü erkek ve kötü kadınlar, temiz
ise iyi erkek ve iyi kadınlardır.
Ayet, habis kadın ve erkeklerin birbirlerine,
temiz kadın ve erkeklerin de birbirlerine
münasip oldukları bildiriliyor.
O
temiz insanlar, kötü niyetli kişilerin
söyledikleri çirkin sözlerden uzaktır. Allahın
peygamberi temiz, eşi de temizdir. Eğer o temiz
olmasaydı Allah onu peygamberine eş olarak
seçmezdi. Onun şanı o pis dedikodulardan
yücedir. O temizler için hesap gününde bambaşka
bir mağfiret, bağış ve ikram, nihayetsiz bir
rızık vardır ki o cennettir.
Bu
ayette iki önemli nokta vardır:
1.
İnsanlar kiminle birlikte olduklarına dikkat
etmelidirler. Gıybet yapan, iftira eden,
edepsizlik yapan, edepsizliği tabiileştirecek
davranışlarda bulunan kimseler; ahlaksızlar ve
kötülerdir. Onlarla düşüp kalkanlar da onlara
benzerler.
2.
Hz. Peygamber, Allah’ın sevgili kulu ve elçisi,
ümmetin sevgi ve ahlak rehberi, kamil bir
insandır. Onun eşlerinin de kendi ölçülerinde
erdemli ve kamil olmaları gerekir. Allah
Rasulünü ahlaksızlarla dost ve beraber olmaktan
korumuştur. Bu gerçek de Hz. Aişe’nin yapılan
iftiradan beri olduğuna bir başka kanıt
olmaktadır.
27.ayet:
“Ey iman edenler! Kendi evinizden başka
evlere izin almadan ve ev halkına selam vermeden
girmeyin. Herhalde bunun sizin için daha iyi
olduğunu düşünüp anlarsınız.”
İffet ve namusla ilgili iftirayı yasaklayan
ayetlerden sonra, iffeti korumak için tedbir
getiren ayetlerden önce her iki konuyla da
sebep-sonuç ilişkisi bulunan kurallara yer
veriliyor.
Bir
bakıma kendi mahalli kültürü içerisinde yaşayan
bir topluma kurallar getiriliyor. Bizim de
buradan almamız gereken dersler vardır.
Başkalarının evlerine girme konusunda bazı
kurallara uyulmaması halinde aile sırlarına
vakıf olma, görülmesi istenmeyen şeylerin
görülmesi, olumsuz duygu ve niyetlerin oluşması
gibi kötü sonuçlar ortaya çıkmaktadır.
İnsanların toplum içinde bu tür uygunsuz
durumlara sebebiyet vermeden yaşayabilmeleri
için bu kurallara ihtiyaç vardır.
Belki; ‘bu ayet bugünkü insanlar için
değildir. Zaten birisinin kapısına gittiğinizde
kapıyı çalmanız gerekir. Dolayısıyla bu bir izin
alma şeklidir’ denilebilir. Fakat dünya
sadece bizim yaşadığımız ortamdan ibaret
değildir. Kültürler ve şartlar zaman ve zemine
göre farklılık gösterdiği için sadece
bulunduğumuz ortamı ölçü almamız meseleyi
değerlendirirken eksik yaklaşmamıza sebebiyet
verir.
Aile
mahremiyeti, mesken dokunulmazlığı gibi
hassasiyetlerin devamlı olmasına ve önemine
vurgu yapıyor. Aynı şekilde bu ayet, ev içinde
çocukların, ebeveynlerinin odasına girerken de
izin almayı içerir.
Rasulullah’tan rivayet edildiğine göre izin
isteme üç defadır. Kişi selam verip kendisini
tanıtmalıdır, bu izin isteme töhmete düşmekten
emin kılar, güvenlik ve huzuru destekler, iffet
ve temizliği arttırır.
Görüldüğü gibi bu ilâhî söz, kişilerin şahsi ve
aile XE "aile" hayatlarının mahremiyetini ve
dokunulmazlığını koruma altına almaktadır.
Kısaca “mesken dokunulmazlığı XE "mesken
dokunulmazlığı" ” şeklinde ifade
edilebilen bu husus, belirli bir statüyü ve bu
statü içerisindeki şahısların haklarını beyân
etmesinden ötürü, herkesin kendisine ait olan
konuta başkalarının izinsiz giremeyeceği
anlamına gelmektedir. Çünkü özel hayatın
gizliliği çok defa evlere izinsiz girilmeden
dolayı ihlal edilmektedir. Bu yüzdendir ki, Hz.
Peygamber (sav): “Üç defa kapıyı çalın, izin
verilirse girin, aksi halde dönüp gidin”,
“İzin verilmeden evin içine bakmak câiz
değildir” (Ebû Davud, Edeb, 133) buyurarak
ev sakinlerinden izin almadan ne eve girmenin ne
de kapı yada pencereden, evin içerisine bakmanın
doğru olmadığını ifade etmektedir.
Mesken dokunulmazlığı XE "Konut dokunulmazlığı"
hakkı her ne kadar ahlakî bir kural gibi
görünüyorsa da esasen bu hak, İslâm hukukuna
göre bireye devlet tarafından verilmiş bir
haktır. Bu sebeple olmalı ki söz konusu hak,
İslâm tarihi boyunca önemli bir kural olarak
gündemdeki yerini hep korumuştur. Meselâ, II.
Halife Hz. Ömer XE "Hz. Ömer" (r.a) ile ilgili
olarak anlatılan şu olay konut dokunulmazlığı
konusunun, İslâm’ın ilk dönemlerinden beri
önemini koruduğunu göstermektedir. Kaynakların
belirttiğine göre Hz. Ömer teftiş maksadıyla bir
gece Medine XE "Medine" sokaklarında dolaşırken
bir evden şarkı sesleri işitir. Evin
penceresinden içeri baktığında, birlikte içki
içen bir erkek ve kadın görür. Olayı tespit
edebilmek için aniden bahçe duvarını aşarak eve
girer ve içerdekilere: “Allah’a itaatsizlikte
bulunduğunuz halde O’nun sizi koruyacağını mı
zannettiniz?” der. Evde bulunan şahıs da:
“Müminlerin emiri olarak hemen karar verme!
Şayet ben Allah’a karşı bir kez itaatsizlik
ettiysem, şunu bil ki sen bunu üç kez yaptın.
Çünkü Yüce Allah: “Birbirinizin
kusurlarını araştırmayın” (Hucurât,
49/12) buyurdu, sen araştırdın. Allah: “…
Evlere kapılarından girin…” (Bakara
2/189) dedi, sen evimin duvarından atlayarak
içeri girdin. Allah: “…Kendi evlerinizden
başka evlere sakinlerinden izin almadan, onlara
selâm XE "selâm" vermeden girmeyin…”
(Nûr 24/27) buyurdu, halbuki sen benim evime
izin almadan ve selâm vermeden girdin, dedi”.
Bunun üzerine Hz. Ömer: “Bu kez beni bağışlarsan
bir daha aynı şeyi tekrar etmem” diyerek,
yaptığı işin doğru olmadığını anladı ve oradan
uzaklaştı (Elmalılı, hak Dini, VI, 4473 vd).
28.ayet:
“Orada kimseyi bulamazsanız size izin
verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size
dönün denirse hemen dönün. Çünkü bu sizin için
daha temizdir, Allah yaptıklarınızı bilir.”
İzin
verilinceye kadar beklemek gerekir. Beklemenin
de ölçüsü ortalama üç defa vurmaktır. Eğer kapı
açılmamışsa ısrar etmemek, beklememek; girmeye
izin verilmediğinde ise içeri girmeyip geri
dönmek, kalblerin incinmemesi bakımından daha
önemli ve töhmet altında kalmaktan uzak bir
durumdur.
29.ayet:
“İçinde kendinize ait şeylerin bulunduğu
oturulmayan bir eve girmenizde herhangi bir
sakınca yoktur. Allah sizin açığa vurduklarınızı
da gizlediklerinizi de bilir.”
Hanlar, kervansaraylar, oteller, abdesthaneler,
dükkanlar gibi meskun olmayan yani içerisinde
herhangi bir kimsenin yaşamadığı yerler istisna
edilmiştir. Buralara girerken izin istemeye
gerek yoktur. Herkesin ortak malı gibi görülen
bu yerlerde sıcak ve soğuktan korunmak,
hayvanları veya malları koymak, alış-veriş
yapmak gibi birtakım menfaatler varsa, o
takdirde söz konusu yerler kullanılabilir.
30.ayet:
“Mü’min erkeklere gözlerini harama
dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle.
Çünkü bu kendileri için daha temiz bir
davranıştır. Şüphesiz Allah onların
yaptıklarından haberdardır.”
Allah ya çok önem arzeden konularda dikkatleri
çekmek için ya da kafirleri tahkir edeceği zaman
peygamberini ‘kul’ hitabıyla aracı
kılar. Burada çok önemli bir meseleyi arzetmek
üzere Allah müminlere hitap ediyor. Kastedilen,
müminlerin haram bakışlarının yasaklanmasıdır.
Yani insanı harama götürecek bakışları meneden
bir mana vardır. Nitekim Hz. Peygamber Hz.
Ali’ye ‘bir baktığında arkadan bir daha
bakma! Birinci bakış hoş görülür ama ikinci
bakışa hakkın yoktur’ buyurmuştur. Burada
önemle üzerinde durulan, bilinçli olarak
bakmamadır. Çünkü bilinçli bakış zinaya
götüren bir etkendir ve o sebeple yasaktır.
Gözümüz günahla veya günaha giden yollarla
kirlendiğinde kalbimiz de kirlenir.
Peygamberimiz ‘eğer kişi günah işlerse
kalbinde bir siyah nokta belirir. Tevbe ederse o
nokta silinir, tevbe etmez günah işlemeye devam
ederse kalpteki siyah noktalar çoğalır ve bu
noktalar günün birinde kalbi tamamen kuşatır. Bu
ise kalbin paslanması demektir’. Kur’an
kalbe yönelik paslanma, kılıflanma, kilitlenme,
kasvet-taşlaşma, mühürlenme gibi birkaç ifade
kullanır. Bunların her biri günah sebebiyledir.
“Irzlarını korusunlar” ifadesi,
zinadan kendini koruma ve avret mahallini
kapatmayı kapsar. İffetlerini korusunlar
cümlesindeki ‘ferc’, hakikatte cinsel
organ, mecaz olarak da namus, iffet demektir.
Zemahşeri’ye göre; Kur’an’da emredilen fercin
korunmasından maksat, zinadan korunmaktır. Bu
ayet avret mahallini harama sebebiyet verme
ihtimali yüksek olduğu için, gözden korumak
amacıyla örtmeyi anlatır. Dolayısıyla gözden
koruma emri onu zinadan korumayı da içerir. Buna
göre erkeklerin gözlerden korumaları gereken
organları, göbekleriyle diz kapakları arasında
kalan ksımdır. Sınırlarda içtihat farklılıkları
vardır. Ebu Hanife’ye göre göbek değil de dizler
avrettir, bu sınırlar erkekler arasında riayet
edilmesi gereken sınırlardır. Erkeğin nikah
düşen kadından sakınması gereken yerleri
farklıdır. Karşı tarafı tahrik edebilecek
davranışlar, vücut teşhiri v.s. de kaçınılması
gereken davranışlardır. Zina fiili iki taraflı
olduğundan korunmak ve kaçınmak için gayret ve
tedbir almak da iki taraflı olmalıdır.
31.ayet:
“Mü’min kadınlara da söyle gözlerini haramdan
sakınsınlar, açıkta kalanlardan başka ²耀slerini
(ziynetlerini) göstermesinler. Başörtülerini
yakalarının üzerine örtsünler. Kocaları,
babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları,
kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek
kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin
oğulları, kendi kadınları, hizmetlerinde bulunan
köle ve cariyeleri, cinsel arzusu bulunmayan
tabileri (hizmetçileri, yardıma muhtaç
ihtiyarlar, bunak ve dilenciler) yahut henüz
kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklar
dışında kimseye ziynetlerini göstermesinler.
Yürürken, gizledikleri süslerini bilinsin diye
ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler!
Hepiniz Allah’a tevbe edin, umulur ki kurtuluşa
erersiniz.”
Kadınlara da gözlerini haram olan bakışlardan
korumaları, iffetlerini korumaları, bunun için
avret yerlerini örtmeleri emredilmiştir.
Bakışların kısılması zikredilerek esasında
zinaya götürebilecek her şeyden sakınılması
gerektiği kastedilmektedir. Buraya kadar
erkeklere de aynı hitap vardır. Ayetin devamında
erkeklerden fazla olarak;
1.Ziynet mahalleri
2.Başörtülerini yakalarından aşağı sarkıtma
3.İstisnalar
4.Ziynetlerini yabancılara göstermemeleri
gerektiği noktaları zikredilmiştir.
Ziynet kelimesi Kur’an’da ‘elbise,
takı, hoşa giden nesneler, insanı maddi ve
manevi olarak güzelleştiren şeyler’
manasında kullanılmıştır. Burada kadınların
göstermemesi gereken ziynetin elbise olması
mümkün değildir. Çünkü örtünme onunla olacaktır.
Bazı yorumlara göre ziynetlerden kastedilen,
takılardır. Fakat bazı yorumcular takıdan ziyade
ziynet mahalleridir derler. Eğer ziynet
mahallinin gösterilmemesine dair önlem
alınacaksa, dikkatleri çekmemek için ziynetlerin
de gösterilmemesi gerekir. Çünkü kadın vücudu
güzel ve çekicidir. Ona göre de önlemlerin
alınmalıdır.
“Süslerini göstermesinler”
cümlesinden sonra “başörtülerini
yakalarının üzerinden bağlasınlar”
buyrulması buradaki ziynetin kadın vücudu
olduğuna nakli delildir. Sonuç olarak kadın
vücudu ziynet, süs ve avrettir.
Ayrıca bu ayette başörtülerinizi
yakalarınızın üzerine sarkıtın emri
başta zaten var olan bir örtünün yakaları da
kapatması gerektiğine vurgu vardır. Örtü
insanlık tarihinin başlangıcından, Hz. Adem’den
bu yana var olan bir realite olduğu için ayette
başlarını örtsünler diye tekrar vurgu yapmadan,
o örtüyü yakaları üzerine sarkıtsınlar emrini
veriyor. Eğer başlarını örtsünler buyursaydı biz
o toplumda herkesin başı açık gezdiğini
düşünebilirdik. Başörtülerini yakaları üzerine
sarkıtsınlar demek yakalarını örtsünler
anlamıyla beraber sizin örtü tarzınız İslami
değil bunu İslamileştirin demektir. Bu ifade bir
standart getiriyor.
Ayette geçen istisnalar şöyle ifade edilebilir:
1.Dışarıda kalan (görünen kısım müstesna) yerler
örtülmeyecektir,
2.Örtünün içinde kalan kısımlar da bazı kimseler
yanında açılabilecektir.
Dışarıda kalan süsten neyin kastedildiği
konusunda tefsirciler nakli ve akli delillere
başvurmuşlardır. Nakli delillerden en
belirleyici olanı Hz. Peygamber’in baldızına
hitaben; ‘Esma, bir kız ergenlik çağına
gelince –ellerini ve yüzünü göstererek-
şuralarından başka yerleri ziynettir. Onların
görülmesi caiz değildir’ buyurmasıdır.
İstisnanın detayına girmek için; örfe,
uygulamaya, ihtiyaca ve amaca bakılır.
Örtünme emrinin gerekçesi olan ‘iffeti
koruma’ ilkesi devreye sokuluğunda şöyle
bir genel kural ortaya çıkmaktadır: Erkek ve
kadın karşı tarafa cinsel cazibesi olan
yerlerini göstermemelidir. Cazibesi olmasına
rağmen açılabilecek yerler, buna ihtiyaç olduğu
için açılması adet haline gelmiş bulunan
yerlerdir. İhtiyaç sebebiyle açıkta kalan, örtme
mecburiyeti bulunmayan yerler belirlenirken yüz
ve ellerde ittifak vardır. Başka yerlerin
ihtiyaca binaen açılması konusunda farklı
görüşler vardır. Çünkü fıkıhta; zaruretler
haramları mübah kılar diye bir prensip
vardır. Buna göre;
Uzun
olduğu için aşağı sarkan saçlar bazı Hanefi
fıkıhçılara göre açıkta kalabilir.
Ebu
Yusuf’a göre dirseklere kadar kollar da
örtülmeyebilir. Çünkü kadınların çalışırken
buralarını açmaya ihtiyaçları vardır.
Ayaklar Ebu Hanife’ye göre kapatılması gereken
süse dahil değildir.
Etek
boyu konusunu da üç unsur etkilemiştir:
a.Yerde sürünen eteklerin büyüklenme
sayılması, b.İhtiyaç, c.İffetin
korunması.
Hz.
Peygamber’e, eşlerinden birinin sorması üzerine
yaptığı tarif, topuklardan bir karış yukarıda
olabileceğini göstermektedir.
Cariyelerin nerelerini gösterebilecekleri
konusunda bir nas yoktur. En geniş ölçü olarak
göbek ve diz arası hariç bütün vücut diyenler
olmuştur. Bu yerler belirlenirken fıkıhçılar,
sahabe uygulaması ve cariyelerin hür kadınlar
kadar cazip olmadıklarını dayanak yapmışlardır.
Bu ne kadar gerçeği yansıtır, illet olarak
geçerli olabilir mi? Tartışmak gerekir.
Ayetin devamında; yabancılara gösterilmesi caiz
olmayan süsleri görmelerinde sakınca bulunmayan
hısım akraba açıklanmıştır:
A.Karı-koca arasında sınır yoktur.
Evlenmesi haram olan akrabanın göbek ve diz
kapağı arasındaki bölgeye bakması caiz değildir.
Dışında kalan yerler konusunda farklı
sınırlamalar yapılmıştır.
B. ‘kendi kadınları’ ifadesi iki şekilde
anlaşılmıştır. İlkine göre; bundan maksat
Müslüman kadınlardır, gayr-i Müslim kadınlar
yabancı erkek gibidirler. Hanefi mezhebinde de
bu görüş tercih edilmiştir. İkincisinde ise;
‘kadınları’ ifadesi sözün gelişi ve
uyum bakımından böyledir. Maksat kadınlar
demektir. Açılma sınırı bakımından dine dayalı
fark yoktur. Gazzali, İbn-i Arabi bu görüştedir.
Tefsircilerin bir kuralı vardır. Ayetler hususi
bir konuyu gündeme getirseler de onu
umumileştirmek esastır. Aksi ise kurala terstir.
Hanefiler, Müslüman kadınlar diyerek
hususileştirmişler ve kurala ters yorumda
bulunmuşlardır.
C. ‘Cinsel arzusu bulunmayan erkekler’
den kasıt; cinsel arzusu olmayan ve aile ile
yoğun bir ilişki içinde olan ‘tabi’dir.
Tefsirlerde iktidarsızlar, erkek kadın olduğu
belli olmayanlar, şehvetten kesilmiş yaşlılar,
her gün gelip karnını doyuran yoksullar, evin
işlerini gören hizmetçiler kastedilmiştir.
D.
‘Ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere
vurmasınlar’ ifadesi örtünmenin amacı
bakımından önemlidir. Çünkü meselenin özü karşı
tarafın dikkatini cinselliğe çekmemektir.
Kadının edep ve vakar ile hareket etmesi, çapkın
yürüyüşle dikkatleri çekmemesi gerekir. Sesi,
kokusu, tavrı v.b. ile kasıtlı olarak karşı
cinsin dikkatini çekenler hadiste ‘örtülü
çıplak’ olarak nitelendirilmiştir.
30
ve 31.ayetlerdeki ifadelerin emir mi tavsiye mi
olduğu, örtünmenin farz mı edep mi olduğu son
zamanlarda tartışılmaktadır. Yalnızca ayetlerde
kullanılan emir kipi değil, açıklanan gerekçe,
verilen detay ve ayetin sonundaki “Ey
mü’minler! Hepiniz Allah’a tevbe edin”
uyarısı emrin bağlayıcı, örtünmenin farz
olduğunu göstermektedir.
32.ayet:
“Aranızdaki bekarları, kölelerinizden ve
cariyelerinizden evlenmeye durumu elverişli
olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler,
Allah onlara kendi lütfu ile imkanlar
yaratacaktır. Allah lütfu geniş olan ve her şeyi
bilendir.”
Tefsirciler ‘evlendirin’ emrinin
muhatabı olarak velileri almışlardır. Ancak
muhatap yalnızca veliler değil yakından uzağa
bütün ilgililerdir, toplumdur. Devlet
başkanından aşağı doğru sırayla herkes
sorumludur. Devlet başkanının sorumluluğu
evlenemeyenler için kolaylaştırıcı kurumlar
oluşturmak gibi düşünülebilir. Ayetin devamında
‘Allah imkanlar yaratıncaya kadar’
ifadesi durup dururken bir şeylerin olması
değil, mesela zenginin gönlüne bekar birini
evlendirmek için bir duygu düşürmesi, merhamet
vermesi ve zenginin harekete geçmesidir. Zengin
bu anlamda sorumluluk yüklenmeli ve bunu
Allah’ın bir emri olarak görmelidir. Bu temel
bir meseledir. Allah zinayı haram kılmıştır
fakat insanların da zinaya düşmemek için hem
kendi hem de başkaları adına önlemler alması
lazımdır.
Evlenme yaşının çeşitli sebeplerden dolayı
yükselmesi, beraberinde harama düşmeyi
kolaylaştıran bir durumu getirmiştir. Fıkha göre
evlilik farz, mübah ve haram olarak kısımlara
ayrılabilir. Kişi zinaya düşme tehlikesiyle
karşı karşıyaysa önündeki her türlü engeli
aşması ve üzerine vazife düşen herkesin,
engelleri kaldırma konusunda ona yardımcı olması
gerekir. Çünkü evlenmek bu kimse için farz
haline gelmiştir.
33.ayet:
“Evlenme imkanı bulamayanlar ise Allah lütfu
ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar
iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında
bulunanlardan (köle ve cariye) mükatebe yapmak
isteyenlerle eğer kendilerinde bir iyilik
görüyorsanız hemen mükatebe yapın. Allah’ın size
vermiş olduğu malından siz de onlara verin.
Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde
edeceksiniz diye namuslu kalmak isteyen
cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zor
altında bırakırsa, bilinmelidir ki
zorlanmalarından sonra Allah çok bağışlayıcı ve
merhametlidir.”
Evlenme ve iffetle ilgili olan bu ayette
evlenemeyenlere mali imkanlarına kavuşuncaya
kadar namuslarını korumaları emredilmektedir.
Devamında evlenmek isteyen köleler için
hürriyetine kavuşturmaya teşvik eden ifadeler
vardır. Ayetin indiği dönemde bazı köleler, önce
hürriyetlerine kavuşmayı sonra evlenmeyi
istemişlerdi. Bu isteklerine köle sahiplerinden
bir kısmı razı olmamıştı. Bu ayette köle
sahiplerine, hürriyetlerine kavuşmak isteyen
kölelere engel olmamaları emredilmiştir. Hatta
“hürriyetine kavuşturun ve arkasından,
Allahın size verdiğinden onlara da verin”
buyrulmaktadır.
İslam neden köleliği yasaklayan bir hüküm
getirmedi diye bir soru akla gelebilir. Buna
çağdaş tefsirciler diyor ki; ‘eğer İslam
köleliği kaldırıp yasaklasaydı kölelik yine
devam ederdi. Çünkü böyle bir hükme
Müslümanların uyması yeterli değildir. Zira
kölelik, savaşlar ve esaretin muhtemel bir
neticesidir. Kur’an bilebildiğimiz kadarıyla
Müslümanların mağduriyet yaşamamaları için
yasaklamadı ama tedbirler aldı’. Ayette
“ hürriyetine kavuşturun ve arkasından da
onlara yardımda bulunun” tavsiyesi bunun
bir göstergesidir. Kur’an’a ve Efendimizin
sözlerine ve uygulamalarına bakarak, Allahın
murad ettiği ve insanları yönlendirmek istediği
nokta zaten köleliğin kaldırılması yönündedir
diyebiliriz. Fakat bir takım şartlar
koşulmuştur. Mesela ‘Kendilerinde hayır
görürseniz’ şartı, hürriyet taleb eden
kölenin maddi, manevi durumunun böyle bir
değişime ve tasarrufa elverişli olmasıdır.
Ayetin devamından, namuslu kalmak isteyen
cariyelerin fuhşa zorlandığı anlaşılıyor. Fuhuş,
cahiliye Arapları arasında da meslek olarak icra
ediliyordu. Cariye olmayan fahişeler yanında,
sahipleri tarafından zorlanan cariyeler vardı.
Bunlardan Müslüman olanların şikayetleri üzerine
bu uygulamaya son verildi. Yasaktan önce baskı
altında yaptıkları zinadan dolayı cariyeler
değil onları zorlayanlar sorumludur.
Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.
34.ayet:
“Andolsun ki biz size açık açık bildiren
ayetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan
örnekler ve takvaya ulaşmış kimseler için
öğütler indirdik.”
Açıklayıcı ayetler, geçmişten örnekler ve
muttakiler olmak üzere üç hususa dikkat
çekiliyor. Açıklayıcı ayetler bir
kainat kitabımızda bir de Kur’an’dadır. Kainat
kitabımız Allah’ın varlığına dalalet eden her
şeyi bize sözsüz bir şekilde, hal diliyle beyan
eder. Diğeri de Kur’an’dır ve sözle ifade edilen
ayetler aracılığıyla bize her şeyi anlatır.
İkinci olarak işaret edilen husus “sizden
önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler”
dir. Burada kıssalara işaret vardır. Bir
rivayete göre Kur’an’ın yarısından fazlası
kıssadır. Amaç ibret alınması ve tarihin aynı
yanlışlarla tekerrür etmemesidir. Kur’an’ın,
birer ibret misali ve insanı hayrette bırakan
kıssalarına, beliğ temsillerine işaret
edilmektedir. Böylece biz bir yandan ibret
almaya çalışır diğer yandan da yaşananların
birer hikmetinin var olduğunu görürüz. Eğer
önceki ayetlerle bağlantılı düşünecek olursak
özellikle ifk kıssasının alemde ilk meydana
gelmiş bir olay olmadığı, mesela Hz. Yusuf ve
Hz. Meryem kıssalarında geçtiği üzere bu büyük
zatlarında buna benzer iftiralara maruz
kaldıkları ve bu gibi belaların onlar hakkında
bir şer değil şan ve şöhretlerini yükselten bir
hayır olduğu muttakilere bir öğüt olması için
hatırlatılarak zihinler ve gönüller
aydınlatılmıştır.
Üçüncü husus da muttakilerdir.
Ayette özellikle muttakiler ifadesi
kullanılmıştır. Bu dikkat çekicidir. Mü’minler
değil de neden muttakiler geçer. Çünkü
nasihatlere muttakiler kulak verir ve onlar
Allaha isyandan sakınırlar. Bir başka deyişle;
öğüt herkes için olsa da faydalananlar
muttakilerdir.
35.ayet:
“Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun
nurunun misali; içinde kandil bulunan bir
kandilliktir. Kandil bir cam içindedir, cam
inciyi andıran bir yıldızdır. (Bu kandilin),
doğuya da batıya da ait olmayan yağı neredeyse
ateş dokunmasa bile ışık veren mubarek bir
zeytin ağacından yakılır. Nur üstüne nur. Allah
nuruna dilediğini kavuşturur. Allah insanlar
için misaller veriyor, Allah her şeyi hakkıyla
bilmektedir.”
Nur
ayeti olarak da anılan bu ayeti anlatabilmek
için tefsirlerde geniş açıklamalar yapılmış
hatta Gazzali, Mişkatü-l Envar adlı
müstakil bir kitap yazmıştır. Bu ayette teşbihi
ve temsili bir anlatım vardır. Ayette
Allah’ın nurundan kastedilenin ne olduğu
konusunda farklı görüşler bulunmaktadır:
1.Allah’ın nuru; Allah’ın hidayetidir.
Bundan da maksat kainattaki deliller ve
Kur’an’daki apaçık ayetlerdir. Hidayetin güneşe
değil de kandillikteki kandile benzetilmesinin
sebebi de karanlık içinde aydınlığın daha göze
çarpar oluşudur. Güneş doğunca her taraf ve her
şey aydınlanır. Böyle olunca karanlığı
aydınlıktan ayıracak zıtlık kalmaz. Halbuki
karanlık bir odaya lamba gelince ışığın ulaştığı
sınıra kadar karanlığı yok eder ve sınırın
ötesiyle berisi arasındaki fark açıkça
algılanır. İnsanların zihinlerini örten şüpheler
karanlıklara benzer. İlahi hidayet ise bunları
aydınlatan, yok eden ışık gibidir.
2.Allah’ın nuru; şüpheleri gideren, insanları
aydınlatan açıklamalardan oluşan Kur’an’dır.
3.Allah’ın nuru; Peygamberdir. bu ikisini
hidayette bir saymak da mümkündür. Çünkü Kur’an
ve Peygamber ilahi hidayetin araçlarıdır.
4.Allah’ın nuru; Mü’minin kafa ve kalbindeki
Allah ve din bilgisidir.
5.Allah’ın nuru; his, hayal, akıl, fikir güçleri
ve kutsal güçten oluşan beş idrak gücüdür.
Varlıkların tamamı bu beş güçle idrak edildiği,
açığa çıktığı için bunlara nur demek ve ayette
geçen beş nesneye benzetmek uygundur. His
gücü kandilliğe, hayal lamba camına
(hayal gücü sayesinde cisimler şekil ve hacimden
tecrit olunarak şeffaflaşır ve akla sunulur)
benzer. İlahi bilgileri idrak etme kabiliyetinde
olan akıl, karanlığı gideren lambaya
benzer. Fikir gücü akla sunulan malzemeyi
tahlil ve terkip ederek sonuçlar çıkarır, bilgi
ve hüküm üretir. Bu özelliğiyle fikir gücü meyve
ağacına benzer. Fikir gücünün meyvesi
bilgidir, aydınlıktır. Zeytin ağacının
meyvesinin özü de aydınlatmada kullanılan
zeytinyağıdır. Kutsal güç, peygamberlere
mahsus bilgilenme gücüdür. Bu güç fikir ve akıl
gücünden farklı olarak aşağıdan (his, hayal,
akıl) gelen bilgi unsurlarına ve öğrenmeye
muhtaç değildir. Onun ışığının kaynağı,
Allah’tır, vahiydir. O, maddi ışık kaynağı
olmadan da aydınlatmaya devam eder.
Ayrıca bu ayetin yorumundan, ‘semavatı ve
arzı vahiyle aydınlatır’ anlamı da
çıkarılabilir. Vahiy neden ışığa, nura
benzetilmiştir diye bir soru sorulabilir.
Göz ışık olmadan fonksiyonunu icra edemez. Göz
için ışık ne kadar lazımsa vahiy de akıl için o
kadar lazımdır. Marifetullah’a İster gönülle
ister akılla ulaşabilirsiniz. Hangi yol tercih
edilirse edilsin insanın vahiyle tanışması hatta
vahyi çok iyi özümsemesi, kavraması gerekir.
Gönül de akıl da vahiy nuruyla aydınlanmalıdır.
Ayette “Allah nuruna dilediğini
kavuşturur” buyrulmaktadır. Başka bir
ayette de ‘bir insan Allah izin vermedikçe
iman edemez’ buyrulur. Bu tür ayetlere
bakarak iki ayrı yorum yapmak mümkündür:
1.Allah kimi dilerse,
2.Kim dilerse.
Esasında bir kudsi hadiste; ‘kulum bana bir
karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım, o
bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç
yaklaşırım, o bana yürüyerek gelirse ben ona
koşarak giderim’ buyrulduğu üzere bir
insanın hidayeti ya da dalaleti öncelikle
kişinin kendisine bağlıdır. İnsanın iradesine
kesb denir, Allah’ın harekete
geçirmesine de halk denir. Yani
insan irade eder Allah harekete geçirir.
Kısacası hidayeti isteyip istememe kulun
iradesine bağlıdır. İman ihtiyaridir, cebri
değildir. Eğer cebri olsaydı hesaba çekilmenin
bir anlamı olmazdı.
36.ayet:
“(Bu kandil) bir takım evlerdedir ki, Allah o
evlerin yücelmesine ve içlerinde isminin
anılmasına izin vermiştir. Orada sabah akşam
O’nu tesbih ederler.”
Kur’an’ın girdiği ev, Kur’an’ın girdiği gönül
yüceltilmiştir. Bir mekan, Allah’a ibadet için
ne kadar kullanılırsa o kadar Allah’a aittir.
O’nun nurunun tecellisine mazhardır, layıktır.
Bir mekanda ibadet, zikir ve tefekkür varsa o
mekan da nurdur.
Allahın esas evi mü’minin kalbidir. Biz lafzi
anlamda baktığımız için anlamıyoruz. Kalbimiz,
gönlümüz ve aklımız kirli dolayısıyla oraya
ilahi nur doğmuyor. Temizlendikçe gönüller ve
akıl aydınlanır, ilahi nur doğar ve Allah
mü’minin kalbine nazar eder. Bunu fark eden
kulun gönlü o zaman ilham almaya başlar. Böylece
marifetullah denilen hakikate ulaşılır, eşyanın
hakikatine ulaşılır ve olayların hikmet boyutu
idrak edilir.
37 ve 38.ayet:
“Ticaretin de satımın da kendilerini Allah’ı
anmaktan, namazı hakkıyla kılmaktan ve zekatı
vermekten alıkoyamadığı, gözlerin ve gönüllerin
dehşetle sarsılacağı bir günden korkan kişiler;
anarlar ki Allah kendilerini, yaptıklarından
daha güzeli ile ödüllendirsin, daha fazlasını da
lütfundan versin. Allah dilediğini hesapsız
rızıklandırır.”
Oradaki tesbihattan maksat, Allahtan
uzaklaşmamaktır. Allah’ı gönlümüze ve aklımıza
yerleştirmenin yolu, önce düşünce boyutunda
sonra da amelde azmetmektir. Yani ne işle meşgul
olursanız olun Allahın koyduğu kurallara
titizlikle uymak ve bunu içselleştirmektir.
Öyle
insanlar var ki; yaptıkları ticaret onları
Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekatı
vermekten alıkoymaz. Bu hassasiyeti taşıyan
ve kendini Allaha adayan insan şiddetli bir gün
olan hesap gününden korkar, öleceği günü hep
hatırında tutar. İşte Allah böyle kulları kendi
yaptıklarından daha güzeliyle ödüllendirir.
Bugün Allahın istediği özelliğe sahip ne kadar
insan var?
Ticaret ve dünya işleri daha çekici geldiği için
insanlar Allah’ı unutuyor, ahlakın önemini
dikkate almıyor. Ne ölümü ne de şiddetini
hatırlıyor. Bu insanların, Kur’an’ın bahsettiği
Allah adamıyla ne kadar alakası var sorgulamak
lazım.
Allah kendilerini Ona adayan insanları
yaptıklarının en güzeliyle mükafatlandırır.
Hatta daha fazlasını verir. Allah
dilediğini hesapsızca rızıklandırır.
Hocamızın fakültedeki aşırı yoğunluğu sebebiyle
dersimizi burada noktalamak durumunda kaldık.
Bize ayırdığı
vakit ve harcadığı emek sebebiyle Allah
hocamızdan razı olsun.
|