Hazar Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneği
.

.

 

 

NÛR SURESİ TEFSİRİ
Prof. Dr. MUHSİN DEMİRCİ   
   

16.10.2008 / 22.01.2009
Muhsin hocayla yaptığımız tefsir seminerlerinin özetidir.
Hazırlayan: Dilek Karataş
 

Nur suresinin tefsirine başlamadan evvel hocamız, bizleri takip edeceğimiz metot hakkında bilgilendirdi. Konulu ve bütüncül bir metotla tefsir yapmanın daha iyi olacağını ve bu arada lafızların zahiri manalarıyla birlikte amaca yoğunlaşmanın ne kadar önemli olduğunu anlattı.

Usul açısından geçmişte bir takım tartışmaların olduğunu hatırlatarak onları bize özetleyen hocamız bu konu hakkında kısaca şunları söyledi: “Surelerin sıralaması hakkında iki ayrı görüş vardır. Bazı araştırmacılar surelerin sıralamasını ictihadidir derken büyük çoğunluk ise Rabbanidir demişlerdir. Biz de çoğunluğun görüşüne uyarak Rabbanidir yani sıralarını vahiy meleği vasıtasıyla Rabbimiz Peygamberimize bildirmiştir diyoruz.

Bildiğiniz gibi her sene Efendimiz Cebrail’in huzurunda inen sureleri okurdu.  Buna arza denir. Bir anlamda test mahiyeti içeren bu okuyuş efendimizin irtihalinden hemen önce iki defa vuku bulmuştur. Vahiy metnini gözden geçirme diyebileceğimiz bu arzada Hz. Peygamber, vahyi bugünkü sıralamaya göre okumuş, Zeyd b. Sabit’in de aralarında olduğu vahiy katipleri de son arzada hazır bulunmuşlardır.

Bu sıralamaya; Hz. Ebu Bekir Mushaf haline getirirken, Hz. Osman da çoğaltırken riayet etmiş ve hiçbir surenin yerini değiştirmemişlerdir. Kendilerine göre tertip yapan sahabi, sıralamada ihtilaf çıkmasın diye elindeki Mushafları yakmıştır. Kur’an’daki surelerin sıralaması ictihadidir diyenler vardır fakat bu anlattığım uygulamalara baktığımızda bir anlamda icma da oluşmuş demektir.

Bir başka mevzu da Kur’an ayetlerinin ne derece anlaşıldığıdır. Kur’an’ın ayetlerini iyi anlayabilmek için dönemin Mekke ve Medine tarihini bilmeliyiz. Çünkü her surenin bir hikayesi, tarihi serüveni yani nüzul sebebi var. Bunlar bilindiği zaman ayetler daha iyi anlaşılır. Fakat o dönemlerde iniş sebepleri yazıya geçmemiştir. Yine de ayetlerin tarihi arka planını tam olarak bilmemekle birlikte bugüne kadar gelen bilgileri öğrenmeliyiz.

Surelerin isimlerini kim vermiştir sorusuna da Rabbanidir diyenler daha fazladır. Bu konu hakkında görüş bildirenlerin %99’u ‘her sure ismini, muhtevasındaki bir kelimeden almıştır’ derler. Nur suresi de adını, 35. Ve 40. Ayetlerde geçen ‘nur’ kelimesinden almıştır.

Kur’an’da 102. sure olan Nur Suresi, 24. Sure olarak inmiştir.”

NUR SURESİ

1. Ayet:

‘Bu, ayetlerini belirleyip indirdiğimiz (hükümlerini farz kıldığımız) bir suredir. Düşünüp öğüt almanız için apaçık ayetler gönderdik.’

Allah sureye başlarken böyle buyurarak burada hüküm ayetleri olduğuna dikkat çekiyor. İlk ayetten anlaşılan, bilgilenmek değil aynı zamanda hayatımıza tatbik etmektir. Açık olarak emir formatı yok gibi görünse de bu türden hitapları emir olarak almak gerekir. Çünkü Kur’an’da, alıştığımızın dışında 22 kadar emir formatı bulunmaktadır. 

Ayette geçen tezekkür ifadesini -ilk bakışta aynı anlamı taşıdığını zannettiğimiz- tefekkürle karşılaştırmak gerekir. Tefekkür düşünmektir fakat tezekkür hem düşünmeyi hem de öğüt almayı içerir. Öğüt kelimesini de sıradan bir fiil olarak alıp ‘Bu bir öğüttür, ister uygularım istemezsem uygulamam’ diye anlamak yanlış olur. Çünkü Kur’an’da öğüt ifadesi emir olarak geçer. Böyle telakki etmezsek cezai müeyyidesinin hiçbir anlamı kalmaz. Ulema çok ince eleklerden geçirerek o mesajı anlamaya çalışmıştır.

Sözü fazla uzatmadan düşünüp öğüt almamız için talimatları hemen sıralıyor adeta ve hemen ikinci ayete geçiyor.

2.ayet:

“Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun. Allaha ve ahiret gününe inanıyorsanız Allah’ın koyduğu cezaları tatbik konusunda acıma hissi sizi alıkoymasın. Mü’minler’den bir grup da onlara uygulanan cezaya tanık olsun.”

Biz bütüncül okuma gereği ve Kur’an’ın zina konusuna bakışını tam olarak anlamak için bu ayetleri bir arada okumalıyız.

Eksik tefsir olmaması için zina ile ilgili Nisa 15-16 ve Nur 1-2 ayetleri birlikte değerlendirmeliyiz.

Nisa suresinde; “Sizin içinizden bazı kadınlar zina yaparlarsa 4 şahit bulun. Tespit edildikten sonra cezaları, ölünceye ya da Allah onunla yol buluncaya kadar ev hapsidir” buyruluyor. Demek ki Kur’an’da zina ile ilgili Mü’minler’in önüne iki ayrı yerde iki ayrı hüküm konulmuştur. Şimdi bize düşen iki ayet arasında nasıl bir uyumun olduğunu ortaya çıkarmaktır.

Bu iki ayetle alakalı olarak üç farklı bakıştan ve değerlendirmeden bahsedilebilir:

Alimlerden bir kısmı ayetler arasında uzlaştırma imkanı varsa uzlaştırırlar olmazsa neshi gündeme getirirler. Uzlaştırmadan kasıt, iki hükümden bir hüküm çıkarmaktır. Ama ikisinin de istikameti farklı olduğu için bu mümkün değildir. O zaman bu alimler neshe başvururlar.

Neshi kabul etmeyen klasik alimler ise tercih yapamayacakları için yorum yapmayı tercih ederler. Bu alimler Nisa suresindeki ayetin sonunda geçen “Allahbir yol buluncaya kadar” ifadesini: ‘Allah Nur suresindeki bu ayetlerle, Nisa suresinde işaret edilen bu yeni yolu göstermiştir’ diye yorumlarlar.

Çağdaş tefsircilere göre ise Nisa suresinin 15. ve 16. ayetleri esasen homoseksüelliği ve lezbiyenliği söz konusu ediyor. Çünkü o ayetlerde kullanılan fiillerden bu anlaşılıyor. Böyle yorumladığımız zaman ayetler arasında bir nesih de söz konusu değildir. Zaten Kur’an’ın evrensel olduğunu kabul ettiğimiz zaman neshe gerek kalmayacaktır. 

Sonuç olarak zina hükmünün cezasının; bu sureden anladığımız gibi 4 şahit bulunduktan sonra her iki tarafa da 100 sopa vurulması olduğunu anlıyoruz.

Fakat burada netleştirmemiz gereken başka bir problem ortaya çıkıyor ki o da recmdir. Bu hususu dikkate almamız gerekir; çünkü bu noktada peygamberimizin sözleri (hadisler) de fiilleri de bulunmaktadır. Bu uygulamaları anlatan kitaplar hemen reddedebileceğimiz kaynaklar değildir.

Bu hadislerde üç ayrı uygulama görüyoruz. Bunlar Maiz, Gamidiyye ve Asif olayıdır.

Maiz, Peygamberimize gelerek zina yaptığını itiraf edince Efendimiz gidip tevbe etmesini buyurmuştur. Daha sonra tekrar gelerek ‘ben Allahın huzuruna böyle gidemem’ demesine rağmen Peygamberimiz yine geri göndermiştir. Artık üç defa üst üste gelince aklının başında olup olmadığını kontrol ettirdikten sonra götürüp recmetmelerini istemiştir. Recm cezası uygulanırken hiçbirinde kendisinin bulunmayışının altını çizmek gerekir. Peygamberin gönlünden geçen tevbe etmeleri ve Allahın affetmesidir. Fakat bir yandan da devlet başkanı yani o toplumun ıslahı gibi bir görevi olduğunu dikkatlerden kaçırmamak lazımdır. Bu yüzden aleniyet kazanmış bu fiillere yaygınlaşması endişesiyle ceza vermiştir. Rivayetin devamında anlatılanlara göre Maiz, cezanın uygulanabilmesi için toprağa gömülmüş ve taşlama başlamıştır. Sonra bu zat elini kaldırıp ‘beni Rasulullah’a götürün’ demesine rağmen, kulak vermemişler ve devam etmişlerdir. Bir ara fırsat bulup kaçmış ama bir sahabe görevi tam manasıyla yapamamış olma endişesiyle arkasından deve kemiğiyle kafasına vurunca Maiz orada ölmüştür. Durum Efendimize anlatıldığında çok üzülmüş ve: ‘Maiz öyle büyük bir tevbe etti ki tevbesi Mekke ve Medine’deki bütün günahkarların günahını silecek büyüklükteydi. Keşke onu öldürmeyip bana getirseydiniz. Şu anda onu cennette görüyorum’ buyurmuştur.

İkinci rivayet de Gamidiyye kabilesinden bir kadın hakkındadır. Bu kadın Efendimize geliyor ve; ‘ya Rasulullah ben zina ettim cezamı verin’ diyor. Peygamberimiz hamile olduğunu görünce geri gönderiyor, ertesi gün yine geliyor ve; ‘ben ısrarımdan vazgeçmem Maiz gibi beni de geri gönderme’ deyince Peygamberimiz; ‘git çocuğunu doğur sonra gel’ diyor. Çocuk doğduktan sonra kadın yine geliyor fakat Peygamberimiz bu sefer; ‘çocuğu annesiz mi bırakalım git sütten kes sonra gel’ diyor. Kadın iki sene sonra tekrar geliyor ve diyor ki; ‘çocuk büyüdü gördüğün gibi artık yürüyor ve elindeki ekmekten anlayacağın gibi karnını doyuracak çağa da geldi, cezamı ver’ diyor. Artık Efendimiz bu cezayı vermese olmayacak. Aslında Rahmet Peygamberi olan Efendimiz bırakın öldürmeyi bir insanın kalbini kırmayı bile istemez. Ama nübüvvetin yanında otorite olması sebebiyle cezayı da artık gerçekleştirmesi gerektiğini de biliyor. Ve kadının cezası uygulanıyor. Hatta rivayetlerden birinde kafasına atılan bir taş kafasını yarınca sahabeden birinin yüzüne kan fışkırdığı için o da bela okumuş. Peygamberimize bu iletilince ‘hem öldürüyorsun hem de niye bela okuyorsun’ diye azarlamıştır. Ayrıca ifade edilmesi gereken bir başka nokta da Efendimizin recm cezası uygulattığı kişilerin cenaze namazlarını kılmış olmasıdır.

Asif olayı ise bir gençle daha yaşlı olan bir kadın arasında vuku bulmuş ve Peygamberimiz Asif bekar olduğu için ona 100 sopa cezası, kadına da –itiraf- ettikten sonra- evli olduğu için recm cezası uygulatmıştır. 

Şimdi ümmetin alimlerinin kafasını meşgul eden soru şu: Bu uygulamaları doğru kabul ettiğimiz zaman kaynak olarak nereye dayandığını bilmek gerekir. Referansımız Kur’an mıdır, sünnet midir?

İslam alimlerinin bir kısmı cevap olarak diyor ki; ‘recm Kur’an’ın öngördüğü bir cezadır bunu ifade eden bir ayet var fakat bu ayetin lafzı neshedilmiş ve bu sebeple Kur’an’a alınmamıştır. Mana itibarıyla yürürlükten asla kaldırılmadığı için de hükmü devam etmektedir.’

Kur’an’ın toplanması esnasında ayetler için nasıl titizlik gösterildiğini hepimiz biliyoruz. Ahad haber olarak kayıtlara geçmiş olan bir rivayete göre Hz. Ömer, Kur’an’ın toplanması hususunda başkanlık eden Zeyd b. Sabit’e giderek recm ayeti olarak söylenen haberi Kur’an’a kaydetmesini istemişti. Her bir ayetin Kur’an’a alınmasında kriter olan iki şahit getirme isteğini yerine getiremediği için Kur’an’a dahil edilmemişti. Bu habere, âhad bir haber olması sebebiyle itibar etmek de zordur. Ayrıca şunu da ifade etmek gerekir ki Zeyd b. Sabit, Efendimiz hayatta iken Kur’an’ın tamamını ezberlemiş ve son arzada Peygamberimizi başından sonuna kadar dinlemiştir. Eğer bu ayet Kur’an’ın bir parçası olsaydı o, Hz. Ömer şahit getiremediğinde bunun Kur’an’a geçmemesine asla göz yummazdı.

Bir başka rivayet de Hz. Ali’nin uygulamasıdır. Hz. Ali, halifeliği döneminde zina eden bir kadına öğleden önce 100 sopa öğleden sonra da recm cezası uygulamıştır. Bunun üzerine ashab; ‘ya Ali bir insana iki ceza ağır değil mi?’ dediklerinde o da cevaben; ‘ben önce Kur’an’a göre amel ettim sonra da Peygamberimizin sünnetini yerine getirdim’ demiştir. Aslında bu rivayet, recmin Peygamber sünneti olduğuna dair bir delildir. Ama mezhep imamlarımız olaya böyle bakmamaktadırlar. Zira, dört mezhep imamı recmi, metni mensuh ancak manası yürürlükte bırakılan bir âyete –ki buna recim âyeti denilmektedir- dayandırmaktadırlar. Bu yüzdendir ki, söz konusu imamlar Nur suresindeki bu ayetin hükmü olan 100 sopayı bekar, recmi de evli için verilmesi gereken bir cezâ olarak öngörmektedirler.

Recmin Kur’an’daki delili nedir? diye sorulduğunda Kur’an’da lafzen değil ama mana itibarıyla var olduğunu söylemek ve bunun usuli dayanağını da ortaya koyamamak, Kur’an hakkında şüphe doğurur. Bu nevi rivayetlere itibar edersek bunlar Kur’an hakkındaki düşüncemizi yaralar, zarar verir.

Allah mutlak şari, peygamber ise mecazen şari’dir. Buna göre Allah’ın hüküm koymadığı yerde peygamber de hüküm koyabilir. Bunun recmden başka örnekleri de vardır. Recm, Efendimizin peygamberliğinin yanında devlet başkanı sıfatının getirdiği yükümlülük gereği hadiselerin toplumsal yönünü de dikkate almak zorunda kalığı bir uygulama olarak gözükmektedir. Bu bakımdan Hz. Peygamber’in, zina ettiğini iddia edenlere ısrarla tevbe etmesini telkin etmesi ve geri göndermesi çok manidardır. Recm, eğer Allahın, itiraf edildiği anda mutlaka cezâ verilmesi gereken bir hükmü olsaydı, Resûlullah konular kendisine arzedildiği zaman insiyatif kullanarak itirafcıları geri gönderemezdi. Dolayısıyla denilebilir ki, bu durum ve uygulama onun, devlet başkanı sıfatı içerisinde mütalaa edilmelidir.

O halde Resûlullah’ın vermiş olduğu söz konusu recim cezâsının kaynağı nedir? Bizim şahsi kanaatimize göre Resûlullah (sav)’ın recim tatbikatını lafzen mensûh olduğu iddia edilen bir Kur’ân âyetine dayandırmak pek isabetli görünmemektedir. Çünkü âyet olduğu ileri sürülen metnin lafız itibariyle neshini, aklın kabul etmesi mümkün değildir. Kaldı ki, sözü edilen metin incelendiği zaman onun lafzen tevâtür derecesine ulaşma­dığı anlaşılmaktadır. Zira âyet olduğu ileri sürülen metnin birbirinden farklı 6 varyantı bulunmaktadır. Bu da tabiatıyla onun mütevatir olmadı­ğını göstermektedir. Buna göre hem nes­hini aklın kabul etmediği hem de lafız itibariyle mütevâtir derecesine ulaşmayan bir metni, Pey­gamberin uyguladığı recim cezası için kaynak göstermek mümkün de­ğildir. O halde söz konusu cezayı lafzen mensuh olduğu idia edilen bir Kur’ân âyetine değil, fiili sünnete dayandırmak daha doğru bir yaklaşım tarzı olarak görünmektedir.

Toparlayacak olursak; Kur’an’ın bu konudaki genel hükmü 100 sopadır ve bunun iki istisnası vardır. Biri peygamber hanımlarıdır. Eğer onlardan biri herhangi bir iffetsizlikte bulunursa Ahzab suresi 30. Ayette zikredildiği üzere hür kadına uygulananın iki katı ceza uygulanır ki bu da 200 sopaya tekabül eder. Diğer istisna ise cariyelerle ilgilidir. Bir cariye zina işlediğinde Nisa suresi 25. Ayete göre hür kadına uygulanan cezanın yarısı yani 50 sopa cezası uygulanır.

Ayetin ikinci kısmında; “Allaha ve ahiret gününe inanıyorsanız Allah’ın koyduğu cezaları tatbik konusunda acıma hissi sizi alıkoymasın. Mü’minler’den bir grup da onlara uygulanan cezaya tanık olsun” İfadesinin, psikolojik ve sosyolojik olmak üzere iki yönü vardır. İnsanız ve Allahın emrini uygularken merhamete gelir azaltma yapabiliriz ya da çeşitli sebeplerle cezayı arttırmaya kalkabiliriz. O sebeple ayet, Allahın koyduğu esasların dışına çıkılmaması için ikazda bulunuyor. İslam hukukçuları da eksik veya fazla uygulamaya müsaade edilmemesi için sınırlar koymuştur. Ceza uygulanırken budaksız uygun bir sopanın kullanılması, kalıcı hasar bırakmaması, vuranın koltukaltının gözükmemesi gibi şartlar bunlardan bir kaçıdır.

Ayet, “acıma hissinin bu cezayı uygulamaktan alıkoymaması’ gerektiğini buyuruyor ve bunu ‘Allaha ve ahiret gününe inanıyorsanız” ifadesiyle iki şarta bağlıyor. Ayetin bu kısmından, ‘cezayı uygulayanın Müslüman olması gerektiği’ sonucunu çıkarabileceğimiz gibi ‘gerçekten inanıyorsanız’ ifadesi olarak da alabiliriz.

Ayetin son kısmında “mü’minlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya tanık olsun” buyrulmaktadır. Bu ise bize cezanın toplumsal tarafının olduğunu hatırlatır. Bu tür cezalar aynı zamanda ibret olsun diye diğer insanların huzurunda uygulanmalıdır. Toplum önünde olma şartının yerine getirilebilmesi için cezayı uygulayan hariç en az üç kişinin bulunması gerekir.


3. ayet:

“Zina eden erkek ancak zinakar veya müşrik bir kadınla evlenir. Zina eden bir kadını da ancak zinakar veya müşrik bir erkek nikahlar. Bu mü’minlere haram kılınmıştır.”

Ayetlerdeki kelime düzenini dikkate almak, o toplumun algısını ortaya çıkarmakta kolaylık sağlar. Böyle baktığımızda ikinci ayette geçen ifadeye göre zina fiilinde kadın birinci derecede sorumludur. O yüzden Allah kadını önce zikretmiştir. Üçüncü ayette de evlenme söz konusudur ve erkeği önceden zikrederek teklifin erkekten geldiğine vurgu yapılmıştır. Ayetin son kısmında “bu mü’minlere haram kılınmıştır” dan kasıt, zina da olabilir,  iffetli bir erkeğin zinakar olan bir kadınla evlenmesi haramlığı da kastedilmiş olabilir. İkinci mana ayetin üst tarafına daha uygundur.

Bu ayet hakkındaki yorumları kısaca anlatmak gerekir.

Bir insan zina ettiğinde iffetine zarar vermiş olur. Eğer zina fiilini işleyende İstihlal (haramı helal sayma) ve istihfaf (hafife alma, küçümseme) varsa bu yaklaşımlar o kişiyi müşrikle aynı boyuta getirir. Zina eden, kadın olsun erkek olsun karşılıklı bu fiili işliyorlar ve bunu adet haline getiriyorlar ve bir sakınca görmüyorlarsa bunlar mü’min olamazlar. Diğer dinlerde de zina haram olduğu için bu fiili ancak müşrikler yapar diyebiliriz. Fakat zani pişman olursa nasuh bir tevbeyle iffetini geri kazanır. Zira Efendimiz; ‘günah işleyen tevbe ettiğinde hiç günah işlememiş gibidir’ der. Şayet din de tevbeden sonra kişiyi hiç günah işlememiş gibi kabul ediyorsa, ‘bu ayet tevbe edeni değil de haramı helal sayan ve bu yasak fiile devam edeni kastetmiştir’ deriz.

Tefsircilerin bir kısmına göre de bu haram kılma zina edenleri nikahlamaktan mü’minleri sakındırıp korkutmak için mübalağa anlamı taşımaktadır. Bunlarla evlenmek haramdır, çirkindir, Salih bir mü’mine yakışmaz. Bunu yapsa yapsa zinakarlarla müşrikler yapar. Böylelerine rağbet toplumda edepsizliğin, utanmazlığın artmasına neden olur. Ama günahından tevbe eden günah işlememiş gibi kabul edilir. Onlarla evlenmekte sakınca yoktur.

Bazı tefsircilere göre de ayet ihbârî bir anlam taşımaktadır; yani bize tarihi malumat vermektedir. Derler ki; ‘o dönemde zaniler ancak zaniyelerle evlenebilirlerdi ayet bize onu taşımıştır’.

Neshi kabul edenlere göre bu hüküm; “Aranızdaki bekarları evlendirin” (Nur;32) ve “Size helal olan kadınlardan nikahlayın” (Nisa;3) ayetlerinin umumi ifadeleriyle neshedilmiştir. Ancak burada neshe hükmetmek doğru olmaz. Çünkü surenin başında “farz kıldık” ifadesi, mensuh bir hüküm olmadığını anlatmak için yeterlidir, denilmiştir (Suyuti, Elmalılı). Ayrıca ayet emir değil haberdir. Haberlerde nesih olmaz (Süleyman Ateş).

Burada dikkatlerden kaçırmamamız gereken nokta, tevbenin kul hakkını düşürmediğidir. Zina fiili yalnız işleyeni değil bir yönüyle de toplumu ilgilendirir. Tevbe ederek toplumsal sorumluluk düşmez ve gerekli ceza neyse o uygulanır.

4. ve 5. ayetler:

“İffetli kadınlara iftira atan, sonra da dört şahit getiremeyen kimselere seksen sopa vurun ve artık onların şahitliklerini asla kabul etmeyin, onlar yoldan çıkmış fasık kimselerdir.”

“Bundan sonra tevbe edip hallerini düzeltenler müstesna; Allah çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.” Ayette geçen “muhsanat” kelimesi; evli olsun olmasın bütün namuslu kadınları kapsar. Burada namuslu erkeklere iftira da aynı cezayı gerektirir. Namuslu, hür, akıl, baliğ ve Müslüman olmak, muhsan olmanın şartlarıdır. Kazf yani iftira suçunu işleyenler eğer dört şahit getirerek ithamlarını ispat edemezlerse üç yaptırımla karşılaşırlar:

1. Seksen sopa cezası,

2. Ölünceye kadar tanıklıklarının kabul edilmemesi,

3. Fasık olarak nitelendirilmeleri ve bazı haklardan yaralanamamalarıdır. Çünkü Fasıklar, iman bakımından Müslümanlığın dışına çıkmış kimselerdir.

Kazif suçunu işlemiş olanlar pişman olup tevbe ederler ve iftiradan vazgeçtiğini söylerler, durumlarını düzeltirlerse İmam Şafii, Ahmet b. Hanbel ve İmam Malik’e göre şahitlikleri kabul edilir. Fakat tevbenin haddi düşürmediğinde yani cezanın düşmediğinde icma vardır.

Karşı taraf affetse bile bu durumun toplumsal tarafı da önemli olduğu için ceza insanlar önünde uygulanır. Çünkü toplum önünde verdiğinizde, ceza başkaları için de caydırıcı olma işlevi görür. Ahmet b. Hanbel, İmam-ı Malik ve İmam-ı Şafii’ye göre tevbe ederse şahitliği kabul edilir. Hanefi mezhebine göre ise tevbe sadece fasıklık niteliğini kaldırır, hukuki hiç bir alanda şehadetleri ebediyyen kabul edilmez.

Genel manada iftiranın cezası böyle değildir. Zina dışındaki iftiralarda tevbe eder ve kişiden özür dilenirse kınama cezası düşer. Aslında kınama cezası dışında başka cezalar da olsa insanlar kolay kolay iftira atamazlar.

Sahabeden Hilal b. Ümeyye Efendimize gelerek, ‘karımı zina ederken yakaladım ne yapacağım’ diye sorduğunda Efendimiz; ‘eğer dört şahit getiremezsen sana iftira cezaı veririm yani sırtına sopa vurdururum’ der. Bunun üzerine Hilal b. Ümeyye ‘ya Rasulallah bu durumda olan bir kimse şahit aramaya mı çıkacak. Umarım kainatı yaratan Rabbim benim bu derdime cevap verir’ diyerek ellerini kaldırır: ‘yarabbi benim bu sıkıntımı gider’ diye dua eder. Bunun üzerine az sonra okuyacağımız mülaane ayetleri nâzil olur..


6-10. ayetler:
“Eşlerine zina isnadında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayanlara gelince, onların her birinin şahitliği kendisinin doğru olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ederek şahitlik etmesidir. Beşinci defa da eğer yalan söyleyenlerden ise Allah’ın lanetinin üzerine olmasını dilemesidir.”

Birisi komşusunu veya başka birini zina ederken gördüğünü iddia eder ve 4 şahit getiremezse daha önce zikrettiğimiz 4. ayet gereğince ona sopa vurulur. Bu uygulama insanlar hakkında kolay kolay konuşulmaması gerektiğini öğretir. Kişi şahit getiremiyorsa ortaya çıkıp konuşmamalıdır. Kur’an sadece zina konusunda 4 şahit ister. Diğer konularda 2 şahit yeterlidir. Buradan da zina iftirasına karşı dinin ne kadar hassas olduğunu anlıyoruz. Yabancı birinin zina isnadında bulunmasından başka eşlerden birinin diğeri hakkında zina isnadında bulunması durumunda, mülaane (karşılıklı lanetleşme) ayetleri devreye girer ve adımlar ona göre atılır.

Mülaane ayetleri, karı ve koca arasında çıkmaz bir duruma karşılık inmiştir. 

Ayetteki sıraya göre mülaaneye erkekten başlanır. Erkek Allah’ı şahit tutarak karısını net bir şekilde zina ederken gördüğünü dört defa söyler, beşincisinde ise; ‘eğer yalan söylüyorsam Allah’ın laneti üzerime olsun’ der. Kadının, kocasının yalan söyleyenlerden olduğuna dair dört defa Allah adına yemin ve şahitlik etmesi, dört defa ‘ben doğru söyleyenlerdenim’ diyerek, beşinci defa da eğer kocası doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını dilemesi kendisinden cezayı kaldırır. İkisi de karşılıklı mülaane ederler. Kadın bu fiili işlediğini kabul etmezse ceza yoktur. Bazı müctehitlere göre nikah fesholur. Bazıları ise ‘yetkin kimse bu konuda karar verip ayırır’ derler. Karşılıklı lanetleşme bittiğinde Ebu Yusuf, İmam  Züfer ve Şafiye göre artık ebedi haramlık meydana gelir.

Eğer kadın hem yemin etmez hem de itiraf etmezse, Şafiiler o zaman ayetin mefhumu muhalifinden hareket ederek had cezası uygularlar. Fakat Hanefiler bunun çok ciddi bir durum olduğunu ve ayetin mefhumu muhalifinden hareket ederek hukuki bir hüküm ortaya konulamayacağını, eğer yeminleşmeyi kabul etmezse hapis cezası verileceğini söylemişlerdir.

Şafiilere göre ayetlerin mefhumu muhalifinden hareketle hüküm konabilir. Öyleyse kadın da kocası için zina isnadında bulunduğu zaman aynı adımlar atılır. Fakat hanefilere göre yine mefhumu muhalifinden hareket edilemez. Din iki varlığı birbirinden ayırarak birine haklar verip diğerini mahrum bırakarak olaya yaklaşmaz. O sebeple bu konuda Şafiilerin yaklaşımı daha isabetli gözükmektedir. Belki o gün için ihtiyaç hissedilmemiştir. Fakat bugün bazı boşluklar doğmuştur ve o boşlukların doldurulması kaçınılmazdır. Eğer geçmişte hüküm konulmamış, biz de koymayız dersek çok inandırıcı olamaz, çözümsüzlük üretiriz.

“Ya Allah’ın size bol lütfu ve merhameti olmasaydı ve Allah tevbeleri kabul eden hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı (halimiz nice olurdu?)”

Bu ayetin sonunda da Allah; çokça affeden, tevbeleri hep kabul eden manasında “tevvab” adını hatırlatarak samimiyetle tevbe edenleri bağışlayacağını vaad eder. Hikmet sahibi her şeyi bilen ve bilgisi dahilinde icra eden olduğunu da “Hakim” sıfatıyla bizlere öğretmiş olur. Sanki iki taraftan birinin yanlış bir şey yapması neticesinde onları aynı zamanda vicdanlarıyla baş başa bırakır.

11.ayet:

“Bu ağır iftirayı uyduranlar şüphesiz içinizden bir gruptur. Bunu kendiniz için bir kötülük sanmayın, aksine o sizin için bir iyiliktir. Onlardan her bir kişiye günah olarak ne işlemişse o vardır. Bu günahın büyüğünü yüklenen kimse için de çok büyük azap vardır.”

Hz. Aişe’ye isnad edilen bir iftira olayı üzerine inmiştir. Kitaplarda daha ayrıntılı olarak anlatılan bu olay tarihe “İfk Hâdisesi” olarak geçmiştir. Bu hâdiseyle ilgili çok rivayetler olmakla birlikte özü şu şekilde anlatılabilir:

Peygamberimiz her savaşa bir eşiyle birlikte giderdi. Hz. Aişe’yi de Ben-i Mustalik  Gazası’na götürmüştü. Olayın devamını Hz. Aişe kısaca şöyle anlatır: ‘Dönerken konakladığımız yerde ihtiyacımı gidermek üzere biraz ayrılmıştım. O arada gerdanlığımı kaybettiğimi anlayınca aramaya başladım. Vaktin nasıl geçtiğini anlamadım. Fark ettiğimde ise çok geç olmuştu. Orduyu arkadan toplayacak olan artçılar beni nasıl olsa fark ederler diyerek beklemeye başladım. Gerçekten de bir müddet sonra Saffan b. Muattal’ın geldiğini gördüm. Saffan, bulunduğum yere doğru geldiğinde beni tanıdı ve ‘inna lillah ve inna ileyhi raciun’ ayetini okudu. Ben kendisinden, bundan başka bir şey duymadım. Beni devesine bindirdi ve ertesi gün akşamüstü orduya yetiştik. Oraya vardığımızda bizi ilk gören Abdullah ibn Selül oldu ve işte ne olduysa ondan sonra oldu.

 Medine’ye girer girmez hastalandım ve yaklaşık bir ay hasta yattım. Onun için de etrafta yayılan bu dedikodudan haberim olmamıştı. Ama etrafın durumundan da bir şeyler seziyordum. Efendimiz de hastalığımdan haber almak üzere bana değil de daha çok yanımdakilere soruyor ve bana karşı da soğuk davranıyordu. Bir şeyler seziyordum ama iftira kampanyası olacağını nereden bileyim. İyi olmaya başlayınca dışarı çıktım. Bir ara Mistah’ın annesi de çıkmıştı… Dönerken ayağı takılınca Allah Mistah’ın belasını versin dedi. Ben de ne kötü şey söyledin Bedir’de bulunmuş bir adama küfür mü ediyorsunı diye sordum. O da Mistah bana değil sana ne yaptıysa yaptı dedi ve haberim olmadığını anlayınca söylentileri anlattı. Hastalığım tekrar artmıştı. Konuşulanları bir de anne ve babamdan duymak için babamın evine gitmek üzere izin istedim’.

Hz. Âişe (r.a) hastalığının 29 veya 30. günleriydi bunu duyduğunda. Peygamberimizin neden bu kadar soğuk davrandığını o zaman daha iyi anlamıştı. Fakat duyduktan sonra ayetler gelene kadar yaklaşık 10 gün kadar bir müddet geçmişti. Bu arada Hz. Âişe kadar ağlamış ve ıstırap çekmişti ki gözlerinden yaş yerine kan geldiğini yazılan şiirlerden anlamak kolaylıkla mümkündür.

Bir gün Efendimiz kayınpederinin evine gidip; ‘ey Aişe şayet böyle bir şey yaptıysan tevbe et zira Allah tevbe edenleri affeder. Yapmadıysan da Allah seni temize çıkaracaktır’ dedi.  Hz. Aişe ‘anladım ki sizin duyduğunuz bu söz kalplerinizde yer etmiş, bunun doğruluğuna inanmışsınız. Şimdi ben size suçsuzum desem –ki Allah suçsuz olduğumu biliyor- benim sözümü kabul etmezsiniz. Şayet Allah’ın uzak olduğumu bildiği bir işi yaptığımı söylesem o zaman beni doğrularsınız. Vallahi Yusuf (a.s.) un babası gibi artık bana güzelce sabretmek düşer’ dedi.

Çok kısa süre sonra Allah bu ayetleri indirdi.

Peygamberimiz Hz. Aişe’nin yanına gitti ve ‘ey Aişe müjdeler olsun Allah seni temize çıkardı ve bu ayetleri indirdi’ dedi. Hz. Aişe çok rahatladı ve bundan dolayı Allah’a hamd etti.  Annesi ‘ey Aişe peygambere teşekkür etmeyecek misin’ deyince ‘hayır! Beni Allah akladı, ona teşekkür etmek içimden gelmiyor’ dedi. Hz. Aişe’nin bu tepkisi de çok manidardır.

İftira olayı tüm insanlık tarihinin en temiz ruhlarına dayanılmaz acılar çektirmiştir.

Burada iftirayı atan, münafıkların başı Abdullah b. Ubey b. Selül idi. Hemen etrafındaki insanlara kendi zannını yaymaya başladı. Oradakilerden bazıları bu kadar uzun süre ordudan ayrı kaldıklarına göre haklı olabilirler diyerek ona katıldılar. Hassan b. Sabit, Mistah b. Üsâse, Mihne b. Cahş gibi bazı Müslümanlar da bu olaya karıştılar. Fakat asıl işin başını çekenler Abdullah b. Ubey b. Selül’ün başında olduğu gruptu. Bu gibi insanlar için Cenab-ı Hak; “O insanlar kendi yükleriyle beraber başkalarının yüklerini de yüklenirler” buyurmaktadır. Efendimiz de bir hadisinde; ‘bir insan kötü bir çığır açarsa o yoldan giden insanların günahlarının birer mislini sırtına yüklenir. Yine bir insan iyi bir çığır açarsa o insanların yaptığı güzel şeylerden dolayı sevaplarından ona da kaydedilir’ buyurarak Abdullah b. Selül ve onun gibiler hakkında bize bilgi verir. O olayda bu kişiler sadece iftira attığı için değil iftirayı başlatan olmalarından dolayı yani kötü bir çığır açmalarından dolayı iftiraya karışan herkesin yükünü de sırtlarına almışlardır. O yüzden Kur’an “bu günahın büyüğünü yüklenen kişiye çok büyük bir azap vardır” diye ifade eder.

Ayette bunun mü’minler için hayra da vesile olduğu ifade ediliyor. Bir hadise göre bir kimse bir musibetle karşılaşır da sabrederse, Allah onun günahlarını bağışlar. Deniyor ki; Allah o gün mü’minleri bir imtihandan geçirdi. Cebrail a.s. vasıtasıyla nikahı kıyılmış eşinin tertemiz olduğuna inananlar imtihanı kazandı, onlar için hayır oldu. Şüpheye düşenler ya da bu iftiranın yayılmasında katkısı olanlar ise kaybetti, hüsrana uğradılar. Bu olayı toplumsal bir musibet olarak da değerlendirebiliriz. Yaşanan olay sebebiyle mü’minler üzüldüler ıstırap duydular. Bu vesileyle onların günahları affedildi.  Buradan bakıldığında da hayrı görmek mümkündür.

Kur’an bize böyle bir durumda Müslümanlar olarak nasıl tavır almamız gerektiğini de anlatır. Bizler iftira atmaktan kaçınmalı veya atılan iftirayı hiçbir şekilde dikkate almamalıyız. Böyle bir durumda Hucurat Suresinin 6. âyetinde de bildirildiği üzere, bize birisi bir haber getirdiği zaman araştırmalıyız. Esasen bu tür ayetleri hayatımızın vazgeçilmez birer ilkesi haline getirmeliyiz. Bizim üzerimize bir vecibedir bu.

12.ayet:

“O iftirayı işittiğinizde erkek-kadın bütün mü’minlerin, kendi vicdanları ile hüsn-ü zanda bulunup da bu apaçık bir iftiradır demeleri gerekmez miydi?”

Bu ayetten Mü’minlerin kötü bir söz işittikleri zaman kendilerinden şüpheleri olmadığı gibi kendileri gibi saymaları gereken mü’min ve mü’mineler hakkında iyi zanda bulunmaları, beraat-ı zimmetin asıl olduğunu bilmeleri, delilsiz sözlere apaçık bir iftira demeleri gerektiğini öğreniyoruz.

13.ayet:

“Bu konuda dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Mademki şahit getirip ispat edemediler, öyleyse onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir.”

Allah, isnadında doğru olanla isnadı yalan olanın arasını ayırmak için dört şahidi ölçü olarak koymuştur.

14.ayet:

“Eğer dünyada ve ahirette Allah’ın size yönelik lütfu, ihsanı ve merhameti olmasaydı içine daldığınız günah yüzünden size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.”

15.ayet:

“Siz hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığınız bu söylentiyi rastgele ağızlarınızda geveliyorsunuz. Yaptığınız kötülüğü önemsiz sanıyorsunuz. Halbuki bu, Allah katında önemli bir suçtur.”

Gerçekten olup olmadığı hakkında kesin bilgiye sahip bulunmadığımız herhangi bir olayı rahatlıkla konuşmak ya da söylentiyi yaymak; böyle bir kötülüğü hafife almak, bunu suç saymamak anlamına gelir. Halbuki bu Allah katında çok büyük bir hadisedir. Özellikle de namusa yönelik bir iftira çok büyük bir vebaldir. Böyle bir durumda iki hakkın ihlali söz konusudur. Onlardan biri Allahın emrine karşı gelinerek “hukukullah” ı çiğnemek; diğeri de kul hakkının ihlâlinden dolayı “hukûku’l-ibâd” ı çiğnemektir.

16.ayet:

“Onu duyduğunuzda, bunu konuşup yaymanız bize yakışmaz. Haşa! Seni tenzih ederiz. Bu büyük bir iftiradır, demeniz gerekmez miydi?”

Sahabeden Ebu Eyyub el-Ensari’nin hanımı Ümmü Eyyub; ‘Safvan’ın yerinde olsaydın Rasulullah’ın namusuna kötü gözle bakar mıydın?’ diye sorduğunda Ebu Eyyub ‘hayır’ diye cevap vermiştir. İşte o zaman Ümmü Eyyub; ‘Ben de Aişe’nin yerinde olsaydım Rasulullah’a ihanet etmezdim. Oysa Aişe benden Safvan da senden daha hayırlıdır’ diyerek tam da ayetin bizden istediği duruşu sergilemişlerdir.

Bu ayetle Peygamberinin hanımının asla zinakâr olmadığı açık ve net bir biçimde anlaşılmaktadır. Çünkü Peygamberimiz aynı zamanda kafirleri de dine davet etmek üzere görevlendirildiği için onları kendisinden nefret ettirecek bir durumla karşı karşıya kalması asla mümkün değildir.

17.ayet:

“Eğer Allah’a inanıyorsanız bu gibi şeylere bir daha ebediyen dönmemeniz için Allah size öğüt veriyor Allah size bir daha asla böyle bir şey yapmamanızı öğütlüyor.”

Bu ayeti hayatımıza önemli bir ilke olarak yerleştirmek suretiyle gereken tedbiri almalıyız. Yani Kur’an’ı bizatihi hayatın içine çekerek öğrenmeli ve başkalarıyla da paylaşarak bu ilkelerin yerleşmesini sağlamalıyız.

18.ayet:

“Ve Allah ayetlerini size açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”

“Ayat” kelimesi burada anahtar bir kavramdır. Genel olarak bakınca ayet, ya Kur’an’daki nas (kavli ayet) ya da dış alemde Allahın varlığını gösteren bir mucizeye (kevni ayet) tekabül eder. Usul alimleri ‘Kur’an ayetlerini bir özel bir de genel boyutu ve mesajıyla düşünmelisiniz’ derler. Özel olarak değerlendirmek demek, ayetleri yorumlarken siyak ve sibakıyla yani öncesi ve sonrasıyla ilişkilendirmek demektir. Genel boyutu itibarıyla ele almak demek ise mutlak olarak düşünmek demektir.

O zaman deriz ki; Allah bize İfk hadisesiyle alakalı anlatmayı murad ettiği her şeyi bu surede beyan etmiştir. Açık delilleri, şer’i hükümleri ve güzel adabı açıklamıştır.

Bugüne taşıdığımızda ise şunu görmek mümkündür: Allah bize bu tür olaylar vuku bulduğunda Müslümanlar olarak nasıl tavır almamız gerektiğini apaçık bir şekilde ayetlerle anlatmıştır.

19.ayet:

İnananlar arasında hayasızlığın-iftiranın yayılmasını arzu eden kimseler için dünya ve ahirette çetin bir azap vardır, Allah bilir siz bilmezsiniz.”

Ayette geçen “fahşa” kavramı üzerinde durmak istiyorum. Fahşa; edep ve ahlak dışı olan her türlü çirkin, kötü ve Allah tarafından yasaklanmış, aklın güzel bulmadığı ve insan fıtratına aykırı bir şey demektir. Ayeti genel olarak düşündüğümüz zaman fahşa, bütün kötülükleri içine alır. Özel bağlamı içerisinde ise iftiraya denk düşer.

Çirkin görülen şeyleri isteyerek yayanlar için dünyada had cezası vardır. Önceki ayetlerde işaret edilen kişiler, bu iftirayı ortaya attılar ve özellikle de inananların arasında yaymaya çalıştılar. Ayette kullanılan fiilden anlaşılan da iftiranın yayılmasını gönülden istedikleridir.

Söz konusu ayetten anladığımıza göre iftiraya karışan herkes dünyada ve ahirette de çetin bir azaba maruz kalacaklardır. Hz. Peygamber, iftiranın yayılmasında rolü olanlara iftira cezasını uygulamıştır. Toplumsal sorumluluğu kaldıran bu cezanın dışında, tevbe etmedikleri takdirde ahirette azap vardır. Ahiretteki ceza ise bizim bilmediğimiz Allahın bildiği azap çeşitlerindendir.

Bilindiği gibi biz amellerimizin karşılığını çeşitli şekillerde göreceğiz. Namaz, oruç gibi ibadetleri terk ettiğimiz zaman Allah onların cezalarını Ahirette verir.  Kur’an’ın ‘fahşa’ diye nitelendirdiği iftira gibi kötülükler ise, ferdilikten çıkıp sosyal bir biçim kazandığı için cezai müeyyidesi hem dünya ve hem de ahirette devreye girer. Fakat bazı alimler toplumda yaygınlık kazanabilecek kötülüklerin önünü almak için dünyada ceza uygulandığında ahiretteki cezanın düşeceği kanaatindedirler. Çünkü onlara göre Allah merhameti gereği, dünyada cezasını çekene ahirette ceza uygulamaz.

20.ayet:

“Allah’ın lütfu ve rahmeti sizin üzerinize olmasaydı ve Allah çok esirgeyici ve çok merhametli olmasaydı haliniz nice olurdu.”

“Allah’ın lütfu ve merhameti olmasaydı” cümlesini üstteki ayetlerle irtibatlandırdığımız zaman ortaya şöyle bir anlam çıkmardı. Eğer Yüce Allah’ın merhameti olmasaydı, zina suçunun hemen ardından size azabı derhal gönderirdi.  Bu cezanın hemen verilmemesi bile esasen merhametin bir eseridir. Böylece Allah insanlara tevbe etmeleri için mühlet vermiştir.

Bu ayetlerle; iftira edenlere, iftiraya uğrayanlara, duyanlara nasıl davranılması gerektiği konusunda ders ve öğütler verilmiştir. “Haliniz nice olurdu?” diye söz kesilmek suretiyle, cevap insana bırakılmıştır. Yani biz onun merhametinin sınırsızlığını idrak edelim diye; bir anlamda bizden hâdisenin büyüklüğü ile Allah’ın merhametin enginliğini düşünmemiz istenmiştir.

21.ayet:

“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını takip etmeyin! Kim şeytanın peşinden giderse muhakkak ki o edepsizliği, çirkinlikleri ve kötülüğü emreder. Allah’ın lütfu ve rahmeti sizinle olmasaydı içinizden hiçbir kimse temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini arındırır; çünkü Allah işiten ve bilendir.”

Önceki ayetlerle irtibatlı düşündüğümüz zaman şeytandan kasıt Abdullah b. Selül’dür. Genel olarak aldığımız zaman ise kastedilen cin şeytanlarıdır.

Şeytanla iblisi karıştırmamak lazımdır. Şeytanın kelime anlamı, hakikat bilgisinden ve Allah’ın rahmetinden uzak kalan demektir. Şeytan, Ademin sülbünden gelen her insan için yaratılan ve onu ayartmak üzere görevlendirilen, iblis ise Hz. Adem yaratıldığı zaman Allahın secde emrine muhalefet eden varlığın adıdır. İblis aynı zamanda Hz. Adem’in şeytanı ve şeytanların başıdır.

Bilindiği gibi İblis Hz. Âdem’e secde etmeyerek Allah’ın emrine muhâlefet etmiştir. İblis’in söz konusu isyânı bazı müfessirleri onun melek olmadığı ka­naa­tine götürmüştür. Çünkü onlara göre melekler günah işlemezler. Hal­buki İblis kendi irâdesiyle Allah’ın emrine karşı gelmiş, secde etmemiştir. Do­layısıyla bu eyleminin neticesinden sorumludur. Ancak bir kısım mü­fes­sir, Allah’ın meleklere secdeyi emri ve İblis’in itaatı reddetmesi ile il­gili Kur’ânî beyâna işaretle bunun, söz konusu emir sırasında İblis’in cennet sakinlerinden biri olduğunu yani onun da melek olabileceğini id­dia et­miştir. Muhammed Esed XE  "Muhammed Esed"  de bu tezin doğru kabul edilmesi duru­munda, İblis’in isyanının tamamiyle sembolik bir anlam ifade ettiğini ileri sür­mektedir. Ona göre Rabbisine baş kaldırmakla birlikte İblis XE  "İblis"  gerçekte, Al­lah’ın plânında belli bir işlevi yerine getirmiş ve daimi bir ayartıcı ola­rak insanın iyi ile kötü arasında bir seçim yapabilmesi için kendisine Al­lah tarafından verilen serbestiyi kullanmasına ya da tecrübe etmesine ve­sile olmuş olabilir. (Muhammed Esed, Kur’ân Mesajı, II, 520).

Tabiatıyla böyle bir görüşün doğruluğunu savunmak mümkün değildir. Çünkü Böyle bir düşünce Kur’ân’ın te’sis etmiş olduğu sistemi yerle bir etmektedir.

Tasavvuf erbabının bir kısmı; şeytandan maksat nefistir derler. Fakat ehli sünnet alimleri; Allah insan için dışarıdan müdahale etsin diye bir şeytan içeriden müdahale etsin diye de nefis yarattı derler. Bu ikisiyle mücadelede ne kadar başarılı olursak o kadar felaha/kurtuluşa yakınlaşmış oluruz. Allah insana iyilik yapma potansiyelini de kötülük yapma potansiyelini de vermiştir. Eğer insan iyilik yapma yönünde eğitilmemişse nefsi, emmare boyutundadır. Kötülük yapmaktan bir anlamda zevk alır. Diğer yandan nefis terbiyesine aday olduğumuzda terbiye aşaması emmare boyutunda başlar. Mücadele ettikçe bulunduğumuz boyuttan başka bir boyuta yükselme şansımız doğar. Kötülük olarak nitelendirilmiş her türlü eyleme karşı direnirken nefsimizi bir yandan emmareden başka bir boyuta yükseltmeye çalışmış oluyoruz.  Kötülük yapmak üzereyken devreye vicdan giriyorsa nefsimiz bizi kınıyor demektir. İşte kınamaya başlıyor ve kötülük yapmaktan kendini korumaya çalışıyorsa nefis, levvameye çıkıyor demektir. Kendimizi hep kınadığımızda kötülük yapmaktan uzaklaşmaya başlarız. Bu noktada nefis üçüncü boyuta ulaşır. Bu da nefsi mülhimedir. Artık nefis kötülük yapmaktan uzaklaştığı için halinden huzur duyar böylece mutmainne boyutuna yükselir. Bunun da daha üst boyutları vardır ki Kur’an bunları razıyye ve marzıyye olarak ifade eder. Bunlar, kulun Allah’tan, Allah’ın da kuldan razı olduğu makamlardır ve buralara Allahın veli kulları ulaşırlar.

Bütün bu oluşumlar imtihanın bir parçasıdır. Bizi ayartan şeytan ve nefis gibi unsurlar olmasaydı imtihanın anlamı kalmazdı. Allah abesle iştigal etmeyeceğine göre her yaptığının bir hikmeti vardır. Burada da hikmetler serisini görmek mümkündür.

İftiraya kulak asmak ve o hususta konuşmak suretiyle şeytanın vesveselerine tabi olmamamız istenir. Çünkü o çirkinliği son haddine varmış şeyleri ve insanın kabul etmediği, razı olmadığı şeyleri emreder.

Ayetin devamında âdeta; ‘Eğer Allah size rahmetiyle muamele edip –bir anlamda bu ayetleri göndererek- temize çıkarmasaydı siz sonsuza kadar bu iftiranın pisliğinden temizlenemezdiniz’ buyurmaktadır.

Allah samimi olarak tevbe edildiğinde tevbeleri kabul eder ve tevbekârları günah kirlerinden temizler. Allah onların sözlerini işitir. Kalplerindekini ve samimiyetlerini bilir. Allah kullarına manen temizlenmelerine vesile olan tevbe kapısını ömürlerinin sonuna kadar açmıştır. Tevbe edenleri bağışlaması ve tertemiz bir sayfa açması esasen insan için büyük bir lütuftur.

22.ayet:

“İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler, akrabaya, yoksullara Allah yolunda hicret edenlere bir şey vermemeye yemin etmesinler. Bağışlasınlar, hoşgörsünler. Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”

Bu ayet, Hz. Ebu Bekr’in durumuyla ilgili bir hususu dile getirmektedir. Sadece onun için inmemiş olmakla beraber onu da kapsamaktadır. Çünkü nüzul sebepleri bağlayıcı değil etkileyicidir. Bunu dikkatlerden kaçırmamak lazımdır.

Bilindiği gibi Hz. Ebu Bekir, ihtiyaç sahibi olan halasının oğlu Mistah’a devamlı yardım ederdi. Mistah hicret etmiş, Bedir’e katılmış fakir biriydi. İfk hadisesine adı karıştığı için Hz Ebu Bekir, Mistah’a artık yardım etmeyeceğine dair yemin etmişti. Efendimiz bu ayeti Hz. Ebu Bekr’e okumuş ve ayette geçtiği gibi ‘Allahın seni bağışlamasını istemez misin’ diye sormuştu. Hz. Ebu Bekir de, ‘elbette Allah’ın beni bağışlamasını isterim’ demiş ve Mistah’a nafakasını vermeye devam etmişti.

İslam ahlakında ‘kötülüğe karşı iyilikle mukabelede bulunmak’ kuralı vardır. Bizim kültürümüzde de; ‘iyiliğe karşı iyilik her kişinin karıdır, kötülüğe karşı iyilik de er kişinin karıdır’ diye güzel bir söz vardır. Temel insanî nitelikleri bozulmamış insanları ıslah etmenin, kötü yoldan çevirmenin, erdemli topluluğa yeniden katmanın yollarından biri de budur.

Görüldüğü gibi bu âyet, Allahın gafur ve rahim sıfatıyla nihayete ermektedir. Fahreddin-i Razi bu iki sıfatı bir benzetmeyle anlatıyor ve diyor ki;  Birisinin bize borcu vardır ama imkansızlıklar içerisinde olduğu için ödeyemez. Biz bunu sezdiğimizde karşımıza alırız ve borcumuzdan vazgeçtiğimizi söyleriz. Bu Allahın gafur sıfatını anlatan bir örnektir. Ama daha sonra bakarız ki adamın ayakta duracak gücü yok ve hala muhtaç. O zaman da fazladan onu rahatlatacak kadar yardımda bulunuruz. Bu da rahim sıfatını anlatmak üzere bir örnek olur.

Buna göre Allah Teala insanları dirilttiğinde mü’minlerden bir kısmının cennete girebilecekleri kadar sevapları olmayınca günahlarını bağışlayacak. Eğer günahları affedildiğinde de cennete giremeyecek olurlarsa onlara bunun üzerinden bir de sevap verip cennete koyacak. Günahlarını affetmesi gafur sıfatıyla, ikramda bulunması da rahim sıfatıyladır. Râzi’ye göre Allah’ın Gafûr ve Rahîm olmasının anlamı budur.

23-24-25.ayetler:

“İmanlı, saf ve namuslu kadınlara iftira atanlar dünyada ve ahirette lanetlenmişlerdir, onlara büyük bir ceza vardır.”

“O ceza gününde dilleri, elleri ve ayakları, yapmış olduklarından dolayı aleyhlerinde şahitlik edecektir.”

“O gün Allah onlara hak ettikleri cezayı tastamam verecektir ve onlar Allah’ın apaçık gerçek olduğunu anlayacaklardır.”

“Kötülükten habersiz mü’min kadınlar” ifadesi, imanın gerektirdiği şeylere inanan, hileden habersiz, kalbi ve düşüncesi temiz saf kadınlardır. Böyle kadınlara iftira edenlerin dünyada da ahirette de lanetlenecekleri ve büyük bir azaba uğrayacakları bildiriliyor. Ahirette onların dilleri, elleri ve ayakları aleyhlerine tanıklık edip yaptıklarını söyleyecektir.

Burada Hz. Aişe’nin suçsuzluğu bir kez daha vurgulanmış, iftira edenler de şiddetle uyarılmışlardır. Bu ayetlerde namuslu kadınlara iftira edenler için üç ceza belirlenmiştir:

1.Dünyada ve ahirette lanetlenmek,

2.Organlarının kendi aleyhlerine tanıklık etmesi,

3.Ahirette Allah’ın öngördüğü bir cezaya çarpılmak

Hz. Peygamber’in şöyle dediği rivayet edilir: “Şu yedi helak edici şeyden sakının: Allah’a ortak koşmak, büyü yapmak, Allah’ın haram kıldığı canı öldürmek, riba almakk, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, bir şeyden habersiz mü’min kadınlara iftira atmak.”

Burada iftiraya uğrayanlara da teselli vardır. Dünyada masumiyetlerini ispat edemeseler de bilsinler ki Allah, dünyada yakalarını kurtaran iftiracıların cezalarının tamamını ahirette verecektir.

Allah, Yusuf (a.s.)’ı kadının ailesinden olan bir şahitle, Musa (a.s.)’ı Yahudilerin kendisi hakkındaki sözleriyle, Hz. Meryem’i çocuğunu konuşturmasıyla ve Hz. Aişe’yi bu büyük ayetlerle temize çıkarmıştır.

Allah, Kur’an’da zikrettiği diğer günahlar konusunda Hz. Aişe’ye atılan iftirada olduğu kadar sert ve katı olmamıştır.

26.ayet:

“Kötü kadınlar kötü erkeklere, kötü erkekler ise kötü kadınlara; temiz kadınlar temiz erkeklere, temiz erkekler de temiz kadınlara yaraşır. Bu sonuncular, iftiracıların söyledikleri çirkin şeylerden uzaktırlar. Bunlara bağışlanma ve güzel bir rızık vardır.”

Ağırlıklı yoruma göre temiz olanlardan maksat; kadın olsun erkek olsun iffetli mü’minlerdir.

İftira, yalan gıybet gibi çirkin söz ve davranışlar bu ayet kapsamında değerlendirilebilir. Diğer bir yoruma göre habis, kötü erkek ve kötü kadınlar, temiz ise iyi erkek ve iyi kadınlardır.

Ayet, habis kadın ve erkeklerin birbirlerine, temiz kadın ve erkeklerin de birbirlerine münasip oldukları bildiriliyor.

O temiz insanlar, kötü niyetli kişilerin söyledikleri çirkin sözlerden uzaktır. Allahın peygamberi temiz, eşi de temizdir. Eğer o temiz olmasaydı Allah onu peygamberine eş olarak seçmezdi. Onun şanı o pis dedikodulardan yücedir. O temizler için hesap gününde bambaşka bir mağfiret, bağış ve ikram, nihayetsiz bir rızık vardır ki o cennettir.

Bu ayette iki önemli nokta vardır:

1. İnsanlar kiminle birlikte olduklarına dikkat etmelidirler. Gıybet yapan, iftira eden, edepsizlik yapan, edepsizliği tabiileştirecek davranışlarda bulunan kimseler; ahlaksızlar ve kötülerdir. Onlarla düşüp kalkanlar da onlara benzerler.

2. Hz. Peygamber, Allah’ın sevgili kulu ve elçisi, ümmetin sevgi ve ahlak rehberi, kamil bir insandır. Onun eşlerinin de kendi ölçülerinde erdemli ve kamil olmaları gerekir. Allah Rasulünü ahlaksızlarla dost ve beraber olmaktan korumuştur. Bu gerçek de Hz. Aişe’nin yapılan iftiradan beri olduğuna bir başka kanıt olmaktadır.

27.ayet:

“Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere izin almadan ve ev halkına selam vermeden girmeyin. Herhalde bunun sizin için daha iyi olduğunu düşünüp anlarsınız.”

İffet ve namusla ilgili iftirayı yasaklayan ayetlerden sonra, iffeti korumak için tedbir getiren ayetlerden önce her iki konuyla da sebep-sonuç ilişkisi bulunan kurallara yer veriliyor.

Bir bakıma kendi mahalli kültürü içerisinde yaşayan bir topluma kurallar getiriliyor. Bizim de buradan almamız gereken dersler vardır. Başkalarının evlerine girme konusunda bazı kurallara uyulmaması halinde aile sırlarına vakıf olma, görülmesi istenmeyen şeylerin görülmesi, olumsuz duygu ve niyetlerin oluşması gibi kötü sonuçlar ortaya çıkmaktadır. İnsanların toplum içinde bu tür uygunsuz durumlara sebebiyet vermeden yaşayabilmeleri için bu kurallara ihtiyaç vardır.

Belki; ‘bu ayet bugünkü insanlar için değildir. Zaten birisinin kapısına gittiğinizde kapıyı çalmanız gerekir. Dolayısıyla bu bir izin alma şeklidir’ denilebilir. Fakat dünya sadece bizim yaşadığımız ortamdan ibaret değildir. Kültürler ve şartlar zaman ve zemine göre farklılık gösterdiği için sadece bulunduğumuz ortamı ölçü almamız meseleyi değerlendirirken eksik yaklaşmamıza sebebiyet verir.

Aile mahremiyeti, mesken dokunulmazlığı gibi hassasiyetlerin devamlı olmasına ve önemine vurgu yapıyor. Aynı şekilde bu ayet, ev içinde çocukların, ebeveynlerinin odasına girerken de izin almayı içerir.

Rasulullah’tan rivayet edildiğine göre izin isteme üç defadır. Kişi selam verip kendisini tanıtmalıdır, bu izin isteme töhmete düşmekten emin kılar, güvenlik ve huzuru destekler, iffet ve temizliği arttırır.

Görüldüğü gibi bu ilâhî söz, kişilerin şahsi ve aile XE "aile"  hayatlarının mahremiyetini ve dokunulmazlığını koruma altına almaktadır. Kısaca “mesken dokunulmazlığı XE "mesken dokunulmazlığı" şeklinde ifade edilebilen bu husus, belirli bir statüyü ve bu statü içerisindeki şahısların haklarını beyân etmesinden ötürü, herkesin kendisine ait olan konuta başkalarının izinsiz giremeyeceği anlamına gelmektedir. Çünkü özel hayatın gizliliği çok defa evlere izinsiz girilmeden dolayı ihlal edilmektedir. Bu yüzdendir ki, Hz. Peygamber (sav): “Üç defa kapıyı çalın, izin verilirse girin, aksi halde dönüp gidin”, “İzin verilmeden evin içine bakmak câiz değildir” (Ebû Davud, Edeb, 133) buyurarak ev sakinlerinden izin almadan ne eve girmenin ne de kapı yada pencereden, evin içerisine bakmanın doğru olmadığını ifade etmektedir.

Mesken dokunulmazlığı XE "Konut dokunulmazlığı"  hakkı her ne kadar ahlakî bir kural gibi görünüyorsa da esasen bu hak, İslâm hukukuna göre bireye devlet tarafından verilmiş bir haktır. Bu sebeple olmalı ki söz konusu hak, İslâm tarihi boyunca önemli bir kural olarak gündemdeki yerini hep korumuştur. Meselâ, II. Halife Hz. Ömer XE "Hz. Ömer"  (r.a) ile ilgili olarak anlatılan şu olay konut dokunulmazlığı konusunun, İslâm’ın ilk dönemlerinden beri önemini koruduğunu göstermektedir. Kaynakların belirttiğine göre Hz. Ömer teftiş maksadıyla bir gece Medine XE "Medine"  sokaklarında dolaşırken bir evden şarkı sesleri işitir. Evin penceresinden içeri baktığında, birlikte içki içen bir erkek ve kadın görür. Olayı tespit edebilmek için aniden bahçe duvarını aşarak eve girer ve içerdekilere: “Allah’a itaatsizlikte bulunduğunuz halde O’nun sizi koruyacağını mı zannettiniz?” der. Evde bulunan şahıs da: “Müminlerin emiri olarak hemen karar verme! Şayet ben Allah’a karşı bir kez itaatsizlik ettiysem, şunu bil ki sen bunu üç kez yaptın. Çünkü Yüce Allah: “Birbirinizin kusurlarını araştırmayın” (Hucurât, 49/12) buyurdu, sen araştırdın. Allah: “… Evlere kapılarından girin…” (Bakara 2/189) dedi, sen evimin duvarından atlayarak içeri girdin. Allah: “…Kendi evlerinizden başka evlere sakinlerinden izin almadan, onlara selâm XE "selâm"  vermeden girmeyin…” (Nûr 24/27) buyurdu, halbuki sen benim evime izin almadan ve selâm vermeden girdin, dedi”. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Bu kez beni bağışlarsan bir daha aynı şeyi tekrar etmem” diyerek, yaptığı işin doğru olmadığını anladı ve oradan uzaklaştı (Elmalılı, hak Dini, VI, 4473 vd).

28.ayet:

“Orada kimseyi bulamazsanız size izin verilinceye kadar oraya girmeyin. Eğer size dönün denirse hemen dönün. Çünkü bu sizin için daha temizdir, Allah yaptıklarınızı bilir.”

İzin verilinceye kadar beklemek gerekir. Beklemenin de ölçüsü ortalama üç defa vurmaktır. Eğer kapı açılmamışsa ısrar etmemek, beklememek; girmeye izin verilmediğinde ise içeri girmeyip geri dönmek, kalblerin incinmemesi bakımından daha önemli ve töhmet altında kalmaktan uzak bir durumdur.

29.ayet:

“İçinde kendinize ait şeylerin bulunduğu oturulmayan bir eve girmenizde herhangi bir sakınca yoktur. Allah sizin açığa vurduklarınızı da gizlediklerinizi de bilir.”

Hanlar, kervansaraylar, oteller, abdesthaneler, dükkanlar gibi meskun olmayan yani içerisinde herhangi bir kimsenin yaşamadığı yerler istisna edilmiştir. Buralara girerken izin istemeye gerek yoktur. Herkesin ortak malı gibi görülen bu yerlerde sıcak ve soğuktan korunmak, hayvanları veya malları koymak, alış-veriş yapmak gibi birtakım menfaatler varsa, o takdirde söz konusu yerler kullanılabilir.

30.ayet:

“Mü’min erkeklere gözlerini harama dikmemelerini, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah onların yaptıklarından haberdardır.”

Allah ya çok önem arzeden konularda dikkatleri çekmek için ya da kafirleri tahkir edeceği zaman peygamberini ‘kul’ hitabıyla aracı kılar. Burada çok önemli bir meseleyi arzetmek üzere Allah müminlere hitap ediyor. Kastedilen, müminlerin haram bakışlarının yasaklanmasıdır. Yani insanı harama götürecek bakışları meneden bir mana vardır. Nitekim Hz. Peygamber Hz. Ali’ye ‘bir baktığında arkadan bir daha bakma! Birinci bakış hoş görülür ama ikinci bakışa hakkın yoktur’ buyurmuştur. Burada önemle üzerinde durulan, bilinçli olarak bakmamadır. Çünkü bilinçli bakış zinaya götüren bir etkendir ve o sebeple yasaktır.

Gözümüz günahla veya günaha giden yollarla kirlendiğinde kalbimiz de kirlenir. Peygamberimiz ‘eğer kişi günah işlerse kalbinde bir siyah nokta belirir. Tevbe ederse o nokta silinir, tevbe etmez günah işlemeye devam ederse kalpteki siyah noktalar çoğalır ve bu noktalar günün birinde kalbi tamamen kuşatır. Bu ise kalbin paslanması demektir’. Kur’an kalbe yönelik paslanma, kılıflanma, kilitlenme, kasvet-taşlaşma, mühürlenme gibi birkaç ifade kullanır. Bunların her biri günah sebebiyledir. 

“Irzlarını korusunlar” ifadesi, zinadan kendini koruma ve avret mahallini kapatmayı kapsar. İffetlerini korusunlar cümlesindeki ‘ferc’, hakikatte cinsel organ, mecaz olarak da namus, iffet demektir. Zemahşeri’ye göre; Kur’an’da emredilen fercin korunmasından maksat, zinadan korunmaktır. Bu ayet avret mahallini harama sebebiyet verme ihtimali yüksek olduğu için, gözden korumak amacıyla örtmeyi anlatır. Dolayısıyla gözden koruma emri onu zinadan korumayı da içerir. Buna göre erkeklerin gözlerden korumaları gereken organları, göbekleriyle diz kapakları arasında kalan ksımdır. Sınırlarda içtihat farklılıkları vardır. Ebu Hanife’ye göre göbek değil de dizler avrettir, bu sınırlar erkekler arasında riayet edilmesi gereken sınırlardır. Erkeğin nikah düşen kadından sakınması gereken yerleri farklıdır. Karşı tarafı tahrik edebilecek davranışlar, vücut teşhiri v.s. de kaçınılması gereken davranışlardır. Zina fiili iki taraflı olduğundan korunmak ve kaçınmak için gayret ve tedbir almak da iki taraflı olmalıdır.

31.ayet:

“Mü’min kadınlara da söyle gözlerini haramdan sakınsınlar, açıkta kalanlardan başka ²耀slerini (ziynetlerini) göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerine örtsünler. Kocaları, babaları, kocalarının babaları, kendi oğulları, kocalarının oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları, hizmetlerinde bulunan köle ve cariyeleri, cinsel arzusu bulunmayan tabileri (hizmetçileri, yardıma muhtaç ihtiyarlar, bunak ve dilenciler) yahut henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocuklar dışında kimseye ziynetlerini göstermesinler. Yürürken, gizledikleri süslerini bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar. Ey mü’minler! Hepiniz Allah’a tevbe edin, umulur ki kurtuluşa erersiniz.”

Kadınlara da gözlerini haram olan bakışlardan korumaları, iffetlerini korumaları, bunun için avret yerlerini örtmeleri emredilmiştir. Bakışların kısılması zikredilerek esasında zinaya götürebilecek her şeyden sakınılması gerektiği kastedilmektedir. Buraya kadar erkeklere de aynı hitap vardır. Ayetin devamında erkeklerden fazla olarak;

1.Ziynet mahalleri

2.Başörtülerini yakalarından aşağı sarkıtma

3.İstisnalar

4.Ziynetlerini yabancılara göstermemeleri gerektiği noktaları zikredilmiştir.

Ziynet kelimesi Kur’an’da ‘elbise, takı, hoşa giden nesneler, insanı maddi ve manevi olarak güzelleştiren şeyler’ manasında kullanılmıştır. Burada kadınların göstermemesi gereken ziynetin elbise olması mümkün değildir. Çünkü örtünme onunla olacaktır. Bazı yorumlara göre ziynetlerden kastedilen, takılardır. Fakat bazı yorumcular takıdan ziyade ziynet mahalleridir derler. Eğer ziynet mahallinin gösterilmemesine dair önlem alınacaksa, dikkatleri çekmemek için ziynetlerin de gösterilmemesi gerekir. Çünkü kadın vücudu güzel ve çekicidir. Ona göre de önlemlerin alınmalıdır.

“Süslerini göstermesinler” cümlesinden sonra “başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar” buyrulması buradaki ziynetin kadın vücudu olduğuna nakli delildir. Sonuç olarak kadın vücudu ziynet, süs ve avrettir.

Ayrıca bu ayette başörtülerinizi yakalarınızın üzerine sarkıtın emri başta zaten var olan bir örtünün yakaları da kapatması gerektiğine vurgu vardır. Örtü insanlık tarihinin başlangıcından, Hz. Adem’den bu yana var olan bir realite olduğu için ayette başlarını örtsünler diye tekrar vurgu yapmadan, o örtüyü yakaları üzerine sarkıtsınlar emrini veriyor. Eğer başlarını örtsünler buyursaydı biz o toplumda herkesin başı açık gezdiğini düşünebilirdik. Başörtülerini yakaları üzerine sarkıtsınlar demek yakalarını örtsünler anlamıyla beraber sizin örtü tarzınız İslami değil bunu İslamileştirin demektir. Bu ifade bir standart getiriyor.

Ayette geçen istisnalar şöyle ifade edilebilir:

1.Dışarıda kalan (görünen kısım müstesna) yerler örtülmeyecektir,

2.Örtünün içinde kalan kısımlar da bazı kimseler yanında açılabilecektir.

Dışarıda kalan süsten neyin kastedildiği konusunda tefsirciler nakli ve akli delillere başvurmuşlardır. Nakli delillerden en belirleyici olanı Hz. Peygamber’in baldızına hitaben; ‘Esma, bir kız ergenlik çağına gelince –ellerini ve yüzünü göstererek- şuralarından başka yerleri ziynettir. Onların görülmesi caiz değildir’ buyurmasıdır. İstisnanın detayına girmek için; örfe, uygulamaya, ihtiyaca ve amaca bakılır.

Örtünme emrinin gerekçesi olan ‘iffeti koruma’ ilkesi devreye sokuluğunda şöyle bir genel kural ortaya çıkmaktadır: Erkek ve kadın karşı tarafa cinsel cazibesi olan yerlerini göstermemelidir. Cazibesi olmasına rağmen açılabilecek yerler, buna ihtiyaç olduğu için açılması adet haline gelmiş bulunan yerlerdir. İhtiyaç sebebiyle açıkta kalan, örtme mecburiyeti bulunmayan yerler belirlenirken yüz ve ellerde ittifak vardır. Başka yerlerin ihtiyaca binaen açılması konusunda farklı görüşler vardır. Çünkü fıkıhta; zaruretler haramları mübah kılar diye bir prensip vardır. Buna göre;

Uzun olduğu için aşağı sarkan saçlar bazı Hanefi fıkıhçılara göre açıkta kalabilir.

Ebu Yusuf’a göre dirseklere kadar kollar da örtülmeyebilir. Çünkü kadınların çalışırken buralarını açmaya ihtiyaçları vardır.

Ayaklar Ebu Hanife’ye göre kapatılması gereken süse dahil değildir.

Etek boyu konusunu da üç unsur etkilemiştir:

a.Yerde sürünen eteklerin büyüklenme sayılması, b.İhtiyaç, c.İffetin korunması.

Hz. Peygamber’e, eşlerinden birinin sorması üzerine yaptığı tarif, topuklardan bir karış yukarıda olabileceğini göstermektedir.

Cariyelerin nerelerini gösterebilecekleri konusunda bir nas yoktur. En geniş ölçü olarak göbek ve diz arası hariç bütün vücut diyenler olmuştur. Bu yerler belirlenirken fıkıhçılar, sahabe uygulaması ve cariyelerin hür kadınlar kadar cazip olmadıklarını dayanak yapmışlardır. Bu ne kadar gerçeği yansıtır, illet olarak geçerli olabilir mi? Tartışmak gerekir.

Ayetin devamında; yabancılara gösterilmesi caiz olmayan süsleri görmelerinde sakınca bulunmayan hısım akraba açıklanmıştır:

A.Karı-koca arasında sınır yoktur.

Evlenmesi haram olan akrabanın göbek ve diz kapağı arasındaki bölgeye bakması caiz değildir. Dışında kalan yerler konusunda farklı sınırlamalar yapılmıştır.

B. ‘kendi kadınları’ ifadesi iki şekilde anlaşılmıştır. İlkine göre; bundan maksat Müslüman kadınlardır, gayr-i Müslim kadınlar yabancı erkek gibidirler. Hanefi mezhebinde de bu görüş tercih edilmiştir. İkincisinde ise; ‘kadınları’ ifadesi sözün gelişi ve uyum bakımından böyledir. Maksat kadınlar demektir. Açılma sınırı bakımından dine dayalı fark yoktur. Gazzali, İbn-i Arabi bu görüştedir. Tefsircilerin bir kuralı vardır. Ayetler hususi bir konuyu gündeme getirseler de onu umumileştirmek esastır. Aksi ise kurala terstir. Hanefiler, Müslüman kadınlar diyerek hususileştirmişler ve kurala ters yorumda bulunmuşlardır. 

C. ‘Cinsel arzusu bulunmayan erkekler’ den kasıt; cinsel arzusu olmayan ve aile ile yoğun bir ilişki içinde olan ‘tabi’dir. Tefsirlerde iktidarsızlar, erkek kadın olduğu belli olmayanlar, şehvetten kesilmiş yaşlılar, her gün gelip karnını doyuran yoksullar, evin işlerini gören hizmetçiler kastedilmiştir.

D. ‘Ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar’ ifadesi örtünmenin amacı bakımından önemlidir. Çünkü meselenin özü karşı tarafın dikkatini cinselliğe çekmemektir. Kadının edep ve vakar ile hareket etmesi, çapkın yürüyüşle dikkatleri çekmemesi gerekir. Sesi, kokusu, tavrı v.b. ile kasıtlı olarak karşı cinsin dikkatini çekenler hadiste ‘örtülü çıplak’ olarak nitelendirilmiştir.

30 ve 31.ayetlerdeki ifadelerin emir mi tavsiye mi olduğu, örtünmenin farz mı edep mi olduğu son zamanlarda tartışılmaktadır. Yalnızca ayetlerde kullanılan emir kipi değil, açıklanan gerekçe, verilen detay ve ayetin sonundaki “Ey mü’minler! Hepiniz Allah’a tevbe edin” uyarısı emrin bağlayıcı, örtünmenin farz olduğunu göstermektedir.

32.ayet:

“Aranızdaki bekarları, kölelerinizden ve cariyelerinizden evlenmeye durumu elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah onlara kendi lütfu ile imkanlar yaratacaktır. Allah lütfu geniş olan ve her şeyi bilendir.”

Tefsirciler ‘evlendirin’ emrinin muhatabı olarak velileri almışlardır. Ancak muhatap yalnızca veliler değil yakından uzağa bütün ilgililerdir, toplumdur. Devlet başkanından aşağı doğru sırayla herkes sorumludur. Devlet başkanının sorumluluğu evlenemeyenler için kolaylaştırıcı kurumlar oluşturmak gibi düşünülebilir. Ayetin devamında ‘Allah imkanlar yaratıncaya kadar’ ifadesi durup dururken bir şeylerin olması değil, mesela zenginin gönlüne bekar birini evlendirmek için bir duygu düşürmesi, merhamet vermesi ve zenginin harekete geçmesidir. Zengin bu anlamda sorumluluk yüklenmeli ve bunu Allah’ın bir emri olarak görmelidir. Bu temel bir meseledir. Allah zinayı haram kılmıştır fakat insanların da zinaya düşmemek için hem kendi hem de başkaları adına önlemler alması lazımdır.

Evlenme yaşının çeşitli sebeplerden dolayı yükselmesi, beraberinde harama düşmeyi kolaylaştıran bir durumu getirmiştir. Fıkha göre evlilik farz, mübah ve haram olarak kısımlara ayrılabilir. Kişi zinaya düşme tehlikesiyle karşı karşıyaysa önündeki her türlü engeli aşması ve üzerine vazife düşen herkesin, engelleri kaldırma konusunda ona yardımcı olması gerekir. Çünkü evlenmek bu kimse için farz haline gelmiştir.

33.ayet:

“Evlenme imkanı bulamayanlar ise Allah lütfu ile kendilerini varlıklı kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar. Ellerinizin altında bulunanlardan (köle ve cariye) mükatebe yapmak isteyenlerle eğer kendilerinde bir iyilik görüyorsanız hemen mükatebe yapın. Allah’ın size vermiş olduğu malından siz de onlara verin. Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye namuslu kalmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın. Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.”

Evlenme ve iffetle ilgili olan bu ayette evlenemeyenlere mali imkanlarına kavuşuncaya kadar namuslarını korumaları emredilmektedir. Devamında evlenmek isteyen köleler için hürriyetine kavuşturmaya teşvik eden ifadeler vardır. Ayetin indiği dönemde bazı köleler, önce hürriyetlerine kavuşmayı sonra evlenmeyi istemişlerdi. Bu isteklerine köle sahiplerinden bir kısmı razı olmamıştı. Bu ayette köle sahiplerine, hürriyetlerine kavuşmak isteyen kölelere engel olmamaları emredilmiştir. Hatta “hürriyetine kavuşturun ve arkasından, Allahın size verdiğinden onlara da verin” buyrulmaktadır.

İslam neden köleliği yasaklayan bir hüküm getirmedi diye bir soru akla gelebilir. Buna çağdaş tefsirciler diyor ki; ‘eğer İslam köleliği kaldırıp yasaklasaydı kölelik yine devam ederdi. Çünkü böyle bir hükme Müslümanların uyması yeterli değildir. Zira kölelik, savaşlar ve esaretin muhtemel bir neticesidir. Kur’an bilebildiğimiz kadarıyla Müslümanların mağduriyet yaşamamaları için yasaklamadı ama tedbirler aldı’. Ayette “ hürriyetine kavuşturun ve arkasından da onlara yardımda bulunun” tavsiyesi bunun bir göstergesidir. Kur’an’a ve Efendimizin sözlerine ve uygulamalarına bakarak, Allahın murad ettiği ve insanları yönlendirmek istediği nokta zaten köleliğin kaldırılması yönündedir diyebiliriz. Fakat bir takım şartlar koşulmuştur. Mesela ‘Kendilerinde hayır görürseniz’ şartı, hürriyet taleb eden kölenin maddi, manevi durumunun böyle bir değişime ve tasarrufa elverişli olmasıdır.

Ayetin devamından, namuslu kalmak isteyen cariyelerin fuhşa zorlandığı anlaşılıyor. Fuhuş, cahiliye Arapları arasında da meslek olarak icra ediliyordu. Cariye olmayan fahişeler yanında, sahipleri tarafından zorlanan cariyeler vardı. Bunlardan Müslüman olanların şikayetleri üzerine bu uygulamaya son verildi. Yasaktan önce baskı altında yaptıkları zinadan dolayı cariyeler değil onları zorlayanlar sorumludur.

Allah çok bağışlayıcı ve merhametlidir.

34.ayet:

“Andolsun ki biz size açık açık bildiren ayetler, sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler ve takvaya ulaşmış kimseler için öğütler indirdik.”

Açıklayıcı ayetler, geçmişten örnekler ve muttakiler olmak üzere üç hususa dikkat çekiliyor. Açıklayıcı ayetler bir kainat kitabımızda bir de Kur’an’dadır. Kainat kitabımız Allah’ın varlığına dalalet eden her şeyi bize sözsüz bir şekilde, hal diliyle beyan eder. Diğeri de Kur’an’dır ve sözle ifade edilen ayetler aracılığıyla bize her şeyi anlatır.

İkinci olarak işaret edilen husus sizden önce yaşayıp gitmiş olanlardan örnekler”  dir. Burada kıssalara işaret vardır. Bir rivayete göre Kur’an’ın yarısından fazlası kıssadır. Amaç ibret alınması ve tarihin aynı yanlışlarla tekerrür etmemesidir. Kur’an’ın, birer ibret misali ve insanı hayrette bırakan kıssalarına, beliğ temsillerine işaret edilmektedir. Böylece biz bir yandan ibret almaya çalışır diğer yandan da yaşananların birer hikmetinin var olduğunu görürüz. Eğer önceki ayetlerle bağlantılı düşünecek olursak özellikle ifk kıssasının alemde ilk meydana gelmiş bir olay olmadığı, mesela Hz. Yusuf ve Hz. Meryem kıssalarında geçtiği üzere bu büyük zatlarında buna benzer iftiralara maruz kaldıkları ve bu gibi belaların onlar hakkında bir şer değil şan ve şöhretlerini yükselten bir hayır olduğu muttakilere bir öğüt olması için hatırlatılarak zihinler ve gönüller aydınlatılmıştır.

Üçüncü husus da muttakilerdir. Ayette özellikle muttakiler ifadesi kullanılmıştır. Bu dikkat çekicidir. Mü’minler değil de neden muttakiler geçer. Çünkü nasihatlere muttakiler kulak verir ve onlar Allaha isyandan sakınırlar. Bir başka deyişle; öğüt herkes için olsa da faydalananlar muttakilerdir.

35.ayet:

“Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun misali; içinde kandil bulunan bir kandilliktir. Kandil bir cam içindedir, cam inciyi andıran bir yıldızdır. (Bu kandilin), doğuya da batıya da ait olmayan yağı neredeyse ateş dokunmasa bile ışık veren mubarek bir zeytin ağacından yakılır. Nur üstüne nur. Allah nuruna dilediğini kavuşturur. Allah insanlar için misaller veriyor, Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.”

Nur ayeti olarak da anılan bu ayeti anlatabilmek için tefsirlerde geniş açıklamalar yapılmış hatta Gazzali, Mişkatü-l Envar adlı müstakil bir kitap yazmıştır. Bu ayette teşbihi ve temsili bir anlatım vardır. Ayette Allah’ın nurundan kastedilenin ne olduğu konusunda farklı görüşler bulunmaktadır:

1.Allah’ın nuru; Allah’ın hidayetidir. Bundan da maksat kainattaki deliller ve Kur’an’daki apaçık ayetlerdir. Hidayetin güneşe değil de kandillikteki kandile benzetilmesinin sebebi de karanlık içinde aydınlığın daha göze çarpar oluşudur. Güneş doğunca her taraf ve her şey aydınlanır.  Böyle olunca karanlığı aydınlıktan ayıracak zıtlık kalmaz. Halbuki karanlık bir odaya lamba gelince ışığın ulaştığı sınıra kadar karanlığı yok eder ve sınırın ötesiyle berisi arasındaki fark açıkça algılanır. İnsanların zihinlerini örten şüpheler karanlıklara benzer. İlahi hidayet ise bunları aydınlatan, yok eden ışık gibidir.

2.Allah’ın nuru; şüpheleri gideren, insanları aydınlatan açıklamalardan oluşan Kur’an’dır.

3.Allah’ın nuru; Peygamberdir. bu ikisini hidayette bir saymak da mümkündür. Çünkü Kur’an ve Peygamber ilahi hidayetin araçlarıdır.

4.Allah’ın nuru; Mü’minin kafa ve kalbindeki Allah ve din bilgisidir.

5.Allah’ın nuru; his, hayal, akıl, fikir güçleri ve kutsal güçten oluşan beş idrak gücüdür. Varlıkların tamamı bu beş güçle idrak edildiği, açığa çıktığı için bunlara nur demek ve ayette geçen beş nesneye benzetmek uygundur. His gücü kandilliğe, hayal lamba camına (hayal gücü sayesinde cisimler şekil ve hacimden tecrit olunarak şeffaflaşır ve akla sunulur) benzer. İlahi bilgileri idrak etme kabiliyetinde olan akıl, karanlığı gideren lambaya benzer. Fikir gücü akla sunulan malzemeyi tahlil ve terkip ederek sonuçlar çıkarır, bilgi ve hüküm üretir. Bu özelliğiyle fikir gücü meyve ağacına benzer. Fikir gücünün meyvesi bilgidir, aydınlıktır. Zeytin ağacının meyvesinin özü de aydınlatmada kullanılan zeytinyağıdır. Kutsal güç, peygamberlere mahsus bilgilenme gücüdür. Bu güç fikir ve akıl gücünden farklı olarak aşağıdan (his, hayal, akıl) gelen bilgi unsurlarına ve öğrenmeye muhtaç değildir. Onun ışığının kaynağı, Allah’tır, vahiydir. O, maddi ışık kaynağı olmadan da aydınlatmaya devam eder.

Ayrıca bu ayetin yorumundan, ‘semavatı ve arzı vahiyle aydınlatır’ anlamı da çıkarılabilir. Vahiy neden ışığa, nura benzetilmiştir diye bir soru sorulabilir. Göz ışık olmadan fonksiyonunu icra edemez. Göz için ışık ne kadar lazımsa vahiy de akıl için o kadar lazımdır. Marifetullah’a İster gönülle ister akılla ulaşabilirsiniz. Hangi yol tercih edilirse edilsin insanın vahiyle tanışması hatta vahyi çok iyi özümsemesi, kavraması gerekir. Gönül de akıl da vahiy nuruyla aydınlanmalıdır.

Ayette “Allah nuruna dilediğini kavuşturur” buyrulmaktadır. Başka bir ayette de ‘bir insan Allah izin vermedikçe iman edemez’ buyrulur. Bu tür ayetlere bakarak iki ayrı yorum yapmak mümkündür:

1.Allah kimi dilerse,

2.Kim dilerse.

Esasında bir kudsi hadiste; ‘kulum bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım, o bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım, o bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim’ buyrulduğu üzere bir insanın hidayeti ya da dalaleti öncelikle kişinin kendisine bağlıdır. İnsanın iradesine kesb denir, Allah’ın harekete geçirmesine de halk denir. Yani insan irade eder Allah harekete geçirir. Kısacası hidayeti isteyip istememe kulun iradesine bağlıdır. İman ihtiyaridir, cebri değildir. Eğer cebri olsaydı hesaba çekilmenin bir anlamı olmazdı.

36.ayet:

“(Bu kandil) bir takım evlerdedir ki, Allah o evlerin yücelmesine ve içlerinde isminin anılmasına izin vermiştir. Orada sabah akşam O’nu tesbih ederler.”

Kur’an’ın girdiği ev, Kur’an’ın girdiği gönül yüceltilmiştir. Bir mekan, Allah’a ibadet için ne kadar kullanılırsa o kadar Allah’a aittir. O’nun nurunun tecellisine mazhardır, layıktır. Bir mekanda ibadet, zikir ve tefekkür varsa o mekan da nurdur.

Allahın esas evi mü’minin kalbidir. Biz lafzi anlamda baktığımız için anlamıyoruz. Kalbimiz, gönlümüz ve aklımız kirli dolayısıyla oraya ilahi nur doğmuyor. Temizlendikçe gönüller ve akıl aydınlanır, ilahi nur doğar ve Allah mü’minin kalbine nazar eder. Bunu fark eden kulun gönlü o zaman ilham almaya başlar. Böylece marifetullah denilen hakikate ulaşılır, eşyanın hakikatine ulaşılır ve olayların hikmet boyutu idrak edilir.

37 ve 38.ayet:

“Ticaretin de satımın da kendilerini Allah’ı anmaktan, namazı hakkıyla kılmaktan ve zekatı vermekten alıkoyamadığı, gözlerin ve gönüllerin dehşetle sarsılacağı bir günden korkan kişiler; anarlar ki Allah kendilerini, yaptıklarından daha güzeli ile ödüllendirsin, daha fazlasını da lütfundan versin. Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır.”  

Oradaki tesbihattan maksat, Allahtan uzaklaşmamaktır. Allah’ı gönlümüze ve aklımıza yerleştirmenin yolu, önce düşünce boyutunda sonra da amelde azmetmektir. Yani ne işle meşgul olursanız olun Allahın koyduğu kurallara titizlikle uymak ve bunu içselleştirmektir.

Öyle insanlar var ki; yaptıkları ticaret onları Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alıkoymaz. Bu hassasiyeti taşıyan ve kendini Allaha adayan insan şiddetli bir gün olan hesap gününden korkar, öleceği günü hep hatırında tutar. İşte Allah böyle kulları kendi yaptıklarından daha güzeliyle ödüllendirir.

Bugün Allahın istediği özelliğe sahip ne kadar insan var?

Ticaret ve dünya işleri daha çekici geldiği için insanlar Allah’ı unutuyor, ahlakın önemini dikkate almıyor. Ne ölümü ne de şiddetini hatırlıyor. Bu insanların, Kur’an’ın bahsettiği Allah adamıyla ne kadar alakası var sorgulamak lazım.

Allah kendilerini Ona adayan insanları yaptıklarının en güzeliyle mükafatlandırır. Hatta daha fazlasını verir. Allah dilediğini hesapsızca rızıklandırır.  

Hocamızın fakültedeki aşırı yoğunluğu sebebiyle dersimizi burada noktalamak durumunda kaldık.

Bize ayırdığı vakit ve harcadığı emek sebebiyle Allah hocamızdan razı olsun.

 

OKUMA PROGRAMI
İslami İlimler
Batı Bilimleri

 
NİÇİN 
OKUMA 
PROGRAMI
?

Yaşadığımız çağ kuvveti, maddiyatı ve hırsı merkez edinmiş sınıfın oluşturduğu, büyük bir yıkım çağıdır. Bütün zamanlarda mevcut olan bu sınıf günümüzde daha da baskın duruma geçerek kitleleri etkilemeyi başarmıştır, ve buna hala devam etmektedir.
Esasen insanımız, Allah tarafından verilmiş akıl gibi müthiş bir cevhere sahip olmakla birlikte, bu cevheri sahih ve makul bir şekilde kullanması engellenerek, hakikate giden yollar kapatılmış ve adeta kitleler baskın sınıfın dikte ettiği şeylere boyun eğer hale getirilmiştir.Yani önce türlü yöntemlerle düşünme ve hakikatle bağ kurma özelliğimizin ortadan kaldırılması sağlanmış, sonra istenen şey kolayca uygulanmıştır.

İslam tarihinin ilk dönemleri incelendiğinde Kur’an, Sünnet ve bunlar doğrultusunda akletmenin eksen alındığını görmekteyiz. Başarılı ve Allah rızası doğrultusunda geçen bu yılların peşinden gelen dönemlerde ise, müslümanlarda bu düşüncenin zayıflayıp yerini kolaycı bir taklide bırakması neticesinde düşüş göze çarpmaktadır. Biz Hazar Grubu katılımcıları, müslümanların artık hiçbir ideolojinin etkisi altında kalmadan Kur’an'ın rehberliğinde hareket etmeyi tekrar öğrenmeleri gerektiğine inandık. İlk emrin “oku” olmasından yola çıkarak belirlediğimiz bir takım amaçlar doğrultusunda harekete geçtik.

 
Kaybettiğimiz özellikleri tekrar kazanabilmenin yolunun okumak, düşünmek, doğru ve faydalı olanı uygulamak olduğunu tarihimizden ve onu oluşturanların tecrübelerinden faydalanarak gördük.
Bu programa başlamadan önce her birimiz şu veya bu şekilde mutlaka kitap okuyorduk. Fakat bunun için geliştirdiğimiz bir sistem yoktu. Ya konusu ilgimizi çektiği için yahut popüler bulduğumuz için –belli bir sıra takip etmeksizin- okuyor fakat hep bir eksiklik hissediyorduk. İşte bu yüzden bir sistem oluşturmanın gerekli olduğuna inandık ve bunu büyüklerimizin yardımıyla gerçekleştirdik.
Bu program 
–İslami İlimler -Batı Kültürü -Modern Dünya -İhtisas alanı olmak üzere dört ana bölümden oluşmaktadır 
Okuma Programına başlamaktaki amacımız; fikir hayatımızda sağlıklı ve kalıcı bir alt yapı oluşturmak, dünyada gelişen olayların arka planını görebilmek, insanlığın temel sorunlarını öğrenmek ve çözüm üretme çabası içinde olmaktır.