|
MESNEVİ OKUMALARI
Hazırlayan ve sunan
NUR H. ARTIRAN
Efendim bu gün Hakk
yolunda yürümenin üç temel şartı üzerinde
duracağız.
Mânevi büyüklerimiz bu
çok önemli hasletleri şöyle sıralamışlardır:
KILLETÜ TAAM, KILLETÜ MENAM VE KILLETÜ
KELAM...
Yâni az yemek, az uyumak ve az konuşmak..
İnsan olmanın, insanca
yaşamanın temel kuralı olan bu üç kaideyi,
Kur’an âyetleri, Hadis-i şerifler ve Mesnevi
beyitleriyle hep birlikte anlamaya çalışacağız
inşallah.
Dinlerde,
tarikatlarda, mezhep ve meşreplerde, çeşitli
farklılıkların olması gayet tabiidir. Fakat
hepsinin birleştiği ortak bir nokta vardır ki
oda: “Az yemek, az uyumak, az konuşmak”tır.
Bütün Peygamberler bu üç sihirli kelime üzerinde
hassasiyetle durarak ümmetlerini uyarmışlardır.
Peygamber Efendimiz;
‘Az yiyerek maddi mânevi hastalıklarınızı
tedavi ediniz. Az yiyiniz sıhhat bulunuz’
derken, Hz. İsa, ümmetine; ‘Karnınız aç
olsun ki; kalbinizde Rabbinizi göresiniz’
diye buyurmuştur.
Hz. Davud; o güzel
sesini açlıkta bulduğunu söylemiştir. Çünkü içi
boşalmayan bir kişiden hoş sesler çıkmaz.
Hz. Musâ;
Kelimullah olmayı açlıkta bulmuştur.
Çünkü karnı toprakla dolu olanın Hakk ile
yakınlığı olamaz.
Mânevi büyüklerimiz
şöyle der: ‘Kalbi üç şey karartarak hikmet
yolunu kapatır. Oda çok yeme, çok uyuma, çok
konuşmadır. Üç gün aç kaldı diye dertlenen
kişiden ârif bir insan olmaz. O cahil ve
haddini bilmez adamın tekidir. Cenâb-ı Allah bir
kuluna yardım ve ikramda bulunursa ona az
yemeyi, az konuşmayı, az uyumayı nasip eder.’
Gerçektende bu üç
kelime insan olmanın, tasavvuf yolunda yürümenin
değişmez kuralıdır. İnsan; rûh, nefs
ve akıldan müteşekkil topraktan
yaratılmış bir varlıktır. Akıl yoluyla nefsimiz
ve rûhumuzu dengede tutmak zorundayız.
Beden topraktan
yaratıldığı için meyli hep toprağa doğrudur.
Fakat rûh olmayınca beden hiçbir işe yaramaz.
Topraktan geldin haydi toprağa der bir çukur
kazar içerisine atarlar. Bedeni sevimli ve
kutsal kılan rûhtur.
Hz. Mevlânâ
‘beden bu dünya’ya aittir rûh ise öteki âlemden
gelmiş bu âlemde gariptir gariplere sahip çıkmak
Kur’an emridir o nedenle rûhuna sahip çık’
diye buyurmuştur.
Rûhumuza sahip
çıkmanın birinci şartı az yemektir. Az
yemek, az uyumaya, az uyumak az konuşmaya, az
konuşma da dinlemeye vesile olur. Malûm
rûhumuzu beslemenin diğer bir şartı da
dinlemektir. Bunlar bir birine bağlıdır. Nefs
karşısında güçlü bir rûh’a sahip olmak için az
yemek değişmez kuraldır.
Hz.
Mevlânâ: Mes.clt.1.265. “Sen bedenini
yağlı ballı yemeklerle besledikçe, asıl varlığın
olan, seni diri tutan rûhunu asla güçlü
bulamazsın” derken başka bir Mesnevi
beytinde ise: “Sen; Cenâb-ı Hakk’tan
ilâhi aşk iste, rûhunu besleyecek gıda iste.
Ekmek isteme. Ekmek bu bedenimizin gıdasıdır.
Hayvani rûhumuzu, nefsimizi besler. İlahi aşk
ise CAN rızkıdır RÛHUMUZU besler. Allah’tan ten
rızkı istemektense Rûhumuzu besleyecek Can rızkı
istemek elbette çok daha hayırlıdır”
buyurmuştur.
Hz. Mevlânâ; Mesnevi,
Divân-ı Kebir ve Rubailerinde az yemekle alâkalı
birçok beyit dile getirmiştir. Bunları sizlere
arz etmeden evvel öncelikle konumuzla alâkalı
Peygamber Efendimizin yedi hâdis-i şerifini arz
etmek istiyorum.
1.
Bir hâdis-i kûdside
Peygamber Efendimiz Cenâb-ı Hakk’ın dilinden
şöyle buyurmuştur: “Ey ademoğlu! Ben
şeref ve yüksekliği itâat etmeye verdim.
İnsanlar ise onu
sultanların kapısında arıyorlar, nasıl
bulacaklar?
İlmi açlık içinde
takdir ettim, halbuki insanlar onu çok yemekte
arıyorlar ilmi nasıl bulacaklar?
Gönül parlaklığını
gece uykusuzluğuna verdim. İnsanlar onu derin
uykularda arıyorlar. Gaflet ile uyurken gönül
parlaklığını nasıl bulacaklar?
Ey âdemoğlu! İlim ve
âmeli tok karınla, gönül parlaklığını derin
uykuyla, hikmet ve inceliği çok konuşmayla,
ülfet ve dostluğu insanlarla iç içe bulunmakla,
nihayet benim sevgimi dünya sevgisiyle dolmuş
olarak nasıl isteyebilirisin? Bütün bu güzel
hasletleri nasıl bulabilirsin.
Öyle ise: ilim ve
âmeli açlıkta, gönül parlaklığını gece
uykusuzluğunda, hikmet ve inceliği sükûtta,
dostluğu, bana kavuşmayı ise uzlette
bulabilirsin.”
2. “İnsanoğlu kendi
karnından daha kötü bir kap doldurmamıştır. Oysa
insanın bedenini güçlendirip olgunlaştırması
için sadece üç beş lokma yemesi yeterlidir.”
3. “Eğer kim yemek
şehvetine tutulur karnını doldurmak istese hiç
değilse üçte birini yemekle, üçte birini
içecekle, üçte birini de boş bıraksın.”
4. “Şeytan insanın
damarlarında kan gibi dolaşır. O yolları açlık
ve susuzlukla tıkamak sadece Allah dostlarına
mahsustur.”
5. “Allah bir kulunu
severse onu bol ve ucuz yemek bulunan yerlerde
bile aç ve susuz bırakır.”
6. “Karnı aç, gönlü
kânaatkâr, kalbi zikirde olanın, Allah dostu
olduğu çok açık bir şekilde ortadadır.”
7. “Nefsinizi aç
bırakın ki kalbinize irfan nuru doğsun.”
Dikkat edilirse,
Hazreti İsa’da bu son hâdis-i şerifle aynı şeyi
söyleyerek ‘az yiyiniz ki kalbinizde
Rabbinizi göresiniz’ diye buyurmuştu.
Fakat bu aç kalmayı
veya az yemeyi de doğru düzgün anlamamız lâzım.
Az yemeyle veya aç kalmayla ilim, irfan, aşk,
muhabbet sahibi olunsaydı diyetisyenlere gidip
rejim yapanların hepsi evliyâ olurdu.
Maksat aç kalmak veya
DİYET yapmak değil! RİYÂZET
yapmaktır.
Her hangi bir
diyetisyenin reçetesiyle, Peygamber Efendimizin
bu mübarek sözlerini birbirinden ayrı tutmak
gerekir.
Diyet yapan kişi de
riyâzet yapan kişi de günde bir kase çorba içer.
Görünüşte ikisi de aynıdır. Fakat biri dışını,
diğeri içini güzelleştirmek için günde bir kâse
çorba içer. Ameller niyetlere göredir. O nedenle
o bir kâse çorba birinin dışını güzelleştirirken
ötekinin hem dışını hem içini güzelleştirir.
Sabah kalkar suyun
altına girersiniz adı duş olur. Niyet ettim
gusül abdestine dersiniz aynı duş abdest olur.
Sabahtan akşama kadar
bir şey yemezsiniz adı aç kalma olur. Niyet
ettim oruç tutmaya dersiniz oruç olur, ibâdet
olur.
Eğilip kalkarsınız
spor olur, niyet ettim namaza dersiniz, Mirâc
olur.
Cenâb-ı Allah
yaptığımız işleri dış yüzüne göre değil O işteki
niyete göre değerlendirir.
Hz. Mevlânâ
Allah rızası için yapmadığın bir iş sadece bir
hiçten ibârettir diyor.
Aç kalmayı, şükür,
fikir ve zikirle birleştirdiğimizde mânevi
olarak amacımıza ulaşırız. Sadece kuru kuru aç
susuz kalmakla ilim, irfan, aşk, muhabbet sahibi
olunmaz.
Zikir:
Malûm Hakk’ı anmak,
mesela en azından lokmayı ağzımıza götürürken
Bismillahirrahmanirrahim demektir.
Fikir:
Yemeğimizi yerken birkaç saniye de olsa tefekkür
etmektir.
Bakınız ne diyor Hz.
Mevlâna: Mes. Clt.2. 3078. “Yarattığı
şeylerde Allah’ın sıfatlarını görmeden, tefekkür
etmeden, ekmek yiyecek olsam lokmalar boğazımda
kalır yutamam o bir lokma ekmeği.
Onun yarattığı
güzellikleri seyretmeden, onun gülünü gül
bahçesini görmeden yediğimiz lokmalar nasıl olur
da içimize siner?
Öküz ve eşek gibi
onlardan başka kim Allah’a kavuşma ümidi olmadan
bir an bile olsa bu ekmeği yer bu suyu içer.
Onlar hayvan
gibidirler hatta hayvandan da aşağıdırlar. Pis
murdar kokmuş kişilerdir. Düşünceleri
körleşmiştir. Akılları bunamıştır. Ömürleri
tükenmiştir. İnsan olarak hiçbir şeyleri
kalmamıştır.”
Görüldüğü üzere Hz.
Mevlânâ zikir, fikir ve şükürsüz
ancak hayvanlar lokma yer diye buyuruyor.
Eskiler yemekte konuşmayı ayıp sayarlardı. Çoğu
insan yemekte konuşmazdı ama bunu niye
yaptıklarını da bilmezdi. Maksat; gelişi güzel
boş laf konuşmak yerine, yemeği tefekkür içinde
yemektir.
Zaten tefekkür ile
yemek yiyen insan istese de gereğinden fazla
yiyip içemez. Zamanımızda tüm toplantılar bir
yemek eşliğine yapılıyor. Yoğun bir muhabbet
içerisinde ne yediğinizin ne kadar yediğinizin
farkına bile varmıyorsunuz.
Yemekteki Şükür’e gelince;
buda kişinin ilmine, irfanına, aşk-u
muhabbetine göre değişir. Kimisi bulup yediği
için; Kimisi da aç kaldığı için şükreder.
Derler ki; Şakiki
Belhi Hazretleri bir gün İbrahim Ethem
Hazretlerine “şükür hakkında ne dersiniz”
diye sorunca,
İbrahim Ethem
Hazretleri de “Bulduğumuz zaman Allah’a
şükrederiz. Bulamadığımız zaman da sabrederiz”
der.
Şakiki Belhi
Hazretleri ise “sizin bu yaptığınızı
Horasanın köpekleri de yapıyor. Onlarda
buldukları zaman yiyip, bulmadıkları zaman
sabredip bekliyorlar” der.
Bu cevaba şaşıran
İbrahim Ethem Hazretleri “peki siz ne
yaparsınız” diye sorunca, Hazret
“bulunca elde olanı dağıtırız, bulmayınca da
şükrederiz” der.
Bu da iki ayrı şükür
anlayışı.
Diyet için aç kalmayla
Riyazet için az kalma arasındaki farka en güzel
örnek yine Bayezid-i Bestami Hazretleridir.
Mes. Clt.3.1694
Bayezid-i Bestami hz. Namaz kılmak hususunda
kendisinde bir isteksizlik hissedince boğaz
derdinden, fazla yemek içmekten kaçındı.
O çok akıllı, çok ârif
veli, namaza karşı duyduğu isteksizliğin
sebebini düşündü tefekkür etti bunun sebebini
çok su içmekte buldu.
Madem ki çok su içmek
beni namazdan alıkoyuyor, bende namaz karşı bir
isteksizlik yaratıyor o halde ben de bir sene su
içmeyeyim diye ahdetti ve öyle de yaptı. Onun bu
iyi niyetine karşılık Allah da ona sabır ve
tahammül ihsan etti.
Onun bu önemsiz olan
gayreti çabası sadece Allah için, maneviyatı
içindi. O yüzden de mânevi sultan oldu, ariflere
kutup kesildi.
Görüldüğü üzere son
beyitte “Onun bu önemsiz olan gayreti sadece
Allah için, maneviyatı içindi o yüzden de mânevi
sultan oldu, ariflere kutup kesildi”
deniyor. Yaptığımız işin içimizde bir mânevi
boyutu varsa ve bu konuda da gerçekten samimi
isek, ondan mânevi olarak faydalanırız. Yoksa
niyetimiz ne ise karşılığı da ona göre gelir.
Tekrar Mesnevi beyitleriyle devam ediyoruz:
Mes.clt.4.3608- clt.
3.2260.clt.2.2592.Clt.1.2871
cilt.1 .305 clt.3.43 nolu beyitler.
Mes.clt.4.3608
“Sen bu dünya’ya sadece mezardaki kurtlara yem
olacak bedenini beslemek için gelmedin.”
Mes.clt. 3.2260
“Gerçek insan olmak için mal, mevki, yemek,
içmek gibi şeylerin üzerine çok düşme ki,
onların kölesi olmayasın!”
Mes.clt.2.2592
“Bedenini beslemek, onun ihtiyaçlarını gidermek
için bir sanat öğrendin bir işin gücün var. Peki
Rûhunu beslemek için ne yaptın?
Onu beslemek için de
din sanatını öğren!”
Mes.Clt.1.2871
“Senin haberin yok düşünce kanadın çamura
bulaşmış ağırlaşmış. Çünkü sen çamur yiyorsun,
çamur sana ekmek olmuş.
Çünkü senin yediğin
ekmek ile etin aslı mayası topraktır çamurdur.
Bunları az ye de çamur gibi yeryüzüne yapışıp
kalma, Peygamberin gibi mirâc et!”
Yemenin ve içmenin ölçüsü nedir?
Araf sûresi 31 âyette
Cenâb-ı Allah rahmetiyle kullarına yemek
yemenin adabını öğreterek; “Yiyiniz içiniz
ama israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri
sevmez” diye buyurmuştur. Bu âyeti tasavvuf
büyüklerimizden Necmedin-i Kübra Hz. şöyle
açıklamıştır: “Bu
yolun yolcusu günde bir defa yemek yer. Normal
kimseler ise: Onların sabah akşam rızıkları
vardır (Meryem 62) ayetine uygun olarak günde
iki defa yer. Günde üç defa yemek ise israf
sınırları içerisine girer.” (Tasavvufi
hayat sayfa 51 )
Niçin israftır günde üç öğün yemek?
Buna
da Hz. Mevlânâ’nın beyitleriyle cevap verelim.
Divân-ı Kebir clt 2: 640 “Aşırı derecede
yemeyi içmeyi bırak, uyuyup rahat etmeyi azalt,
ey ilâhi inciyi gübre içine düşürmüş zavallı!
Şu canı cansız bırakma! Bedenindeki canı
bilmezlikten gelip hayvanlar gibi cansız yaşama!
ALLAH’ın verdiği şu nûr gibi ekmeği bedeninde
gübre haline sokma!”
Divân-ı Kebir clt.1.320.
“Tatlı yemekler, yağlı yemekler, hoşa
giderler, sofralarda hoş görünürler. Fakat onlar
fazla değil bir gece senin içinde kalınca iğrenç
pislik şekline dönerler.”
Efendim elbette
bedenimizin günde yüz gram ekmeğe ihtiyacı varsa
biz kalkar beş yüz gram ekmek yersek bu israf
olur. İsraf ille de götürüp çöpe atmak değil ki!
Vücudumuzun ihtiyacının dışında yediğimiz
yemekler tuvalet yoluyla bir şekilde israf
olmuyor mu?
Mes.clt.5.2475
“Varlığının yarısı misk yarısı da iğrenç
pisliktir. Aklını başına al da beden içerisinde
pisliğini artırma!”
Az yemenin maddi ve manevi faydaları nelerdir?
Peygamber Efendimiz:
“Karnı iyice acıkmadan, tok olarak yemek
içmek hem haramdır
Hem de insanda çeşitli hastalıklar yapar.
Yemekte aç gözlülük yapan, çok yiyen katı
kalpli, hikmetten nasipsiz, Cenâb-ı Hakk’ı da
unutan kişi olur”
derken; Hz.
Mevlânâ’da; Mes. cilt.1 305 Clt.1.2910.
clt.4.3011. clt.5.2829
Rubailer clt.4.1142.
beyitlerde şöyle buyurmuştur:
Mesnevi cilt.1.305 “Dünyevi duyguların
sağlığı ten binasının yiyecek ve içeceklerle
onarılmasına bağlıdır. Halbuki manevi
duygularımızın sağlık ve sıhhati; az yemeye, az
içmeye, az uyumaya dayanmaktadır.”
Mes.clt.4.3011
“Hastalık da, sağlıklı ve güçlü olmak da
yediğimiz gıdalardan meydana gelir.”
Mes.
Clt.1.2910 “Perhiz etmek ilaçların
başıdır. Kaşınmak uyuzluğu artırır. Perhiz
gerçekten ilaçların başıdır. Perhiz et de
canındaki, bedenindeki gücü, kuvveti, sağlık ve
sıhhati seyret.”
Rubailer clt.4.1142. “Az yersen akıllı
uyanık bir kişi olursun. Çok yersen aptallaşır
hantallaşır işten güçten olursun. Senin midene
düşkün oluşun oburluğundandır. Az yersen midene
düşkünlüğün azalır.”
Divân-ı Kebir clt.3.
1124 “Gözüne perde çekilen lokmadan çok
yeme, yoksa gidecek yere gidemezsin, evini
kaybedersin.
Sen yaşamayı yediğin
lokmalara bağlı sanırsın. Fakat çok yediğin
lokma, can gözüne kıl, baş gözüne perde
kesilir.”
Mes.clt.5.2829
“Eğer açlık olmasaydı mideyi tıka basa
doldurmaktan, mide ekşimesinden sende yüzlerce
hastalık baş gösterir.
Açlık zahmeti; hem
güzellik, hem hafiflik, hem de ibâdet, amel
bakımından çeşitli hastalıklardan elbette daha
iyidir.
Açlık zahmeti öbür
zahmetlerden çok daha temizdir, bilhassa açlıkta
yüzlerce fayda, yüzlerce hüner, yüzlerce deva
gizlidir.
Şunu iyi bil ki;
açlık, ilâçların pâdişahıdır. Açlığı canla başla
benimse onu hor hakir işe yaramaz olarak görme.
Bütün hastalıklar açlıkla iyileşir. Fakat şunu
da kabul etmek lazım ki; açlık denilen ilâhi
rahmet herkese nasip olmaz. Herkes onu elde
edemez. Bu açlık öyle ilâhi bir lütuftur ki
herkes onu elde edemez. Ancak Allah’ın has
kulları ondan nasiplenirler. Açlığa her ahmak
dilenci lâyık olamaz. Nasılsa ot eksik değil O
ahmakların önüne koy otu yesin dursun.”
Efendim açıkça görüldüğü gibi tüm dertlerin başı
çok yemek, devası da az yemektir.
Tasavvufi olarak maddi mânevi sağlığın başı
kabul edilen az yeme ilmi olarak da kabul
görmüştür. Zaten maddeyle mâna ilmi bir bütündür
örtüşmeyen bir taraf varsa mutlak bir yanlış
anlaşılma var demektir.
1940
yılında “insan” adlı eseriyle Nobel Tıp
Ödülü alan Dr. Alexis Carrel, oruç sırasında
organizmalarda depo edilmiş besin maddelerinin
harcandığını, sonradan bunların yerine
yenilerinin geldiğini, böylece bütün vücutta bir
yenilenme olduğunu ve orucun sağlık bakımından
çok yararlı olduğunu bildirmektedir.
İnsan anatomisini
maddi mânevi en iyi bilenlerden olan büyük İslâm
âlimi Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri de çok
meşhur eseri Marifetnâmede bu
konuya değinmiş uzun uzun az yemenin
faydalarını, çok yemenin zararlarını
anlatmıştır.
İzninizle
Marifetnâmeden de çok kısa bir bölüm arz ederek
konuyu toparlamak istiyorum.
1. Çok yemek, mideye
düşkünlük, anlayışı kısırlaştırır. Mide
dolgunluğu ilâhi hikmetleri gönülden siler.
2. Açlık az yemek tüm
dertlerin devasıdır. Tüm ağrı ve sızıyı
getiren tokluktur.
Az yemek vücuttaki
hastalıkları azaltır. Çok yemek hastalıklara
sebep olur.
Gece uyku ve rüya
düzenini bozar.
3. Sürekli tok olmak,
bir çok hastalıkları tahrik eder. İlâhi
hikmetlere perde olur.
Cenâb-ı Allah bir
kuluna ihsanda bulunursa; ona az yemeyi, az
uyumayı, az konuşmayı nasip eder.
4. Az yemeyen insan
fikir duruluğunu ve tefekkür zevkini bulamaz.
Çok yemek insanın bedenine zarar, çok uyku ise
insana keder ve huzursuzluk verir.
5. Az yiyenin
kederi az, sağlığı uzun olur. Az yemekle
hastalık ikisi bir arada bulunmaz. Çeşit çeşit
yemeklerle nefsini besleyen kimse, sağlığını
bozmak için hastalıklara davetiye çıkarıyor
demektir.
6. Az yemek
peygamberlerin yemeği Allah dostların makamıdır.
Açlık ilim ve zeka keskinliği kazandırır.
Tokluk ise cehâletin karanlığın sebebidir. Açlık
her türlü hastalığı def eden çok güçlü bir
silahtır. Karnını tıka basa dolduran hayvandan
farksızdır.
7. Bedenin sağlığı az
yemekte. Ruhun sağlığı az uyumaktadır. Aşırı
yemek yiyen kişinin aklından tekrar ele
geçirilmesi mümkün olmayan bir şeyler silinir
gider. Tokluk çeşitli hastalığı, hastalık da
keder ve elemi davet eder.
8. Bütün hastalıkların
temelinde mutlak çok yemek vardır. Az yeme,
açlık ise cümle hastalıkların devasıdır.
9. Çeşitli
vehimlerin, kuruntu ve vesveselerin hattâ
mahlûkatın azgın nefislerinin yakıcı ateşini
ancak açlık söndürür. Nefsi aç olanın
vesveseleri gider. Deli bile aç kalırsa
akıllanır.
10. Açlık ibret
tarlası, hikmet kaynağıdır. Açlık yüksek
anlayış ve derin sezişin ruhu, aşk kapısının
anahtarı, irfan nurunun feneri ve hakikat
yolunun rehberidir.
11. Nefs yoksul bir
hastadır. Onun acil şifası açlıktır.
12. Açlığın, az
yemenin gönüle kazandırmayacağı ilim yoktur.
Açlık, az yeme, Allah dostlarının kılavuzu
olmuştur. Kim az yemeyi başarır karnı aç olursa
onun gönlü iki cihanı da geçip Mevlâ’ya ulaşır.
Az yemeyi nasıl başarabiliriz?
Çok yemenin bedenimize
ve rûhumuza verdiği zararları düşünmek,
Hazırlanmış
yemeklerden en önce en sevdiğimizi yemek,
Tek çeşit hafif yağlı
bir yemekle yetinmek,
Yemeğe düşkün olup çok
yiyen kişilerle birlikte yemek yememek,
Az yiyerek her gün
belli ölçüde yemeği azaltmak.
AZ UYUMAK
Efendim uyku, sadece
İslâm âlemini veya belli bir tarikat ve mezhebi
ilgilendiren bir durum değil tüm insanlık
âleminin sorunudur. O nedenle de Âli İmrân
sûresi 17, Furkân sûrsesi 64. Müzemmil
sûresi 1 ve 4.ayetler, İnsan sûresi 26,
İsrâ sûresi 79 ve Zariyat sûresi 17 ve18.
ayetlerde olduğu gibi Tevrat ve İncil’de de
geceyle ilgili Hakk sözlere rastlamak mümkündür.
Sözü geçen ayetlerde
genellikle gece kalkıp ibadet etmesi için
Peygamber Efendimize hitâp vardır fakat bu
elbette Efendimizin Âli şahsında tüm insanlık
âleminedir.
Peygamber Efendimizin
bir hâdis-i şerifi vardır. “Benim Cenâb-ı
Allah ile öyle bir anım var ki; O zaman aramıza
ne bir kitap sahibi peygamber, nede Allah’a
yakin olan birmelek girebilir.”
Şems-i Tebrizi
Hazretleri bu Hâdis-i şerifi anlatırken;
“bu sözle Efendimiz kendi hâlini anlatmıyor.
Ümmetine bir dâvet var. Yâni öyle bir şey
yapınız ki haliniz de benim halim gibi olsun. Bu
sözleri hâl olarak değil o hâle davet olarak
anlamak lazım” diyor.
Necmeddin-i Kübra
Hazretleri de: “Arz edilen âyetlerin
özellikle geceye işaret etmesi, uyku ile
bağlantısı olduğu içindir” der ve uykuyu
ikiye ayırır:
Birincisi Uykunun
hakikatı,
İkincisi Uykunun
hikmeti.
Uykunun hakikati:
Kalpteki
duygu organları açılsın diye zahiri duyu
organlarını kapatmak. Diğer bir anlatımla ancak
zahir duyu organları kapanırsa mânevi duyu
organlarımız açılır.
Hz. Mevlânâ’da bu
duruma işaret ederek şöyle der: Rubailer clt.4.146
“Geceleyin yol yürünür, çünkü gece sırların
rehberidir. Herkes uyurken ilâhi aşk sırları
mânâ zevkleri gece gönle gelir. Çünkü ancak
geceleri gönlün kapıları açılır.”
Uykunun hikmeti:
Rûhumuz şu
süfli bedenimizde garip bir haldedir. Bu
bedenimizi ıslah ederek, faydalı olanı elde
edip, zararlı olanı da def etmeye çalışır. Kişi
uyanık olduğu müddetçe rûh bedende hapsolmuş bir
vaziyettedir. Kişi uyuyunca kutsi rûh da asli
vatanına gider. Gayb âlemindeki huzurla
dinlenir. Meleküt âlemine gittiği zaman şahadet
âlemini de misâlleriyle görür. Rüya tabir
etmenin sırrı da budur.
Mücahede ehli kişi az
yiyerek az uyuyarak üzerindeki hava, su, ateş,
toprak hakimiyetini eritir yok ederse gönül
gözüyle bu âlemde bile meleküt âlemini temaşa
eder. Yani rüya yoluyla değil rüyet yoluyla
bilir.
Kur’an da Nebe sûresi
9. âyette: “Size uykuyu bir dinlenme
yaptık” diye buyrulur. Bizim için bir
dinlenme huzur olan uyku da her şey gibi orta
yollu normal bir uyku saatidir.
Vücudun dinlenmesi
için yeterli olan uyku bedenimize sağlık sıhhat
olurken fazla uyumak da hastalık ve vebâldir.
Ruh sağlığı az uyumakla elde edilir.
Geceleri uyanık olmak
için hep seher vakti işaret edilmiştir. İlâhi
takdirinden sual edilmeyen Rabbim rahmet aff-ı
mağfiret kapılarını hep seher vaktinde sonuna
kadar açmayı takdir buyurmuştur.
Hikmeti kendince
malûmdur ve bize düşen bu fırsatı kaçırmamaktır.
Niçin mutlaka seher vakti uyanık olmak
bunu da bir rubai ile arz etmek istiyorum.
Rubailer clt.4.no:87
“Bu seher vakti esen
rüzgâr Hakk âşıklarının gönüllerindeki sırlara
âşinâdır. Bu uğurlu zamanda sen de uyuma. Bu
zaman yalvarma, yakarma zamanıdır, uyuma zamanı
değildir. İki cihan halkına, ilâhi bir lûtuf
olarak ezelden ebede kadar kapanmayan dilek
kapısı seher vaktinde açıktır. Fırsatı kaçırma
sakın uyuma!”
Konumuzla alâkalı bâzı
hâdis-i şerifleri arz etmek istiyorum.
1.Her gecenin son
yarısında kalkana; Cenâb-ı Hakk gökyüzüne
tecelli ederek şöyle nidâ eder: “Kim bana
duâ ederse, duâsını kabul ederim. Kim benden bir
şey isterse, Ona veririm. Kim benden bağış
dilerse onu bağışlarım.”
2.Her gecenin ilk üçte
biri geçtikten sonra, Cenâb-ı Hakk gökyüzüne
tecelli edip güneş doğana kadar şöyle seslenir:
“Ben her şeyin
mâlikiyim. Bana kim duâ ederse, O’nu karşılıksız
bırakmam. Benden kim bir şey isterse, O’na
istediğini verir ve benden bağış dilerse onu
bağışlarım.”
3.Gece yarısı
geçtikten sonra Hakk Teâlâ semâya tecelli edip
gün doğana kadar şöyle seslenir:
“Bir şey isteyen yok
mu? O’na istediğini vereyim. Yalvaran yok mu?
Yalvarışını kabul edeyim. Bağış dileyen yok mu?
Onu bağışlayayım.”
4.Gecenin son üçte bir
kısmında Cenâb-ı Allah; Gökyüzüne tecelli edip
şöyle seslenir:
“Kim duâ ederse, onu
kabul ederim, kim benden bir şey isterse onu
veririm.”
Görüldüğü üzere
Peygamber Efendimizin tüm hâdis-i şerifleri hep
aynı saatleri seher vakitlerini işaret
buyuruyor.
Efendim bir şeyi daha
arz etmek isterim. Gece deyince doğal olarak
hemen güneş battıktan sonra ortaya çıkan
karanlık geliyor aklımıza.
Bu, zahiren hepimizin
ayan beyan gördüğü karanlıktır.
Halbuki başka bir
karanlık daha vardır ki o da batını olan yani
ayan beyan göremediğimiz ancak ehline malum
olan gecedir.
Hz. Mevlânâ “ dünya
insana benzer, insanda başka bir âleme” der.
Onun içindir ki; “dünyada ne varsa
insanda da var dünya insanın gölgesidir”
derler.
Böyle olunca bir bu
dünyamızdaki güneşimiz ayımız yıldızımız gecemiz
gündüzümüz var.
Bir de kendi beden
evimizde batını olan güneşimiz ayımız
yıldızımız gecemiz gündüzümüz var demektir.
Bakınız ne diyor
Niyazi Mısri Hazretleri:
Kenzi mahfi âşikâr hep
sendedir
Yaz ve kış leyl-ü
nehâr hep sendedir.
İki âlemde ne var ise
hep sendedir.
Gayre bakma sende iste
sende bul
Men aref sırrına er ko
gafletli
Gör ne remzeyler bu
insan sureti
Haşr-ü neşr ile Tamûyu
cenneti.
Gayre bakma sende iste
sende bul.
Kenzi mahfi: yâni
ilâhi sıfatlar hep sendedir
Leylü nehar: Gece
gündüz
Men aref sırrı:
Nefsini bilen Rabbini bilir.
Divân-ı Kebir. Clt .1: 143- 106
Senin canın hakkı için hayırlı işler yapmaktan
vazgeçme, bir gece olsun uyuma! Gaflete dalma!
Bir
geceyi ömründen azalmış bil, eksik say, uyanık
kal, uyuma!
Kendi heva ve hevesine uydun, rahatını düşündün,
binlerce gece uyudun.
Ne
olur bir gececik de sevgilinin hatırı için
uyuma!
Eşi
benzeri olmayan, geceleri hiç uyumayan o lütuf
sahibi, o güzeller güzeli sevgiliye uy!
Gönlünü ona ver! Onu kendi gönlünde bul da, sen
de uyanık kal, bir gece olsun uyuma!
Sabaha kadar uyanık kaldığın; "Ya Rabbî, ya
Rabbî!" diye feryat ettiğin o hastalık
gecelerini hatırla, o gecelerden kork da bir
gece olsun uyuma!
Cenab-ı Hakk; "Dostlar, geceleri uyumazlar."
diye buyurdu.
Bu
âyeti duyup, hatanı anlayarak seni yaratandan
biraz utandınsa artık uyuma!
İşitmişsindir; Allah dostları isteklerine,
muratlarına geceleyin kavuşurlar, dostlarının
muratlarını veren padişahlar padişahının aşkına,
sen de bu gece uyuma!
Ey
ay yüzlü sevgili! Bir gece olsun uyumazsan,
gönlünü tamamıyla candan O' na verirsen, sana
ölümsüzlük hazinesi görünür.
Akşam olup da dünyayı aydınlatan güneş battıktan
sonra gece gelince, gayb nurunun güneşi doğar da
gönülleri aydınlatır, gözleri nurlandırır.
Bedenleri manen ısıtır.
Sevgili bu gece kendini zorla da, uyumak için
yastığa başını koyma!
Ne
olur bir gece yatma da Cenâb-ı Hakk’ın
lütuflarını, ihsanlarını gör!
Bütün manevî güzelliklerin, ihsanların
kendilerini gösterdikleri zaman gece vaktidir.
Uyuyan bu güzellikleri göremez. Aklını başına
al! Sen de bu gece uyuma!
İmran oğlu Musa Allah'ın nurunu geceleyin gördü.
Geceleyin o ağaca doğru gitti de "Gel!" sesini
duymadı mı? '
Hz.
Musa geceleyin on yıllık yoldan daha fazla yol
aldı da, baştanbaşa nurlara gark olmuş bir ağaç
gördü.
Hz.
Ahmed (s.a.v.) de Mi'rac'a geceleyin çıkmadı mı?
Burak o büyük peygamberi geceleyin göklerin
ötesine götürmedi mi?
İnsanlar gündüz rızk peşinde koşarlar, didinir
dururlar. Gece ise sevgili ile buluşma
zamanıdır, aşk zamanıdır.
Bu
yüzdendir ki âşığı kem gözden korumak ve sevgili
ile buluşmasını gizlemek için, gece, karanlığı
ile her tarafı kaplar, perdeler gerer.
Gece
gelince insanlar dinlenmek için yataklarına
girerler, kendilerini uykunun kucağına
bırakırlar, uyurlar.
Fakat aşıklar gece uyumazlar. Cenab-ı Hakk'la
onların işleri vardır. Onlar manen Hak'la
buluşurlar, konuşurlar.
Cenab-ı Hakk Davud (a.s.)'a buyurdu ki: "Ey
Davud! Bizi sevdiğini iddia eden kişi; Yatağa
girip bütün gece uyursa, onun sevgi iddiası
sahtedir, yalandır."
Âşık
olan gece uyur mu? Buna imkan var mı? Hem âşık
olmak, hem de uyumak hiç görülmemiştir.
Çünkü âşık içinin yanışını ve derdini söylemek
için sevgili ile yapayalnız kalmayı ister.
Bütün gecelerde; Cenab-ı Hakk'dan şöyle
hitaplar, sesler gelip durmada: "Ey kulum!
Herkes uykuya daldı, kalk! Seninle manen
buluşalım. Bu fırsatı kaçırma! Bu fırsat her
zaman ele geçmez.
Öldüğün zaman bu can bedenden ayrılınca, bu
gecelere çok hasret çekersin, özlem duyarsın."
AZ
KONUŞMA
Sabır ve suküt
Bildiğiniz üzere bir önceki sohbetlerimizde az
yeme ve az uyumanın hikmetleri üzerinde
durmuştuk. Bugün de bu sohbetlerimizin devamı ve
tamamlayıcısı az konuşma üzerinde bir
muhabbetimiz olacak inşallah.
Az
konuşma da az yeme ve az uyuma kadar hayatımızın
en önemli hasletlerinden biridir. Peygamber
Efendimiz, her şeyde olduğu gibi az konuşmayla
ilgili de ümmetini, dolayısıyla da tüm insanlık
âlemini uyarmıştır. Bendeniz bu hâdis-i
şeriflerden bir kaçını sizlere arz ederek
sohbetimize başlamak istiyorum.
“Dili korumak imânın esasıdır. Kişi dilini
korumadıkça imânın hakikatini de bulamaz”
“İnsanın selameti dilini tutmasındadır. Ya
hayır söyle ya da sus”
“Dil, belki diğer uzuvlardan daha küçüktür
ama yaptığı suç hepsinden çok daha büyüktür”
“Kim sükut ederse her türlü belâdan kurtulur”
“Dilin sükutu çok mümtaz bir hikmettir, fakat
çok az kişiye bu hikmet nasip olur”
Peygamber Efendimizden bu hâdisleri işiten Hz.
Ebubekir, ağzının içinde her zaman bir taş
saklayarak, böylece fazla ve boş konuşmaktan
kendini korumaya çalışmıştır.
Mânevi büyüklerimiz; “insan dikenlikte
çıplak ayakla yürürken ayağına nasıl dikkat
ediyorsa, diline ondan daha çok dikkat etmeli”
demişlerdir. Az konuşma veya konuşurken
kullandığımız sözler niçin bu denli önemli, bunu
da her zamanki gibi âyet, hâdis ve Mesnevi
beyitleriyle hep birlikte anlamaya çalışacağız.
Az
konuşma deyince sadece suskunluk, bir köşede
sessiz sakin oturma aklımıza gelmemeli. Nice
kişiler vardır dilleri konuşmaz ama
suskunluklarında öyle bir konuşma vardır ki;
kulağımızı nasıl tıkayacağımızı bilemeyiz.
Bazı
kişiler de vardır ki; uzun uzun konuşur, fakat
bu konuşma insana öyle bir hûzûr ve güven verir
ki; âh keşke biraz daha konuşsa da dinlesek diye
dûa ederiz.
Hz.
Mevlânâ bu durumu Mesnevi’de, cennet ile
cehennemin kapısının açılmasına benzeterek şöyle
der: clt.6.3482 “Sözü sırlar sarayının
kapısı bil. Güzel bir söz işitince düşün
bakalım cennetin hangi kapısı açıldı.
Kötü bir ses mi geldi; bed bir söz mü
işittin? Dikkat et bakalım cehennemin hangi
kapısı sana açıldı?”
Evet
efendim, görüldüğü üzere söz, daha bu âlemde
cennet veya cehennemin kapısını açan büyülü bir
titreşim.
Fakat susmaktan gaye her şeyde olduğu gibi
kişinin yerini ve haddini bilmesidir.
Çünkü susmak, bilinçsiz bir şekilde susup, bir
köşede sessiz kalmak değil; Yaşadığımız çeşitli
olaylara karşı TEVVEKKÜL içinde sessiz
kalmak veya bir ölçü ve edep içerisinde az ve öz
konuşmaktır.
Cenâb-ı Allah; İsrâ sûresi 53, Furkân sûresi
63-72, Kasâs sûresi 55, Hucurât 11-12, Necm
32, Duhâ 10. Ayetlerdeki hitabıyla bizlere az ve
öz konuşmanın adabını göstermiştir.
Bu
âyetler yaşam içerisindeki çeşitli olaylar
karşısında söz ve tavırlarımız hakkında bizlere
yol gösteren, son derece önemli uyarcı
âyetlerdir.
Bir
Hâdis-i Kudsi’de şöyle buyrulur: “Ey
ademoğlu, kalbinde bir katılık, bedeninde bir
hastalık ve rızkında bir eksiklik gördüğün
zaman, bil ki boş şeyler konuştun.
Ey ademoğlu, çok konuşmakla hikmet ve
inceliği nasıl arzu edersin. Sen hikmeti dilinin
ve kalbinin sükutunda ara bul.”
Demek ki sadece dilin sükutu yetmiyor, bir de
kalbin sükutu söz konusu.
Az konuşmayı daha iyi anlayabilmek için, susmayı
üçe ayırmakta fayda var.
1.Cenâb-ı Allah’ın ilâhi takdirine karşı
susmak
2.Allah dostları, Peygamber varisi olan
velilere, mürşitlerimize karşı suskun ve sessiz
olmak
3.Avama; yâni cahil insanlara karşı susmak.
İlâhi takdire karşı susmak Hâdis-i Şerif’te arz
edildiği gibi dil ile birlikte kalbin de
susmasıdır ki, bu durumu Mesnevi’den kısaca arz
etmek isterim.
Clt.3.452:
“Yeryüzü Eyyub (a.s.) gibi gökyüzüne
teslim olmuştur. Cenâb-ı Allah’a; ben senin
esirinim ne dilersen üzerime onu yağdır deyip
susup beklemektedir.
Ey insanoğlu, sende yeryüzünün bir
parçasısın. Onun üzerinde yaşıyorsun. Sende
Allah’ın buyruğuna kaza ve kaderine karşı gelme
toprak gibi ol ve sus. Sizi topraktan yarattık
( Taha: 55 ) âyetini duydun
işittin. Bu âyeti biliyorsun. Demek ki Cenâb-ı
Allah, senin de toprak olmanı istiyor. O zaman
ilâhi takdire karşı gelme, sende toprak gibi sus
ve sessiz ol.”
Muhammedî ahlâka sahip olmak için de ilâhi
takdire karşı susabilmek için de SABIR
birinci şart. Çünkü sabırsız bir insanın susmayı
ve hoş görmeyi başarması mümkün değil.
clt.6.3979:
“Peygamberin olan Hz. Mustafa’ya bak,
sabır ona at oldu da onu göklerin en yücesine
miraca çıkardı.”
Efendim sadece Peygamber Efendimizin değil,
diğer peygamberlerin de hayatına baktığınızda
hepsinin yaşam merkezinde sabrı görürsünüz.
Bildiğiniz üzere bir Hadis-i Şerif’te sabır ile
imân eş değerde tutularak “sabrı olmayanın
imânı da yoktur” diye buyrulmuştur.
Elbette sabır başlı başına büyük bir sohbet
konusu fakat madem ki konumuz susmak; İlâhi
takdire karşı susup sesiz olmak ise ancak
sabırla oluyorsa birkaç cümlede olsa sabırdan
bahsetmek gerek.
Mes.
Clt.2.3147: Sabır sırat köprüsüdür cennet
ise karşı tarafta. Mes. Clt.3. 213:
Susup sabretmeden acılara
katlanmadan hiç kimse bu âlemde kurtulmadı,
kurtulamaz.
Yine
başka bir Mesnevi beytinde: “Cenâb-ı Allah
dileseydi dünya’yı ‘kün’ emriyle bir anda
yaratabilirdi fakat öyle yapmadı yavaş yavaş
altı günde yarattı. Bunun hikmeti kullarına
sabrı öğretmek içindi” der. Yâni
bizâtihi Cenâb-ı Allah sabırda kendisini
kullarına örnek gösterdi.
Mesnevi clt 3. 2725 sayf.233 “Sabır ve
sükût ilâhi rahmete sebep olur. Belirti ve şâhit
arayışın aceleci davranışın sendeki hastalığın
eseridir.
Ayetteki ‘susun’ emrini kabul et ki
sevgiliden, susmanın karşılığında senin de
canına ilâhi bir lütûf gelsin.”
Evet efendim susmayı daha iyi anlayabilmek için
üçe ayırmıştık.
1.İlâhi takdire karşı susma
2.Mânevi büyüklerimize, mürşitlerimize karşı
susma
3.Avam’a yâni cahil halka karşı susma
İlâhi Takdire karşı susmayı yani sabrı kısaca da
olsa arzettik. Şimdi de Mânevi büyüklerimize
karşı susmanın önemi üzerinde duracağız.
A’raf, 201 de; “Kuran okunduğu vakit onu
dinleyin susun ki size rahmet edilsin”
buyrulmaktadır. Efendim bu âyet elbette
öncelikle umumidir. Kur’an okunurken zahiren
takınacağımız edeple alâkalı olup herkesi
ilgilendirir.
İkici olarak da; Peygamber varisi olan kamil
insanların, mürşitlerin huzurunda veya söz ve
sohbetlerinde bulunanlara bir işaret, bir uyarı
var.
Hakk
dostlarının yaptığı sohbet, Kur’an ayetlerinin
dışında olmadığı gibi, bilâkis Kur’an’ı daha
kolay anlamamıza yarayan bilgilerdir. O
sohbetleri de Kur’an dinleme adabı içerisinde
susarak sessizce dinlememiz gerekir. Cenab-ı
Allah Araf suresinde Kur’an dinlemenin adabını
bizlere öğretir. Hucurat ve Ahzab surelerinde ve
Kur’an’ın muhtelif yerlerinde ise Peygamber
Efendimize karşı konuşma adabımızı, hâl ve
davranışlarımızın nasıl olması gerektiğini
açıklamıştır.
Bu
âyetler; Peygamber Efendimizin âli şahsında
Peygamber varisi olan tüm Hakk dostları
mürşitler için de geçerlidir.
Clt.1.1944:
“Allah’ın nûrunu ister Allah’tan al, İster
kamil insandan. Aşk şarabını da ister küpten
iç, istersen testiden. Hiç fark etmez.
Hz. Muhammed Mustafa Efendimiz; Benim yüzümü
görenler, beni görmüş olanları görenler, ne
mutlu kişilerdir diye buyurdu.
Bir mumdan yakılan mumu gören, gerçektende
asıl mumu görmüş olur.
Böylece o mum’un nûru yüz mum’a nakledilse,
o mumdan yüzlerce mum yakılsa, sonuncu mum’un
aydınlığını gören bile asıl ilk mumu görmüş gibi
olur. İstersen aradığın hidayet nûrunu, aşk
nûrunu son yanan mumdan al, istersen bizzat
ondan, can mumundan al, aralarında hiçbir fark
yoktur.”
Görüldüğü üzere bizlerin kamil insanlara
mürşitlere Kur’an hükmünce muamele edişi onlara
edep ve saygıda kusur etmemeye çalışmamız
tümüyle Peygamber varisi oldukları, nûrlarını
ilk nûrdan alıp aynı nûru yansıttıkları için.
Allah dostları için söylenen bir söz vardır,
‘Allah adamları Allah değillerdir ama Allah’tan
da ayrı değiller’ diye. Bu da aynı şeydir.
Kâmil insanlar Peygamber değillerdir ama
peygamberden de ayrı değillerdir.
Bu durumu açıklayan
hepinizin bildiği
Kudsi bir Hâdis
vardır.
"Allah Teâla
hazretleri şöyle ferman buyurdu: "Kim benim veli
kuluma düşmanlık ederse ben de ona harp ilan
ederim. Ben bir kulumu sevdim mi, artık ben onun
işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli,
yürüdüğü ayağı (aklettiği
kalbi, konuştuğu dili) olurum.”
Efendim kısaca
şöyle demek lâzım; bir damla su ummanda yok
olunca artık ona bir damla su diyemezsin. O da
umman oldu gitti.
Bendeniz birkaç Mesnevi beyitleriyle konuyu
toparlamak istiyorum.
Mes.clt.6.1592
“Sevgililere, dostlara ulaşınca susarak otur.
Haddini bil, hemen başköşeye geçip kurulma,
alçak gönüllü ol!
Aklını başına al, Cuma namazına bak! Herkes
camiye toplanmış, bir arada, bir düşüncede,
fakat hepsi de susarak sessizce oturmakta.
Hayatta neyin varsa, hepsini al! Susmak
tarafına çek götür, eğer sen de kamil bir insan
olmak istiyorsan sus konuşma, sessiz ol
gösterişten sakın!
Peygamber buyurdu ki; sen dostları sıkıntılar
denizinde yol gösteren yıldızlar gibi bil.
Yüzünü yıldızlara dik bakarak yol ara. Söz
söylemek görüşü bulandırır. Sus, söz söyleme.
Sen konuştuğun zaman belki bir iki tane doğru
düzgün söz söyleyebilirsin. Fakat onları
karışık bulanık hoş olmayan sözler de takip
eder.
Ağzını açtın mı söylediğin sözleri
yakalayamazsın. Temiz doğru sözlerin arkasından
kötü biçimsiz hiç söylenmemesi gereken sözlerde
arkasından dökülür. O nedenle Hakk dostlarının
yanında sus ve sessizce otur dilini de gönlünü
de koru.”
Efendim hepinizin bildiği gibi; ‘Alimin
yanında diline, Arifin yanında gönlüne sahip ol’
diye çok güzel bir söz vardır.
Mes.
Clt.2.3014: Peygamber Efendimiz de: “Hakkı
tanıyıp bilenin dili tutulur, konuşamaz, suskun
olur” der.
Bizler Hakk dostlarını yeterince tanımadığımız,
onların mânevi yüceliklerini bilmediğimiz için
yanlarında edep ve erkâna dikkat etmeyiz.
Cahillere karşı susma konusunda da birkaç
ibretli söz söyleyerek konumuzu sırlayalım.
Bir
Kudsi Hâdiste; “İnciyi köpeklerin ağzına
atmayınız ve cevherleri domuzların boynuna
asmayınız” buyrulur.
O
nedenle: Mânevi büyüklerimiz; “Bilmiyorum
demek ilmin yarısıdır. Herkesin her sorusunu
cevaplama. Yalanlanacak olan sözü halka söyleme,
herkes her şeyi anlayamaz. Her bildiğini
söyleyen kadar cahil insan olamaz”
demişlerdir.
Hz.
Ali Efendimiz: “Eğer ben Hz. Peygamber’den
duyduğum sırları size söylersem siz Ali
yalancıdır böyle şey olmaz derdiniz”
buyurmuştur.
Hz.
Mevlânâ Divan clt.3. 60: “Cahil kimsenin
yanında kitap gibi sessiz dur, sus, konuşma.
Körlerin yanında göze ait sırlardan bahsetme”,
Mesnevi clt.4. 1490: “Cevap
vermemek de cevaptır, ahmağa verilecek cevap
sadece susmaktır, kızgın yağa su dökme sus sakin
ol” gibi tavsiyelerle bize mesajlar
vermişlerdir.
ÖLÜM, CENNET, CEHENNEM
Efendim bildiğiniz üzere Şeb-i Arûs haftası
içerisindeyiz. Hz. Mevlânâ: “Bizim
ölümümüz ebedi düğün, bayram günüdür”
diye buyurmuştur. O nedenle de gerçekten yüz
yıllardır Hz. Mevlânâ’nın ölüm günü, düğün
bayram gibi kutlanmıştır.
Ölüm
dedikleri şey nasıl bir şeydir ki; bâzılarımız
ondan hiçbir şeyden korkmadığımız kadar korkup
kaçmaya çalışırken, kimleri de onu çok şefkatli
bir anne kucağına benzeterek hemen o kucağa
koşmak, ona sarılmak istemişlerdir.
Hemen hemen hepimiz bir yakınımızı kaybettiğimiz
günü yas ilân ederken, Hz. Mevlânâ’nın bu fâni
âlemden ayrıldığı gün düğün bayram olarak kabul
edilir.
Neden bazılarına ölüm yas olurken, bazılarına
düğün bayram olur?
Ölüm, Mezâr, Cennet, Cehennem nedir?
Tüm
bu soruların cevaplarını âyet, hâdis ve Hz.
Mevlânâ’nın çeşitli beyitleriyle hep birlikte
anlamaya çalışacağız inşallah.
Cenâb-ı Allah; Ali imrân sûresi 185 âyet de,
“ Her nefis ölümü tadacaktır ” diye
buyurmuştur. Bu âyetten de anlaşılacağı gibi
ölmek yok, sadece ölümü tatmak, yâni hissetmek
var.
Peygamber Efendimiz de bir Hâdis-i Şeriflerinde;
“Müminler ölmezler belki bir âlemden öteki
âleme göçerler” buyurmuştur.
Makalat clt.1. syf.51’de Şems-i Tebriz-i
hazretleri bu ayet ve hâdisleri açıklarken;
“ölme başka göçme başkadır. Bu âyet ve
hâdisleri çok iyi anlamak, çok iyi düşünmek
lâzım” demiştir.
Kur’an-ı Kerim’de ölüm diye bir şey olmadığı,
ölüm gibi görünen bu hâlin ardından tekrar bir
diriliş olduğu hakkında bu ve buna benzer bir
çok âyet mevcuttur. Hepiniz ölümden sonra bir
diriliş olduğunu biliyorsunuz zaten o nedenle bu
konuyu uzatarak değerli vakitlerinizi almak
istemiyorum. Fakat Div.Keb. clt.1.327:
"Bizim ölümümüz ebedi bir düğün bayram günüdür”
diye buyuran Hz. Mevlânâ’nın ölüme bakış açısını
Mesnevi ve Divân-ı Kebir’deki bâzı beyitlerle
sizlere arz etmek istiyorum.
Divân-ı Kebir clt.3.1039: “Bence bu
dünyadan göçüp gitmek yolculukların en
hayırlısıdır. Çünkü mekanlar, mekansızlık
âlemine perde olmuştur.
Divân-ı Kebir clt.3.1046: Halkın nazarında
bedenimiz mezarda toprak altında uyumaktadır.
Fakat aslında rûhumuz onun yeşilliğinde gül
bahçesinde serviler gibi salına salına
dolaşmaktadır.
Bedenin uyuduğu mezar çöplüğünde cana
binlerce bağ, binlerce bahçe bulunmaktadır.
Divân-ı Kebir clt.3.1150: Bu dünyada
yıkanmak için soyunanlar, öteki âleme dalıyor.
Aslında şu mezarlık elbiselerin çıkarıldığı bir
cemekân gibidir. Rûhlar mezarlarında beden
elbiselerinden soyunarak mâna âlemine
gitmedeler.
Rubailer clt.4.218: Ölümde adalet ve din
ehline bir başka hayat vardır. Ölümden temiz
rûhlara huzûr ve sükûn vardır.
Ölüm Hakk’a kavuşmadır. Cefâ etmek, kin
gütmek değildir. Fakat ölmeyen bir kimse
öleceğim diye her an ölür durur. Zâten en büyük
dert de budur.
Divân-ı Kebir clt.3.1212: İnsan Allah ile
olduktan sonra mezarda olmak ne hoş, ne güzel
şeydir.
Divân-ı Kebir clt.2.591: Ben ölümden ebedi
zevke, ebedi ömre ulaşılacağı haberini aldım.
Cenâb-ı Allah’ın lûtfuna bakınız ki, ölümü ebedi
ömür peygamberi yapmış. Ölümle ölümsüzlüğü
bizlere müjdeliyor
Divân-ı Kebir clt.1. 455: Ey şu rûh
âleminden bu dünya’ya doğup gelenler. Ölüm
gelince ürkmeyin, korkmayın, bu ölüm değil bir
ikinci doğumdur haydi doğun doğun bir başka
âleme doğun.”
Arz
etmek istediğim şu ki; Mâdem ki, ölüm diye bir
şey yok. Niçin ölümden bu denli korkarız, niçin
bir çukur kazılıp içine atılmak bizi bu denli
ürkütür?
Efendim, elbette bu sorulara en güzel cevap, bu
âlemden gidişi düğün bayram gibi kutlanan Hz.
Mevlânâ tarafından verilmiştir.
O
nedenle konumuzla alâkalı bâzı Mesnevi
beyitlerini sizlere arz ediyorum:
Evet efendim Hz. Mevlânâ’ya göre ölüm nedir,
niçin ölümden korkarız?
Mesnevi clt.3.3438: “Kim ölümü Yûsuf gibi
güzel gördü ise, canını ona fedâ etti. Ölümü
kurt gibi görüp korkan ise sapıttı, doğru yoldan
çıktı.
Ey Oğul; herkesin ölümü kendi rengindedir.
İnsanı Allah’a kavuşturduğunu düşünmeden, ölümün
gerçek yüzünü bilmeden, ölümden nefret edenlere,
ölüme düşman olanlara, ölüm korkunç düşman gibi
görünür. Ölümün hakikatini bilip, ona dost
olanların karşısına da ölüm dost olarak çıkar.
Ayna beyaz yüzlü kişinin karşısında hoş beyaz
renklidir. Siyah bir zencinin karşısında da
simsiyahtır.
Ey ölümden korkup kaçan kişi, işin aslını,
sözün de doğrusunu istersen, sen ölümden
korkmuyorsun, aslında sen kendi kendinden
korkuyorsun.
Çünkü ölüm bir aynadır. O aynada görüp
ürktüğün, korktuğun da ölümün çehresi değil,
senin kendi çirkin yüzündür. Sen kendi çirkin
amelinden, çirkin yüzünden korkuyorsun.
Çünkü senin rûhun bir ağaca benzer. Ölüm ise
o ağacın yaprağı gibidir. Her yaprak ise ağacın
cinsine göredir.
O yaprak iyi ise de kötü ise de senin
ağacından senden bitmiş çıkmıştır. Nasıl ki hoş
olsun veya olmasın, senin gönlüne gelen her
hâyal, her düşünce senden, senin kendi
varlığından gelmiştir, ölümü de aynen bunun gibi
bil.
Eğer sana bir diken batmış ise, bu dikenle
yaralanmış isen, o dikeni sen kendin
dikmişsindir.
Eğer ipekli hoş elbiseler içerisinde isen, o
kumaşı da günün birinde sen kendin
dokumuşsundur.
Sen ölümün hoş yüzünü de, çirkin yüzünü de
kendi yüzünde kendi işinde ara. Bunca sözün özü
şu ki: Sen ne isen ölüm de odur. Korkacaksan sen
kendinden kork.”
Efendim açıkça anlaşıldığı üzere ölüm denilen
şey sadece bizim aynada kendimize bir anlık
bakışımızdır. Biz aynada gördüğümüz görüntüden
korkuyoruz. Korktuğumuz görüntü ise sadece
kendimize ait.
Hz.
Mevlânâ Aynı şeyleri Divân-ı Kebirde de dile
getirmiştir. Clt.3.966
Eğer sen imân sahibi isen ölümünde tatlı bir
eminliktir, hoşluktur, güzelliktir. Eğer kâfir
gibi acı isen ölümünde acıdır, kötüdür.
Ölüm bir aynadır. Senin her türlü görüntün
oraya vurur akseder, oradan sana görünür. Ayna
sendeki güzelliği sana gösterince ölmek ne hoş
bir şeymiş dersin. Sendeki kötülüğü sana
gösterince de ölümden korkup kaçmak istersin.
Ölümün hoşluğu da sensin, korkup kaçmaya
çalıştığın çirkin yüzü de sensin.”
Ölümü bir elbise olarak düşünecek olursak o
elbiseyi biz kendi ellerimizle dikip giyiyoruz.
Kumaşını da kendimiz dokuyup dikişini de
kendimiz yapıyoruz.
Ne
Cenâb-ı Allah’a ne de başkasına söylenecek hiç
bir sözümüz yok.
Mâdem ki Peygamber Efendimize göre ölmek yok,
bir odadan bir odaya geçmek var. Bir odadan bir
odaya geçerken elimizde hoş kokulu bir demet
çiçek varsa neden korkacağız.
Fakat bir odadan bir odaya geçerken elimizde bir
sepet dolusu yılan ve akrep varsa o zaman
elbette korkmak lazım, bize ne gelirse
kendimizden gelir.
Efendim Hz.Mevlânâ’mız “bu dünya bir dağa
benzer yapıp ettiklerimiz de sese benzer mutlaka
o ses yankılanıp geri bize dönecektir”
demiştir.
Bizler mezarımızı da cenneti de cehennemi de
kendi ellerimizle yaparız.
En
çok korktuğumuz şey de mezara girmektir. Bu
nazla niyazla beslediğimiz bedenimizin bir çukur
açılıp içine atılması hepimizi korkutur.
Özellikle toprak içerisinde yaşayan çeşitli
böcekleri düşünmek bile istemeyiz.
Yine
bu konuda da Hz. Mevlânâ bir Divân-ı Kebir
beytinde şöyle der: “Mezarda akrep yılan
yoktur. Sensin akrep yılan sepeti.”
Demek ki, ölümden korkmak kendi kendimizden
korkmak olduğu gibi mezardaki böceklerden de
korkmak gene kendi kendimizden korkmaktır.
Eğer
bizim bu âlemde akrep yılan gibi duygu ve
düşüncelerimiz yoksa mezarda da akrep ve yılan
olmayacaktır. Çünkü Hz. Mevlânâ gene bir Divân-ı
Kebir beytinde clt.2.882 “Hayatta iken
yaptıkların ve her düşünce çocuğunun mezarının
başında sûret bularak baba baba diye mezarının
etrafında dolaştıklarını görürüsün. Güzel
düşüncelerinden hûriler, güzel delikanlılar
doğar. Çirkin düşüncelerinden ise mezarında koca
şeytanlar meydana gelir” der.
Divân-ı Kebir clt.2.587: “Kim bu dünya’da
nefsâni arzularını şehvetini gönlünden söker
atarsa, her vazgeçtiği, özlem duyduğu nefsâni
arzularının her biri mezarında ona bir güzel
hûri, eş-dost kesilir.
Kim de azgınlık yolunda at koşturursa,
koşturduğu at ona çifteler atar, onu tekmeler o
tekmelerden perişan olur gider.”
Divân-ı Kebir clt.1.164: “Senin ölümünden
sonra güzel huyların, güzel düşüncelerin, güzel
huriler şekline girerler ve senin tabutunun
önünde salına salına yürürler.
Biri seni götürürken elinden tutar, öbürü
hatırını sorar, öteki sana çeşitli yiyecekler
mezeler getirir, sana nice şekerler sunar.
Sayısız güzel hûriler senin tabutunun önünden
gider. Hayatta gösterdiğin sabır eşsiz bir mülk
olarak karşına çıkar. Şükür ise, neşeli neşeli
tabutunun önünde giden sana arkadaşlık eden bir
melektir.
Mezarında tertemiz hûriler sana eş dost
olurlar. Senin bu dünyadaki güzel ahlâkın
çeşitli şekillerde karşına çıkar. Sana oğlun
kızın gibi sarılır sana sahiplik ederler, seni
hiçbir zaman yalnız bırakmazlar.”
Hz. Mevlânâ’ya göre CENNET ve CEHENNEM nedir?
Cenneti ve Cehennemi nasıl kendi ellerimizle
yaparız. Mesneviden arz etmek istiyorum efendim.
“Bir Müslüman secde yâhut rükû edince, onun
secdesi ve rukûu âhiret âleminde cennet olur.
Birinin ağzından Cenâb-ı Allah'ı övme, hamd ü
senâ çıkınca, Cenâb-ı Hakk o hamdi, o övgüyü
cennet kuşu yapar.
Senin elinden sadaka ve zekât verilince, o
sadaka ve zekât cennet bağı ve bahçesi olur.
Senin sabır suyun, cennet ırmağı kesilir,
cennette akan süt ırmağı da senin sevgindir,
aşkındır.
İbâdetten aldığın zevk, cennetteki bal
ırmağıdır. Kendinden geçişin, mest oluşun da
şarap ırmağıdır.
Bu sebepler, yaptığın işlere benzemez. Fakat
Allah bu sebeplerin yerine o eserleri nasıl
getirdi? Bunu da kimse bilemez.
Bu sebepler, dünyada iken nasıl senin
fermânın, buyruğun ve irâden meydana gelmişse,
cennetteki o dört ırmak da senin buyruğuna,
irâdene uyacaktır. Dünyadaki güzel sıfatlar
senin emrinde olduğu gibi, cennetteki ırmaklar
da senin emrindedir.
Cennetteki ağaçlar da, senin buyruğunu yerine
getirirler. Çünkü o ağaçlar, senin
dünyadaki iyi sıfatlarından, ahlâkından
yeşerdiler, meyve verdiler.
Bu güzel sıfatlar, bu dünyada senin buyruğun
altında idiler. İyi huylarına, ibâdetlerine
karşılık olarak verilen şeyler de, öteki
dünyada, senin elinde olacaktır.”
İşte yaptıklarınıza karşılık size mirasçı
kıldığımız CENNET! (Araf-43)
“Cehennem de yine senin elindedir, senin
eserindir.
Elinden bir mazlûm yaralandı, zulüm gördü ise
o zulmün cehennemde bir ağaç olur, ondan zakkûm
meyvesi husûle gelir ve onu yersin.
Sen hiddete kapılıp, gönüller kırdı,
gönüllere ateş düşürdü isen, o ateş cehennem
ateşinin mayası olur seni yakar yandırır.
Senin öfke ateşin bu dünyada insanların
gönlünü yakardı. Ondan doğan cehennem ateşi de,
orada seni yakar, yandırır.
Senin hiddet ateşin, burada, insanlara
kastederdi. Ondan doğan cehennem ateşi de,
orada sana saldıracaktır.
Dünyada hiddete kapıldığın zaman ağzından
çıkan yılan ve akrep gibi insanları sokan
sözlerin, orada yılan ve akrep olup senin
kuyruğundan yakalayıp sokacaktır. İşte böylece
yaptığın iyiliğin de kötülüğün de karşılığını
ahirette bir bir aynıyla göreceksin.”
Kim bir zerre miktarı hayır üretmişse onun
karşılığını görür.
Kim bir zerre miktarı şer üretmişse onun da
karşılığını görür. (Zilzal-7-8)
Biz
kimseye zulmetmeyiz herkes kendi elinin ettiğini
çeker.
İyilik ve güzellikten
sana ne gelirse hepsi Allah’tandır.
Kötülük ve
çirkinlikten de sana ne ulaşırsa bil ki o da
senin nefsindendir.
(Nisa-79)
Bunlar elinizin
önceden gönderdiği şeylerdir. ALLAH kullarına
asla zulmetmez.
(Enfal-51)
Al işte bu senin iki elinin önceden gönderdiği
şeylerdir. Şu bir gerçek ki; Allah kullarına
asla zulmedici değildir. (Hac-10)
Size gelip çatan her nusubet ellerinizin
kazandığı yüzündendir. Allah birçoklarını da af
ediyor. (Şuara-30)
Tüm
bu anlatılanları Hz. Mevlânâ’mız aslında bir tek
beyitte toparlamış; Div. clt.1.388:
“Hiddet ve öfkeye kapılıp insanları çiğneyip
geçme ki Cenâb-ı Allah da kudret ayağıyla seni
iki cihanda çiğneyip geçmesin.”
Ölümden ancak Hakk âşığı olmayanlar korkar.
Not: Bu metin 2009 yılı içinde yapılan MESNEVİ
okumalarının özetidir.
Bilgisini ve Muhabbetini bizlerle paylaştığı
için Hocamıza teşekkür ediyoruz.
|