Hazar Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneği

.

.

 

Murat Sülün Hocayla Tefsir Dersleri

Prof. Dr. Murat Sülün'le, enteresan ve çok önemli bir boşluğu dolduracak olan Kur'an Mührü adlı çalışması hakkında yapılan bir sohbet.

1) Bank Asya’nın sponsorluğunda basılan bu kitabın hazırlanış amacı neydi?

Kur’an-ı Kerim, medeniyetimizin en güçlü sembolü ve etkili unsurudur. Kur’an öğretileri milletimizin adeta iliklerine işlemiştir. Günlük hayata geçirilen değerlerin, ahlâk normları vb.lerinin kaynağı, dolaylı da olsa Kur’an’dır. Kimliğimizin oluşmasında da Kur’an’ın önemli rolü vardır. Türklere tek bir düşünce sistemi ve tek bir edebî dil kazandıran, Kur’an-ı Kerim’dir.

Atalarımızın Kur’an’la ilişkilerinde elbette aksayan noktalar bulunmaktadır, ancak vücûda getirdikleri sanat eserlerini, âyet ve sûrelerle bezeme geleneğine “Bu âyetler taşa-metale işlensin, süs olsun diye mi indirildi!” şeklinde yaralayıcı genellemelerle yaklaşmak yerine, bu geleneğin arka-plânını anlamaya çalışmak gerekmektedir. Bu; sanat tarihçileri tarafından şimdiye kadar çoktan kotarılmış olması gereken bir işti. Ancak sanat eserlerini tavsif edilirken, âyetlere salt süsleme unsuru olarak yaklaşılması bu geleneğin felsefesinin ortaya konmasını engellemiş gözükmektedir. İşte, SANAT ESERİNE VURULAN KURAN MÜHRÜ’nün gayesi, bu geleneğin felsefesini ortaya koymaktır. Bu çalışma ile bu alandaki bir boşluk doldurulmaya çalışılmış ve ağırlıklı olarak tarihî yapılardan oluşan eserler incelenerek hangi âyetin nereye niçin yazılmış olabileceğine dair ciddî bir fikir edinilmiştir.

Kitap; - medeniyetimizin Kur’an-ı Kerim’le ne kadar irtibatlı olduğunu göstermekte; sanat eserlerini süsleyen âyetler aracılığıyla duygu ve düşüncelerin ne kadar ârifâne ve zarîfâne dile getirildiğini örnekleriyle göstermekte; Türk-İslâm sanatında öne çıkan âyetleri vermesi hasebiyle Kur’an-ı Kerim’in genel mesajını yansıtmaktadır.

2) Sizi, bu kitabı hazırlamaya iten etkenler nelerdir? Neden bu kitabı hazırlama gereksinimi duydunuz?

İstanbul vb. illerde tarihî mekânları gezme fırsatı bulanlar, başta camiler olmak üzere çeşme, türbe vb. binalarda eski yazılarla karşılaşmış olmalıdırlar. Bu yazılar ortalama bir bilgi ve meraka sahip olan herkesin dikkatini çeker ve şöyle sorar:

Bu yazılar buraya niçin yazılmış olabilir?

Hep aynı yazılar mı yazılmaktadır, yoksa yazılar mekâna göre farklılaşmakta mıdır? Vs.

İşte, küçüklüğünden beri İslâm kültürüyle haşırneşir ortalama bir Türk vatandaşı olarak ben de zaman zaman bu sorulara cevap aradım. İzmit “Yeni Cuma” Camii kuşağındaki enfes istifli “Cuma” suresi ile Gebze Çoban Mustafa Paşa Camii’nin “farklı” yazıları daha 11-13 yaşlarımda iken belli-belirsiz zihnime kazınmıştı. Sonraki yıllarda, İlâhiyat tahsili de buna eklenince, ilgim biraz daha artmış olabilir.

Ancak beni bu çalışmaya esas iten, şu oldu: Galiba 96 yılında bir cuma günü trenle İzmit’ten gelirken, Bostancı İstasyonu’ndaki Kuloğlu Camii’nde cuma namazı kıldım. Hutbe sırasında, caminin -şu an orta kısımda kalan- kapısının üzerindeki fe-eynemâ tuvellû fe-semme vechullah ayeti dikkatimi çekti… Ayet “Nereye yönelirseniz yönelin, Allah’ın zatı oradadır” demekteydi… Allahallah, bu ayet buraya niçin yazıldı acaba, derken, -branşımın da Kuran-ı Kerim yorumu olması hasebiyle- “Şu camilere yazılan ayet-i kerimelerin dökümünü çıkarıp bunlar üzerinde bir çalışma yapsam çok iyi olacak” dedim.

Ve İstanbul, Edirne, Bursa, Konya gibi eski merkezlerimizde, bu geleneğin felsefesi hakkında bana doyurucu bir fikir verecek ne kadar mabed, türbe, saray vs. varsa, bizzat gidip inceleyerek yüzlerce “farklı” ayet ve sure tespit ettim. -Bu arada, konuyu Marmara Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonu’na sunmuştum. Sağolsunlar, bir bilgisayar ve analog kamera sağlayarak bana yardımcı oldular. Gittiğim mekânlardaki yazıları kameraya kaydedip daha sonra deşifre ediyordum.-

3) Bu kitabın hazırlanması ne kadar sürdü? Hazırlama aşamasında hangi zorluklarla karşılaştınız?

Yaklaşık 10 yıl… -Bunun son iki yılı yayınevindeki baskıya hazırlık çalışmalarıdır.-

SANAT ESERİNE VURULAN KURAN MÜHRÜ gibi bir kitap aslında bir ekip çalışmasıyla kotarılabilecek bir eserdir. Çünkü yüzlerce mekân ve farklı stillerde yazılmış binlerce hat eseri söz konusu… Bu hat eserlerinin mealleri/anlamları da ayrı… Sanat eseri – Kuran-ı Kerim ilişkisini tespit amacıyla, sadece Konya, Edirne, Bursa, İstanbul kentlerinden birindeki sanat eserlerinin, hatta bunların içinde câmi ya da türbelerin, bunların içinde de hanedan türbeleri ya da selâtîn camilerinin, hatta Topkapı Sarayı, Edirne Selîmiye, Bursa Ulu Cami veya Sultanahmet’ten sadece birinin incelenmesi bile başlı başına bir iştir; bu gibi yapılar farklı açılardan tez konusu yapılabilir.

Topkapı Sarayı Müze müdiresi Filiz Hanım’la bu konuyu konuşurken, Bursa’dan gelen bir bayan hoca konuya ilgi duyarak kendilerinin de Bursa Yeşil Cami yazılarını çalıştıklarını, hatta ilk kubbenin tavanla duvar bağlantısındaki yazıları okuyamadıklarını söylemişti; ben de “Efendim, orada kûfî hatla ‘İzzü’d-dünyâ bi’l-mâl ve ‘izzü’l-âhirati bi’l-a’mâl (anlamı şu: Dünyadaki izzet mal sayesinde; ahiretteki izzet ise ameller sayesinde elde edilir) yazıyor, demiştim de şaşırmışlardı.

Bu da gösteriyor ki sadece Yeşil Cami’nin yazıları bile başlı başına bir çalışmadır ve SANAT ESERİNE VURULAN KURAN MÜHRÜ bunun gibi yüzlerce mekân taranarak ortaya konulmuştur. Yalnız, sanat eserlerine işlenen âyetler şüphesiz bu çalışmadakilerle sınırlı değildir. Farklı coğrafyalarda farklı âyetlerin tercih edildiği görülebilir; ancak, söz konusu âyetlerin kahir ekseriyeti burada sunulmuş; bu geleneğin felsefesi örnekleriyle yansıtılmış ve kültür ve sanat başkentimiz olan İstanbul ağırlıklı fotoğraflarla zenginleştirilmiştir.

Yüzlerce mekândaki çok sayıda metni tek başıma ve nispeten kısa bir sürede deşifre edebilmemi Kuran-ı Kerim’i iyi tanımama ve gerek Arapçaya gerekse “hatt”a aşina olmama borçlu olduğumu belirtmek isterim.

Karşılaştığım sıkıntılara gelince, çalışmayı bitirdikten sonra, gerek fotoğraf çekimi gerekse baskıya hazırlık aşamasında yaşanan tatlı telaşları saymazsak, hiçbir sıkıntı yaşamadığımı söyleyebilirim. Bazen aynı mekâna defalarca gitmem gerektiği halde, hiç yüksünmedim. Her biri birer sanat eseri olan ayet-i kerime hatlarını hem tespit ederken hem de –daha sonra- deşifre ederken amatör bir ruhla, zevkle çalıştım. Çünkü Türk-İslâm medeniyetinin şaheserleri olarak şu güzelim toprakları vatan diye bizlere tapulayan abidevî yapılarda, kutsal mekânlarda çalışıyordum. Bir zamanlar, cihana hükmetmiş insanlarla aynı mekânları paylaşıyor; kâh saraylarında, kâh türbelerinde, kâh mahfillerinde onlara misafir oluyor, bu yazıları yazdırırkenki psikolojilerini belirlemeye, adeta, zihinlerini okumaya çalışıyordum.

Dünyada eşi-benzeri olmayan bu mekânlarda çalışabilmek için elbette ilgili makamlardan izin almak gerekti; fakat bu konuda da sıkıntı yaşamadım. Konuyu arz ettiğim hemen herkes gerekli alâkayı gösterdi.

4) Kitabı hazırlamadan önce ne hissediyordunuz kitap bitince ne hissetmeye başladınız? Çünkü kitap çok geniş ve kapsamlı, araştırmaya dayalı bir kitap, belge.

Konuya, mabetlere yazılmış ayetleri tespit edecek bir “makale” çalışması olarak başlamıştım. Yani, bu alanda derli toplu bir makale yazılabilir, diye düşünüyordum. Fakat işin içine girdikçe, mabetler dışında kalan kütüphane, çeşme, medrese, darüşşifa, imaret vb. tarihî mekânlarda da bu geleneğin yaşatıldığını gördüm.

Yine, baştan, Türklerin Kur’an kültürü çerçevesinde günlük hayatımızda çeşitli vesilelerle karşılaştığımız ayetleri konu alırken, zamanla Topkapı Sarayı, Harbiye’deki Askerî Müze ve Türk-İslam Eserleri Müzesi gibi merkezlerde inceleme fırsatı bulduğum yeni malzemeler ufkumu biraz daha açtı. Böylece, önceleri sadece taş, mermer, çini yüzeylere nakşedilen ayetlerle ilgilenirken, zamanla kılıç, zırh, sancak, zırh altlığı (tılsımlı gömlekler) gibi savaş araç-gereçleri, porselen kap-kacak, Kâbe örtüleri, Kâbe anahtarları, hat levhaları… da işin içine girdi.

Son olarak; bizzat gidip inceleyemesem de Buhara, Semerkant, Kahire gibi merkezlerde bulunan abidevî mekânlara ait fotoğraflarla bilhassa medrese ve türbelere dair örnekleri artırarak yeni bulgular elde ettim.

Haliyle, mabetlerle başlayan çalışma, başka sanat eserlerini de kapsamına almış oldu. Bu sebeple de adını SANAT ESERİNE VURULAN KURAN MÜHRÜ koydum.

Şunu da belirtmek isterim ki araştırma âyetlerle sınırlı olmakla birlikte, gezi ve incelemeler esnasında tespit ettiğim hadis, dua vb. dinî ibareleri de sahih kaynakları birlikte sunmaya çalıştım.

Çalışmayı kurgularken, ne âyetleri ne de sanat eserlerini eksen aldım. Dolayısıyla, okuyucu sözgelimi “Sultanahmet” başlığı altında Sultanahmet’in bütün âyetlerini bir arada göremeyeceği gibi, Âyete’l-kürsînin bezendiği yapı ve objeleri de “Âyete’l-kürsî” gibi bir başlık altında bulamayacaktır. Bunun yerine, eklektik bir yaklaşımla: mekânın, yapının ya da objenin fonksiyonu ile âyetlerin anlam ve mesajları ekseninde bir metin inşâ ettim. Yani, yüzlerce âyet ve sûreye ya da sanat eserine teker teker başlık açmak yerine, belli özellikleri itibarı ile birbirini andıran, aynı kategoriye sokabileceğim âyet ve sûreleri ya da sanat eserlerini bir arada verdim. Metnin akışını bozabileceği endişesiyle, ayetlerin nakşedildiğini gördüğüm bütün sanat eserlerini metin içinde vermedim. Ancak, EK’te sunduğum tabloya bakıldığında, hangi âyet ve sûrenin hangi sanat eserinde, hangi sıklıkta iktibas edildiği görülebilecektir.

Sonuçta şunu gördüm ki; Türk-İslâm medeniyetinin dinî–dünyevî hemen bütün ürünlerinde rastlanabilen âyetler sayesinde inanç ve düşünceler taşa, mermere, ahşaba, çiniye, deriye, kumaşa, metale, alçıya, cama… kazındığı gibi kitlelere belli mesajlar iletilmekte, yapılar bereket ve kutsiyet kazanmakta, süslenip güzelleştirilmekte ve –başta gayrımüslimlerden alınanlar olmak üzere- İslâmlaştırılmaktadır.

5) Bu kitap aynı zamanda tarihi bir belge niteliği taşımakta. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Evet, bu vb. yerlerde hangi âyetin, nereye, niçin yazılmış olabileceğine dair mülâhazalardan oluşan bu kitap hem tarihî bir belge hem de bir kültür hazinesi niteliği taşıyor.

Düşünsenize, Devlet-i Aliyye’nin cihana hükmettiği Topkapı Sarayı’ndan, Süleymaniye, Sultanahmet, Yeni Cami, Fatih, Laleli, Eyüp Sultan, Yıldız gibi şaheser mabetlerden beş yüz civarında hattın fotoğrafı ihtiva ediyor ve yüzlerce sanat eserine işlenmiş, hakkedilmiş hatların dökümünü veriyor. Yani, âyetleri yorumlamakla kalmayıp tarihe kayıt da düşüyor. Yapılardaki bezeme unsurlarının zamanla belirsizleşip silinebildiği, restore edilirken başka nakış ve yazılarla değiştirilebildiği, hatta genişletme çalışmaları sırasında yapıya ait kapı vb. elemanların yıkılabildiği düşünülürse, dünya üzerindeki mabetlerin en görkemlileri arasında yer alan bu binalara işlenmiş yazıları tespit etmenin önemi ortaya çıkar.

Sanat eserlerinin farklı âyetlerle bezenmesinin felsefesini ortaya koyan bu çalışmanın neşredilmesiyle “tarihî yapılardaki yazıların ortalama vatandaşa hiçbir mesajının bulunmadığı” iddiası geçersiz hâle gelecektir. Ama elbette cami görevlileri ve millî kültürüne bağlı rehberler başta olmak üzere, vatandaşın kitaba göstereceği ilgiyle…

6) Farklı eserlerde farkı ayetler yer alıyor. Bu ayetlerle cemaate, ziyaretçiye bir mesaj mı verilmek istenmiş?

Ziyaretçi ya da okuyuculara mesaj verme şüphesiz bu geleneğin en temel amaçlarından biridir. Nitekim insanları yetiştirmek ve yönlendirmek sanatın başlıca işlevleri arasındadır. Ancak yine de bu geleneği mesaj verme kaygısıyla sınırlandıramayız.

Bu iş için seçilen âyetlerin temel özelliği, -kuşak yazılarını bir tarafa bırakırsak- kısa, özlü ve net olmaları, Yüce Allah’ı vecîz ve sahih bir şekilde tasvîr etmenin ötesinde, Kur’an’ın özeti oluşları ve İslâm’ın temel inançlarını özlü biçimde yansıtmalarıdır.

Âyet ve sûrelerin temaları, her şeyden önce, yazıldıkları mekânla bir şekilde irtibatlıdır. Zaten belâğat dediğimiz olgu “muktezâ-yı hâle göre, yani durumun gerektirdiği şekilde, konuşmak” değil midir? İşte sanat eserlerinde ya da yapıların çeşitli yerlerinde o eserle ya da o yerle bir açıdan irtibatlı âyet ve sûreler seçilmek suretiyle belâğate riayet edilmiş olmaktadır. Âyet tercihinde etkili olan bir başka faktör de yazı yazılacak mahallin darlığı-genişliğidir. Kur’an’ın kalbi olmasına rağmen, YâSîn’e, -altı sayfalık uzunca bir sûre olması dolayısıyla- fazla rastlanmaması bununla ilgilidir. Başta selâtîn camileri olmak üzere, bazı âyetler üzerinde ittifak hâsıl olması, bazı harf ve kelimelerin daha güzel istif edilebilmesi, bânînin belli bir âyet ve sûreyi özellikle istemesi, âyetlerin istiflerinin, şablonlarının hazır olması da âyet tercihinde önemli etkenlerdir. Öte yandan, herhangi bir âyetle yapının veya yapıdaki herhangi bir birimin fonksiyonu ve yapının bânisi veya orada medfûn kişi arasında hoş bağlantıların kurulduğu iktibas sanatında, âyetlerin asıl mânalarında alınma şartı yoktur.

Bu gelenekte, âyetlere farklı çağrışımlar yaptırılabileceği gibi, yeni anlamlar da yüklenebilmektedir. Sözgelimi insanlara şifa dağıtan hastahane ve dârüşşifâlara yazılan âyetlerden biri olan fî-hi şifâun li’n-nâs (Nahl 16/69) ifadesinin asıl konusu, “arının ürettiği balda insanoğlu için şifa bulunduğu” olmakla birlikte, o binada da şifa dağıtıldığına telmîhan yazılabilmektedir. Böylece, lâfız anlamdan soyutlanmış olmakla birlikte, sonuçta yazılan yine bir Kuran metni olmaktadır.

7) Bu gelenek devam ediyor mu?

Efendim, sanatla yaşam iç içedir. Her sanat eseri öyle ya da böyle yaşamın belli yönlerini yansıtır. Sanatçı kendi toplumsal katmanının sorunlarını dile getirmeye çalışacağı gibi, kendisine ısmarlanan -sözgelimi mimarî bir- eserde, mensup olduğu inanç ve kültürü, hatta gününün hâkim ideolojisini de yansıtır.

Türk imparatorluklarının ihtişam devirlerinde resmî, sivil ve dinî hemen bütün yapıları âyetlerle bezeme geleneği, zamanla sadece sivil ve dinî mimarîyle sınırlanmış; dinî ibareler yerlerini başka vecîzelere bırakmıştır. Çünkü malum;

“Mârifet iltifâta tâbîdir / Müşterîsiz metâ zâyîdir.”

Sanatın nispeten pahalı bir uğraş oluşunu da eklersek, normal bir vatandaşın, evinde orijinal bir hat levhası bulundur-a-mayacağı ortaya çıkar.

İslam’ın bayraktarlığını yapan bir milletin fertlerinin bu kültürden uzaklaşmış olduğunu da unutmamak gerekir. İzmit’te Plajyolu’nda oturduğum sırada bir komşumuz “Hocam, bu levha duvarda asılı, ama burada ne yazıyor acaba?” diye elinde ters tuttuğu “Ömer” yazılı bir levha göstermişti. Yani, bu öyle karmaşık bir yazı da değil, bildiğimiz Ömer levhası… Bu, bilgisizlikten olabileceği gibi, İslâm’a ait simgelerin bilinçli olarak dikkatlerden kaçırılmasıyla da ilişkilidir. Eski Türk filmlerinde, varlıklı kesimin evlerini gösteren sahnelerde, arka fonlarda güzel hat levhaları görülürken, şu an en çok izlenen TV kanallarının millî kültürümüzden uzak sitkom veya dizilerinde bu tür levhalar ya hiç gösterilmez ya da gösteriliyorsa, o evdekiler ya “kötü” karakterlerdir ya da kültür düzeyi düşük insanlardır.

Dolayısıyla, ülkemizin dinî işlerine bakan kurum tarafından yaptırılan İstanbul’un medâr-ı iftihârı bir kütüphanenin herhangi bir yerine, dinî bir ibare yazdırılamadığı bir ortamda, Boğaziçi Köprüsü’ne “mâşâallah” kitabesi koymayı akıl edenleri ve bunun maddî külfetine katlananları kutlamak gerekir.

Şüphesiz, bu gelenek farklı formlarda da sürdürülebilir: Yani, bilhassa mabetlere ve “özel” kurumlara ait binaların uygun yerlerinde, başta âyetler olmak üzere dinî içerikli ibarelerin insanlara kendi anladıkları dille ve okuyup yazdıkları harflerle iletilmesi şeklinde… Ancak bu durumda da Kur’an iktibâsının tezyînat ve ‘mesajı sadece Türklere değil bütün Müslümanlara iletme’ fonksiyonları kaybolacaktır; çünkü Kur’an iktibâsı tamamen ‘eğitim–öğretim amaçlı’ ve ‘mesaj iletme kaygısına bağlı’ değildir; aynı zamanda dekoratif bir özelliğe de sahiptir. “Latin harfleriyle süsleme yapılamaz!” diye bir kural bulunmamakla birlikte, Kur’an harflerinin orijinalitesinin ve istif özelliklerinin Latin harfleriyle korunamayacağı aşikârdır. -Kaldı ki ülkemize gelen GayrıTürk Müslümanlar Latin harfleriyle yazılanlardan hiçbir şey anlamayacağı gibi, muhtemelen, yapının cami olduğu bile anlaşılmayacaktır. Öte yandan, İmparatorluk topraklarında sadece Türklerin yaşamadığı düşünülürse, sanat eserlerine âyetlerin orijinali/Arapçası yazılarak farklı ırkların ortak Kur’an paydasında buluşturulmasının daha akıllıca olduğu aşikârdır.- Ne var ki bugün ‘İlahî mesajı kendi insanımıza iletebilme kaygısı’, ‘diğer milletlere iletme fonksiyonunun kaybolacağı endişesi’nden daha büyük önem arz ediyor. Bu durumda, en sağlıklı yol “uygun yerlere sanatkârane istif edilmiş âyetlerin altına ya da yanına, arı-duru bir Türkçesinin, yine sanatkârane, ustaca, kaliteli ve okunaklı bir yazı karakteriyle yazılması” ya da Adana Sabancı Merkez Camii’nde olduğu gibi “caminin girişinde ya da bir başka müsâit yerinde, bütün yazıların yerlerinin bir şema ile gösterilerek meallerinin verilmesi” imiş gibi görünüyor. İnsanların görebilecekleri uygun yerlere konulacak dijital tahtalar aracılığıyla âyetlerin arı-duru meallerinin yansıtılması da güzel ve çağdaş bir uygulama olur, kanaatindeyim. Bu Türkçe metinler camilerin tamamen dinî içerikli yerler olmadığı, asıl fonksiyonlarının dünyevî olduğu gerçeğinin hatırlanmasına da sağlayabilir.

Şunu da hatırlatayım ki; “Ne tür mekânlara hangi ayetler yazılabilir?” diye merak edebilecekler için kitapta “Gelenek devam etseydi” başlıklı küçük bir kısma yer verdim…

Bu eserin yazarıyla -şu ana kadar- herhangi bir görüşme yapmamış olmalarına rağmen, kitabın basım masraflarını üstlenen Bank Asya’nın değerli yöneticilerine teşekkür ederek sözlerimi bitiriyorum.

 

MÜ’MİNLERİN ÖZELLİKLERİ

31.08.2008

Furkan Suresi 63 den sonuna kadar Mü’minler’in özellikleri yoğunluklu olarak anlatılır.

Surede iyi özellikleri belirtilen kullar Allah’ın rahmetini ve sevgisini kazanmıştır. O sebeple Mü’minler, mutlak merhamet sahibi olan Rahman ismine izafe edilerek anılmışlar ve Allah tarafından Rahman’ın has kulları olarak nitelendirilmişlerdir.

Sadece bu surede değil Mü’minun Suresinin ilk 11 ayetinde de felaha eren kulların özellikleri bu paralelde sayılır.

Furkan Suresinde anlatıldığı üzere;  ‘Rahman’ın has kulları o kimselerdir ki, yeryüzünde mütevazi bir şekilde yürürler ve cahiller kendilerine laf atarlarsa onlara “selam” derler ve karşılık olarak iyilik dilemiş olurlar.’ Yani  esasında putperestler zaten kendi zihniyetlerini ortaya koyan küçümseyici ve alaya alıcı ifadeler kullanırlar. Buna karşılık Mü’minler yani Rahman’ın has kulları kendi prensiplerinin icabı, “selam” diyerek barışçı bir yaklaşım sergilemiş olurlar.

‘Onlar ki; geceleri Rablerinin huzurunda dururlar ve secde ederler.’ Bu ayetlerin indiği dönemde daha namaz şekil olarak bugünkü haliyle belirlenmemiş bir ibadet halindeydi. O sebeple böyle ifade edilmiştir.

‘Onlar ki; Ey Rabbimiz! Cehennem azabını bizden uzak tut. Çünkü onun azabı devamlı bir azaptır. Doğrusu o cehennem ne kötü bir karargah ve ne kötü bir makamdır! derler’. Cehennem azabının uzak olması için dua ederler. Cehennem, uçsuz bucaksız bir azap vadisidir. Buradaki azap sarmaşık gibi sargındır. İsra suresinde; ‘ayetlerimizi inkar edenleri öyle bir ateşe sokacağız ki derileri yandıkça sürekli değiştireceğiz.’ Hacc suresinde ise; ‘…inkarcılar için ateşten giysiler biçilmiştir. Başlarının üzerinden aşağı kaynar su boca edilecektir. Bununla karınları içindekiler ve derileri eritilir. Oradan her uzaklaşmak istediklerinde oraya geri döndürülecekler ve onlara; ‘tadın bakalım bu yakıcı azabı!’ denilecek.’ İşte Mü’minler bu yakıcı ve dayanılması güç azaptan, Allah’ın uzak tutması için dua ederler.

‘Rahman’ın o has kulları harcadıklarında ne israf ederler ne de cimrilik yaparlar. Harcamaları bu ikisi arasında makul bir dengeye göre olur.’ İsra suresinde de; ‘elini boynuna bağlama, cimrilik etme, ellerini hepten de açma. Sonra kınanacaksın, kendi kendine hayıflanacak duruma düşersin!’ buyrulmaktadır.

‘Allah’la birlikte başka tanrılara yalvarıp tapmaz/tapınmazlar.’ Bazen insan en beğendiğini ilahlaştırır. Bu kişi olur, ideoloji olur, eşya olur…İşte Mü’minler böyle bir durumdan kendini korur.

‘Haksız yere Allah’ın dokunulmaz kıldığı insan hayatına kıymazlar.’ Çünkü bilirler ki; kim bir cana hayat verirse bütün insanlığa hayat vermiş gibi olur.

‘Zina yapmazlar.’ İffet ve namusun dokunulmaz olduğunu bilirler.

Surenin devamında yine Rahman’ın has kulları; ‘asılsız şeylere şahitlik etmezler, boş ve manasız davranışlarla karşılaştıklarında vakarlı bir şekilde onlardan yüz çevirip geçerler’ buyrulmaktadır.

Onlar ki Rabbinin ayetleri hatırlatıldığı zaman, onlara karşı kör ve sağır davranmazlar (itaat için can kulağıyla dinlerler). Mü’minler Allah’ın ayetleri karşısında bilinçsizce davranmazlar. Kur’an insanların dünya ve ahiret hayatları için bir hidayet rehberidir. Bunun farkında olarak, Kur’an ayetlerini dikkate alırlar.

‘Onlar ki; ey Rabbimiz! Bize eşlerimizden ve nesillerimizden gözlerimizin nuru olacak iyi insanlar lütfet ve bizi fenalıktan sakınanlara rehber yap derler.’

Sure, bu sayılan özelliklere sahip olan Mü’minler’e cennetin en yüksek mevkilerini vaat ediyor. Orada ebedi olarak kalacaklardır müjdesini veriyor.

 

İMAN, AHLAK VE AMEL BAKIMINDAN KUR’AN MESAJININ ÖZETİ MAHİYETİNDE OLAN AYETLER

İsra Suresi 22-39. Ayetler

07.02.2008

Önce insanın imani noktadaki zaafı olan şirkin ne kötü bir durum olduğunu anlatarak başlayan ayetler, ahlaki ve ameli yaptırımları hatırlatarak devam ediyor. Şöyle ki;

Allah Kur’an’da şirkin bize maliyetinin çok ağır olduğunu ifade ediyor. Buyuruyor ki; “Allah ile birlikte başka bir ilah daha tanıma”. Ayetin devamında kınanmış ve terk edilmiş olarak yüzüstü bırakılacağımıza dair bir tehdit var. Rabbimiz, çeşitli surelerde, şirk sebebiyle yüzüstü bırakılacağımızı hatırlatır. Mesela Araf Suresinde, Allah’dan istemekle karşılık alacağımız, başka taptıklarımız ve önemsediklerimiz varsa onlar sebebiyle yüzüstü bırakılacağımız haber verilir.

‘Rabbin, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretti.’ Yukarıda imani noktada uyarı varken burada ise kulluk anlamında bir uyarıyla karşı karşıyayız.

‘Anne-babaya ihsanı (iyiliği ve güzel davranmayı) emretti.’ Allah Lokman Suresi’nde; “biz insana anne ve babasına iyi davranmasını emretmişizdir. Çünkü anası onu nice sıkıntılara katlanarak taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. İşte bunun için önce Bana, sonra da ana-babana şükret diye tavsiyede bulunmuşuzdur” buyurur. Ayrıca aynı vurgu Ahkaf Suresinde ve Ankebut Suresinde de yapılmaktadır.

Anne ve babaya davranışta iyiliğin tavanı yoktur. Sonuna kadar iyilik tavsiye edilir. Fakat itaat sınırlıdır. Dine ait konularda ve haksızlık içeren konularda yaratılana itaat olmadığı için dolayısıyla bu noktada anne ve babaya da itaat yoktur.

‘Eğer onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlığa erişirlerse, onlara ‘öf’ bile deme! Onları azarlama ve onlara çok nazik söz söyle!’ Ayette geçen ‘öf bile deme’ ifadesi edebi açıdan çok değerli bir vurgudur. Rabbimiz adeta ‘onlara şefkat kanatlarını indir, alçak gönüllülükle yaklaş’ diye buyurur. Allah’ın rahmeti adeta asılıdır, biz alırız. Yolu da hem merhamet göstermek hem de Allah’dan rahmetini istemektir. Bizim merhamet noktasında azami derecede titiz olmamız gerektiği gibi dua ederek Allah’dan da rahmetini onlardan esirgememesini istemeliyiz. Mesela bir sonraki ayette buyrulduğu gibi; ‘Rabbim küçüklükten beri yetiştirirken bana merhamet ettikleri gibi Sen de onlara merhamet et’ diye dua etmeliyiz.

Anne-babanın beklentilerini karşılayamamak onlarda gönül kırıklığına sebebiyet verir. Bize düşen burada hakkı gözeterek muamele etmektir.

Hz. Peygamber; “insanı helaka götüren 7 büyük günahtan kaçının” buyurmaktadır. Burada anne babaya karşı itaatsizlik; şirk ve yalancı şahitlik gibi büyük günahlarla beraber anılmıştır.   

‘Rabbiniz (onlara karşı) içinizde olanı en iyi bilendir. Eğer siz iyi kimseler olursanız şüphesiz O, çok tövbe edenleri bağışlayıcıdır.’

‘Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere saçıp savurma! Saçıp savuranlar şeytanın kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine nankörlük etmiştir.’ İhtiyaç sahiplerinin ihtiyacını gidermek dinin emirlerindendir. Burada akrabalara öncelik verilir. Ayette sayılanlar arasında yoksulların da yer alması, ayetin manevi destek yanında maddi yardımı da kapsadığını gösterir.

‘Eğer (fakirlere verecek bir şeyin bulunmadığı için) Rabbinden umduğun bir rahmeti beklediğin sırada onlardan yüz çevirmek durumunda kalırsan hiç değilse gönül alıcı bir söz söyle!’ Burada yardıma gücü yetmeyenlerin, ihtiyaç sahiplerinin hoşlanacağı şekilde ilgilenmek gibi vazifelerle yükümlü olduğu ifade edilir. Rabbimizin rahmetinden bir şey umarak gönül almamız gerektiği telkin edilir. Duha suresi de bu konuda bize yol göstericidir. Allah, Hz. Peygamber’e hitaben; Rabbin senin her ihtiyacına çare olduğu gibi sen de el açıp isteyeni sakın boş çevirme buyurur.

‘Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma! Sonra kınanmış, pişman olmuş bir halde oturup kalırsın.’ Elimizdekilerin sahibi olan Allah, onları nasıl bir ölçü dairesinde kullanmamız gerektiğini hatırlatırken aslında cimrilik ve eli açıklığın ortası olan cömertliği tavsiye eder.

‘Rabbin rızkı dilediğine bol verir, dilediğinden de kısar. Çünkü O kullarından haberdar olan ve hakkıyla görendir.’Neden kimine az kimine çok verir demenin bir anlamı yoktur. Dileme Allah’a mahsustur. Kullarının kapasitesini bilir ve kaderini ona göre tayin eder. Zuhruf Suresinde, dünya nimetlerinin paylaşımı hakkında herhangi bir fikir yürütmenin anlamsızlığı vurgulanır adeta. Allah buyurur ki: “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.” Aslında bir yandan da Allah’ın herkesi bir ihtiyaç ağıyla birbirine bağladığını görüyoruz. Bu da herkesin dünyadaki nasibinin farklı dağıtılmasının hikmetlerinden birini gösterir. Bununla alakalı olarak zikredebileceğimiz bir başka ayet de Şura Suresindedir: “Şayet Allah kullarına rızkı yaysaydı, yeryüzünde azarlardı. Dilediği kadar ve belli bir ölçüde indiriyor. Çünkü senin Rabbin, kullarını iyi tanır!” İmtihan noktalarından biri olarak inandığımız rızık meselesinde Allah bizi hem vererek hem de kısarak deniyor.

‘Fakirlik korkusuyla evlatlarınızın canına kıymayın! Biz onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek büyük bir günahtır.’ Arapların o dönemde geçim korkusuyla çocuklarını öldürdüklerini biliyoruz. Bugün de insanlarda bu konuda yozlaşma ve kokuşma yaşanıyor. Doğrudan veya dolaylı şekillerde cana kıyma bugün de yaşanmaktadır. Ayetler böyle bir endişenin yersizliğine ve bu yersiz endişenin ne gibi sonuçlara sebebiyet verdiğine dikkatlerimizi çekiyor.

‘Zinaya yaklaşmayın! Çünkü o bir hayasızlıktır ve çok kötü bir yoldur.’ Burada dikkat edilirse sadece zina değil oraya yaklaştıran her durumunda önü kesilmiş oluyor. Çünkü zina yapmayı değil ona yaklaşmayı yasaklıyor Allah. Eğer sadece zina yapmanın yasak olduğu bildirilseydi yaklaşmış olduktan sonra geri dönülmeye çalışılması eziyet olacaktı. Biz burada da Allah’ın rahmetini ve sınırları bu rahmeti neticesinde böylece çizdiğini görüyoruz.

‘Haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayın! Kim haksızlığa uğramış olarak öldürülürse biz onun velisini (kısas uygulamada) yetkili kıldık. O da öldürme işinde aşırı gitmesin. Çünkü zaten kendisine yardım edilmiştir.’ Bu konuda da kesin talimatı görmek ve ona göre tavır almak durumundayız.

‘Rüşdüne erene kadar yetimin malına güzel bir niyetle olmadıkça yaklaşmayın! Ahde vefa gösterin. Çünkü verilen söz sorumluluk doğurur.’ Yetimlerin hakkını koruma konusunda Efendimizin de talimatları vardır. Bu konuda titizlik göstermemek bizi vebal altında bırakır. Ahde vefa konusu da Mü’min olmanın gereğidir. Kendinden emin olunan anlamı içeren Mü’min, bize yakışan bir sıfat olmalıdır. Ayrıca verilen her söz sebebiyle hesap gününde mutlaka sorguya tabi tutulacağımız da unutmamamız gereken bir başka noktadır.

‘Ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın! Bu daha hayırlıdır, sonu da daha güzeldir.’ Titizlik göstermek, insanlar arasında ve Allah katında sevilen olmamıza vesile olur. Ayrıca sonumuzun güzel olmasını da sağlar.

‘Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül bunların hepsi ondan sorumludur.’ Hem hakkında kesin bilgimiz olmayan şeylerin peşine hem de bizi ilgilendirmeyen konular üzerine düşmemeliyiz.

‘Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Çünkü sen ne yeryüzünü yarabilir ne de dağlarla boy ölçüşebilirsin.’ Kibrin çok kötü ve Müslüman’a yakışmayan bir huy olduğunu Hz. Peygamber’den öğreniyoruz. Eğer gerçekten değerli olmak istiyorsak ağır başlı ve alçak gönüllü olmak gerekir.

Surenin bu bölümü, buraya kadar sayılan ahlaki ve ameli yaptırımlardan sonra itikadi anlamda en önemli hatırlatmayı yaparak bitiyor: ‘İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdir. Allah’dan başka tanrı tanıma; sonra kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.’

 

 

LOKMAN SURESİ’NDE LOKMAN (a.s.)IN OĞLUNA ÖĞÜTLERİ

Lokman (a.s.)ın öğütlerini genel olarak; imani, ameli ve ahlaki öğütler olarak tasnif edebiliriz. 

Bu surede kalbi inceltecek şekilde hayrı anlatma metodu izlenmiştir. Bunun yanında inceden inceye korkutma da içerir. Kur’an tebşir ve inzarı yani müjdeleme ve korkutma metodunu dengeli bir şekilde verir. Lokman Suresinde de bu metodu açık bir şekilde görmek mümkündür.

‘Andolsun ki vaktiyle Lokman’a hikmeti vermiş ve şöyle demiştik: Allah’a şükret, O’na şükreden kendi iyiliği için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilmelidir ki Allah’ın ihtiyacı yoktur. O her türlü övgüye layıktır.’ Bu ayeti, biz Lokman’a bu hikmetli ifadeyi verdik şeklinde yorumlanabileceği gibi şükretsin diye hikmeti verdik şeklinde de yorumlanabilir.

Surenin devamındaki öğütler de aynı zamanda birer hikmettir.

‘Allah’a şirk koşma. Çünkü o büyük bir zulümdür.’ Zulmün anlamı; bir şeyi olması gereken yerin dışına almak demektir. Lokman Suresinde verilen mesajlarda tevhid inancının yine başta olduğu görülmektedir. Lokman (a.s.) kendi şirkten uzak durduğu gibi oğluna da uzak durmasını öğütlemiştir.

‘Biz insana ana babasıyla ilgili öğütler verdik. Annesi güçten kuvvetten düşerek onu karnında taşımıştır; çocuğun sütten kesilmesi iki yıl içinde olur. Bunun için (ey insan) hem anana hem de babana minnet duymalısın, sonunda dönüş yalnız Banadır.’ Bu ayette ebeveynin fedakarlığına vurgu yapılmakta ve karşılığında onlara hassasiyet gösterilmesi gerektiği anlatılmaktadır. Hz. Peygamber; kime iyilik yapayım sorusuna üç defa annene cevabı vermiş, dördüncüsünde ise babana buyurmuştur. Haklar sıralamasında Allah’dan sonra anne ve sonra baba gelir.

‘Eğer ana baban, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için zorlarlarsa bu durumda onlara uyma ama yine de onlara dünyada iyi davran…’ Ayetlerden anlaşılıyor ki; Allah’a isyan olmadığı sürece anne babaya itaat gerekir. Mümtehine Suresi bu konuda bize iyi bir yol göstericidir.  Hz. İbrahim’in babasını tevhid inancına daveti ve aldığı cevap karşısında durduğu nokta ve gösterdiği tavır önemlidir. Hz. İbrahim tevhid noktasında hiç taviz vermemiş ama babası için dua etmiştir. Bir başka ilke de Allah’a itaat noktasında Müslüman kardeşini dost, gayr-i Müslimleri de düşman bilip uzak durmaktır.

‘Lokman, “sevgili oğlum yaptığın iş hardal tanesi kadar bile olsa, bir kayanın içinde saklansa ve göklerde yahut yerin dibinde bile bulunsa yine de Allah onu açığa çıkarır. Kuşkusuz Allah her şeyi bütün gizlilikleriyle bilir, O her şeyden haberdardır” diyor.’ Bir Müslüman olarak her an her şeyi bilen Allah’ın hesap konusunda da titiz olacağını bilmemiz gerekiyor. Lokman (a.s.) ın burada en çok üzerinde durduğu nokta hesap endişesidir.

‘Yavrucuğum namazını özenle kıl, iyi olanı emret, kötü olana karşı koy, başına gelene sabret. İşte bunlar, kararlılık gerektiren işlerdir.’ Namazın üzerinde durmak Allah’la ilişkimizi dosdoğru tutmak içindir. Dindarlığımızın sağlam olması büyük ölçüde namaza bağlıdır. Nasihatin devamında iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmek gibi önemli bir ilkemizin olması gerektiğini de anlıyoruz. Bunlardan dolayı başına geleceklere sabret. Doğrusu bunlar azmetmeye ve sabretmeye değer şeylerdir.

‘İnsanlara karşı avurdunu şişirme (kibirlenme), ortalıkta çalım satarak yürüme; unutma ki Allah gurura kapılıp kendini beğenen hiç kimseyi sevmez.’

‘Yürüyüşünde mutedil ol, sesini kıs. Çünkü seslerin en çirkini eşek sesidir.’  Kaçınılması gereken olumsuz davranışlardan örnekler verilmektedir. Bunlardan sakınmak Allah’ın rızasını ve sevgisini kazanmak demektir.

 Dikkat edilirse; Allah her ayetin sonunda gerekçeyi de bildiriyor.

Lokman (a.s.) ın oğluna verdiği nasihatler, surenin başında da işaret ettiğimiz gibi Allah’ın Lokman ‘a verdiği hikmetin meyveleridir.

 

KUR’AN’DA TEMEL İLKELER

20.03.2008

Kur’an’ın ayetleri bir bütün olarak incelendiğinde mesajı beş katlı bir piramite benzetebiliriz. Piramidin en altından itibaren; ahlak ve onun üzerindeki itikat, en geniş alanı kapsayan ve temel olan ilkelerdir. Yukarı doğru ibadet, muamelat ve ukubat olarak sıralayabiliriz. Böyle olduğunda en üste ve sivri olan kısmına ukubat tekabül eder. İlk gözüken de piramidin üst kısmı yani ukubat dediğimiz ceza hukukunu alakadar eden prensiplerdir. Gerçekten de en çok akılda kalan ya da konuşulan; el kesme, kadının mirastan alacağı pay, iki kadının şahitliği gibi ukubatın konularından olan hususlardır. Piramidin en üst kısmına aysberg de diyebiliriz. Piramit benzetmesi ve bu katmanlar, önem sırasını kavramamıza yardım eder.

Kur’an, insana hitab etmesi sebebiyle her türlü konuyu işlemiştir ve bunları genellikle ilke düzeyinde ele almıştır. Bu konular ya da bir başka deyişle katmanlar, birbirlerinden kesin sınırlarla ayrılmış değildir. Mesela bu tasnifte kıssalara ayrıca yer verilmemiştir. Fakat bir kıssada iman, ahlak, hukuk gibi konuların hepsi iç içe olabilir. Böyle olması da ayrıca anlamlıdır. Bize ahlaki, imani ya da hukuki bir mesaj ulaştırılacağı zaman bunun kıssa yoluyla olması daha etkileyici ve akılda kalıcı olur. Geçişli olmasının hikmetlerinin hepsini kavramamız mümkün değildir fakat önemini anlamamız yeterlidir.

Kur’an vahyedilirken piramit örneğinde olduğu gibi ahlak ve inançla ilgili ayetler öncelikle inmiştir. Bu ayetler Mekke dönemine tekabül eder. Mekke dönemindeki ayetlerde o sebeple hüküm göremeyiz. O dönemin ayetlerinde ‘yap’ ya da ‘yapma’ gibi emirlerle başlamaktan ziyade önce gönüllülük oluşturulmuştur.

Gönüllü olma durumunu da iyi işlediğinden olacak ki muhacirlerden hiç muhalif ve Efendimize karşı gelen çıkmamıştır. Çünkü onlar şahsiyet terbiyesine yönelik ayetlerle ve Efendimiz gibi bir örnekle yetişmiştir. Böyle bir azmin neticesi mesela bir tek Mus’ab b. Umeyr hicretten önce tek başına Medine’de Müslüman olmak isteyenleri eğitmiştir. Yine muhacirlerde bütün baskılara rağmen dik duruş ve bozulmama daha baskındır. Medine’deki Müslümanlar şahsiyet terbiyesinin içlerine sinmesi anlamında Mekkelilere oranla daha zayıftır. -O halleriyle bile bizimle kıyas edilemeyeceği muhakkaktır-.   Allah Enfal Suresinde yani Mekke’de iken bir kişinin on kişiye bedel olduğunu bildirirken Medine döneminde daha zayıf olduğunu anlatmak için olacak ki orada da bir kişinin iki kişiye bedel olduğunu bildirir.

Ahlaki ve imani anlamda gönüllülüğü oluşturduktan ve olgunlaştırdıktan sonra sahabe hukukla muhatap olmuştur. Kur’an hukuki anlamda evrensel ilkeler getirmiş ve uygulama esnasında yer ve dönem şartlarına göre detaylar şekillenmiştir.

 Evrensel Hukuk İlkelerini genel itibariyle şöyle sıralayabiliriz:

1. Maide Suresinin ilk ayetinde; ‘Ey iman edenler! Allah’a iman akdinizin gereğini ve insanlarla yaptığınız sözleşmeleri yerine getirin’ buyrulur. Bu ayet gereğince anlaşmalara bağlı kalmak temel bir prensiptir.

2. Müddessir Suresinin 38. Ayetinde; ‘Rabbinin katında herkes, kendi kazanacaklarına karşılık rehin tutulmaktadır’ ayetinin işaret ettiği prensip, Hukukta sorumluluğun şahsiliği prensibidir. Buna göre ‘herkes kendi kazanacaklarına karşılık rehindir’ yani hiçbir kimse başkasının yükünü çekmez.

3. Zaruret Prensibi, Bakara Suresinin 173.ayetinde; ‘-azıtmaksızın ve çizmeyi aşmaksızın- zorda kalanlar için günah söz konusu değildir’ ifadesiyle ortaya çıkar.

4. Şura Suresi 38. ayetteki; ‘Yönetirken birbirlerine danışırlar’ ibaresi Şura Prensibine işaret eder.

5. Allah Nisa Suresi 59. ayette; ‘herhangi bir konuda çelişecek olursanız, konuyu Allah’a ve elçisine arzedin’ buyurur.

6. Emanetin ehline verilmesi prensibi, ‘Kuşkusuz, Allah size, emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmederken adil olarak hükmetmenizi emreder’ ayet-i kerimesi gereğince ortaya çıkar. (Nisa Suresi 58)

7. Mallarınızı bir takım haksız vesilelerle yemeyin. Buradaki haksız vesileler rüşvet, ihale, faiz v.s. ye tekabül eder. (Nisa Suresi 29)

8. Bir diğer önemli prensip, şahitliği gizlememe prensibidir. En yakınınız bile olsa gördüğünüzü olduğu gibi söylemelisiniz. Zira Ayet-i kerimede; ‘Allah için dosdoğru ve adil birer şahit olun…’ buyrulmaktadır. (Maide Suresi 8) 

9. Maide Suresi 2. Ayette; ‘Günahta ve saldırıda yardımlaşmayın, hayırda ve Allah bilincinde yardımlaşın’ buyrulur. Hayrı; iman ilkelerine inanmak, verici olmak, namaz kılmak, zekat vermek, ahitlerine sadık kalmak, kıtlıkta ve savaşta sabretmek olarak tefsir edebiliriz.

10. Cezalandırmada aşırı gitmemenin ölçüsünü Şura suresi 40. Ayetten anlıyoruz: ‘Kötülüğe verilecek karşılık, dengi bir kötülüktür.’

11. Kimseye gücünün üstünde yük yüklememe prensibi Bakara Suresi 286. Ayetten çıkarılmıştır: ‘Allah hiç kimseyi gücünün yetmediği bir şeyle mükellef kılmaz.’

12. Yine Bakara Suresi 256. Ayet bize dinde zorlama olmadığını anlatır.

Kur’an’ın nazil olduğu ortamda, tam bir hukuksuzluğun hüküm sürdüğü dikkate alınırsa Kur’an’ın hukuk alanındaki amacının; bu keşmekeşe son vererek bir hukuk sistemi oluşturmak/yerleştirmek; vatandaşlara her şeyin bir hesaba-kitaba bağlandığı kanaatini kazandırmak, her şeyi kayıt altına almak olduğu söylenebilir. Nitekim Ehl-i Kitap mükemmel olmasa da belli bir hukuk düzenine sahip oldukları için, Kur’an bunlara ‘ellerindeki yasaları müntesiplerine hakkıyla uygulama’ları gerektiğini hatırlatmakla yetinmiştir. (Maide Suresi 43-50)

 

HUCURAT SURESİ (10-15)

06.08.2008

Medine’de inmiştir. Müslümanlar devletleştikten sonra onlara tabi olmak isteyenler çoğalmıştır. Bu insanların imani noktada eksikleri olduğu için iman ve İslam farkı işlenmiştir.

Surenin birinci bölümünde; Hz. Peygamber (s.a.v.)’le ilişkilerin nasıl olması gerektiği açıklanıyor. Bunlara Hz. Peygamber’in önüne geçmemek, yanında ağız dalaşına girmemek gibi örnekler verilebilir.

İkinci bölümde; Hz. Peygamber’e edepsizlik mahiyeti taşıyan durumlara karşılık ihtar yapılıyor.

Üçüncü bölüm ise; İman ve fıskla alakalı ayetler içeriyor. Fısk, küfre gidişin ameli boyutunu ifade eder. Bir anlamda dinin emir ve yasaklarını çiğneme olayıdır. Ashabdan birinin fasıklık içeren davranışı üzerine inen ayetlerdir.

Dördüncü bölümde; iki Mü’min grubun çatışması üzerinden Mü’minler, İman-amel ilişkisi bağlamında uyarılırlar.

Beşinci bölüm ise; bizim üzerinde duracağımız ahlaki ayetleri içerir.

‘Mü’minler ancak kardeştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin, Allah’a itaatsizlikten sakının ki, rahmetine mazhar olasınız.’ Büyük çapta olmasa bile her türlü anlaşmazlık ve çatışmada Mü’minler, adaletle uygulamada bulunmakla yükümlüdürler. Ayrıca haklının yanında bulunmak gibi bir mecburiyetleri de vardır. Ayet, kardeşlik ilkesine vurguyu bu sebeple yapmıştır.

Eski kabile anlayışı ve asabiyet İslam’la birlikte kaldırılmıştır. Bu ayet aynı zamanda bize eskiye dayanan bu tür anlayışların geçersizliğini hatırlatıyor. Bunun yerine İman kardeşliğini getiriyor. İman kardeşliğinin iki unsuru, eman ve güvendir. Hem devlet başkanı hem de peygamber olan Efendimize tabi olmak isteyip müracaat edenler; “ben size eman veriyorum yani güveniyorum ve iman ediyorum” derler. Bu aynı zamanda kardeşliğe giriyorum anlamı da taşır.

‘Erkekler birbirleriyle alay etmesinler, onlar kendilerinden daha iyi olabilirler; kadınlar da diğer kadınlarla alay etmesinler, alay edilen kadınlar edenlerden daha hayırlı olabilir. Birbirinizi karalamayın, birbirinize kötü ad takmayın. İman ettikten sonra fasıklıkla anılmak ne kötüdür! Günahlarına tövbe etmeyenler yok mu, işte zalimler onlardır.’ İnsanlar bir başkası hakkında araştırma yapmadan hüküm vermemeli, kimsenin hakkına girmemelidir. Ayrıca Allah katında kimin nasıl değerlendirileceğini bilemeyiz. Özellikle kadınların da burada zikredilmesi dikkate şayandır. Hz. Aişe bile Safiye validemizi küçümseyici bir tavır takındığına göre çokça görülen bazı hataların kadınlar tarafından da yapılması ayrıca vurguya ihtiyaç hissettirmiştir.

Ayette geçen birbirinizi karalamayın şeklindeki ifade; aynı zamanda kişinin kendisini karalaması anlamına da gelir. Eğer Müslümanlar kardeş ise yekvücut düşünmek ve yaptığımız karalamanın bir anlamda kendimize dönük olduğunu idrak etmemiz gerekir.

Bir başka yönü de lakap takmak yani kişilerin duymak istemedikleri ünvanlarla anılmalarının yanlışlığıdır. Kur’an, bu konuyu Hümeze suresinde; ‘arkadan çekiştiren, ayıp, kusur arayan, servet toplamış ve onu sayıp durmuş olan herkesin vay haline’ şeklinde buyurarak işin ne kadar önemli olduğunu anlatır. Çünkü ‘vay haline’ ifadesi meydan okuma ve beddua içerir.

‘Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Gizlilikleri araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bundan tiksindiniz! Allah’a itaatsizlikten sakının. Allah tövbeleri çokça kabul etmektedir, rahmeti sonsuzdur.’ ba

Bu ayette; zan yani tahminden yola çıkarak hükme varma, başkalarının gizlilerini araştırma ve insanları arkalarından çekiştirme olmak üzere ele alınan üç huy vardır. Bunların hepsinin kesinlikle kaçınılması gereken yanlış davranış biçimleri olduğu anlaşılmaktadır. İsra Suresi 36. Ayette de; hakkında bilgimizin olmadığı şeylerin peşinden gitmememiz gerektiği hatırlatılır. Üzerimize düşmeyen şeyleri araştırmamalı ve gıybet etmemeliyiz. Men edilen, insanlar hakkında kötü konuşmak değildir sadece insanları kötü etkileyecek her şey bu kapsama girer. Hatta iyi yönde etkilemek de eğer çok emin değilsek kaçınmamız gereken bir davranış olmalıdır.

Ayetin sonunda tövbeye dikkat çekilmektedir. Şayet bir günah işlemişsek tövbe edip temizlenmek de bizim elimizdedir. Fakat tövbe ettiğimizde kabul olması için gerekli şartlara da özen göstermeliyiz. Tövbede bir daha o günahı işlememe kararı olması gerektiği gibi bu ayetler bağlamında düşündüğümüzde; insanlarla ilişkilerimizde vuku bulan hak-hukuk meselesini de halletmeliyiz.

‘Ey insanlar! Sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.’

Ayette dikkatleri çeken noktalardan biri; Allah katında insan değerinin ölçütünün ancak takva ile olduğudur. Din insana en önemli gördüğü değer olan ahlakı kazandırmayı gaye edinmiştir. Ahlak ise; Allah’ın murad ettiği gibi hem toplumda hem bireylerde hem de Allaha karşı yaşanır olması ve böylece takvanın gerçekleşmesi demektir.

‘Bedeviler, iman ettik dediler. Şunu söyle: ‘henüz iman gönüllerinize yerleşmediğine göre, sadece boyun eğdiniz. Bununla beraber Allah’a ve resulüne itaat ederseniz O yaptığınız hiç bir şeyi boşa çıkarmaz; Allah çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.’

‘Mü’minler ancak, Allah’a ve resulüne iman eden, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda canlarıyla ve mallarıyla cihad eden kimselerdir. İçleri, dışları bir olanlar işte bunlardır.’

İslam güçlendikçe ve yayıldıkça İslam’a girenler de çoğalmaya başladı. Bunun üzerine gerçekten iman edenlerle henüz sadece teslim olanları ayırmak için bu ayetler geldi. İslam’ı sözlük anlamında teslim olmak ve boyun eğmek anlamı çerçevesinde düşündüğümüzde; bedevilerin teslimiyetlerinin neden böyle değerlendirilmesi gerektiğini daha iyi anlayabiliriz.

Sonraki ayette ise gerçek Mü’minler’in vasıfları anlatılmaktadır. İki ayeti birbirleriyle irtibatlı olarak düşündüğümüzde; ‘inandık’ diyenlerin henüz gerçek Mü’min olma özelliğini taşımadıkları anlaşılmış oluyor.

Onlara tanınan zaman zarfında hem eğitilmiş oldular hem de iman kalplerine yerleşti.

 


AYLIK PROGRAM ARŞİVİ


DİN

TASAVVUF

FELSEFE

TARİH

İKTİSAT

SİYASET

KADIN VE AİLE

PSİKOLOJİ

DİĞER KONULAR

 

 

 

 

 

Burada yer alan metinler, konuklarımızın programda yaptıkları konuşmalarının bir özetidir.