|
Hazar Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneği |
| . | |||||
|
|
|||||
|
|
Prof. Dr. Melek Göregenli ( İzmir Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Psikoloji Bölümü öğretim üyesi)
Sosyal bilimlerin bilgisinin nesnel, tarafsız, apolitik ya da dünya meselelerinde nasıl bir tavır aldığımızla ilgisinin olmadığı yönündeki modern iddia oldukça tartışmalıdır ve bu yazının konusu değildir. Son günlerde giderek yükselen bir biçimde, AKP’nin seçimlerden çok yüksek bir oy oranıyla başarılı çıkmasında doğrudan etkilenerek, farklı kesimler tarafından, sosyal bilim bilgisinin toplum mühendisliğinde önemli bir ideolojik araç haline getirildiğini ve bu durumun sosyal bilimcilere büyük sorumluluk yüklediğin düşünüyorum. Israrla ne sosyal bilimlerin bilgisinin ne de sosyal bilimcinin tarafsız olamayacağını ifade etmek durumunda olduğumuzu düşünüyorum. Sosyal olgular, kendiliğinde politiktir ve bazen genel toplumsal koşullara bağlı olarak neredeyse siyasetin tümünü kapsayacak biçimde kendiliğinden sembolik bir güce sahip olabilirler ya da bu güç olgunun kendisine affedilir ve giderek sosyal nedenleri ve sonuçlarından uzaklaşabilir; tartışılması anlaşılması giderek karmaşık bir hale gelebilir. Başörtüsü konusu bence giderek bu çerçevede anlaşılması gereken bir sosyal olgudur; mağduriyetleri açık olan kadınların yaşadıkları somut ayrımcılıkla ilgili sonuçların giderek üzeri örtülmekte, konu bir ülke meselesinin sembolü olarak ele alınmaktadır. Başörtüsü nedeniyle eğitim hakkından mahrum edildiğini ifade eden bir kadının sırtına ülkenin bütün politik meseleleri yüklenmekte ve bunlar çözümlenmeden bu konunun da çözülemeyeceği sezdirilmektedir; doğal olarak bu konuda söyleyeceğiniz her şey kendiliğinde politiktir. Başörtüsü konusu kuşkusuz bu coğrafyanın sosyal ve siyasal tarihiyle yakından ilgilidir ve bu anlamda tüm farklılaşma ve kutuplaşmaların merkezinde yer almaktadır. Fakat sonuçları açısından her şeyden önce kadına yönelik çok yönlü bir ayrımcılık alanlarıyla bir arada ele alınmalıdır. Ben bu yazıda, konuyu, HAZAR’ın ANAR’a yaptırdığı araştırmanın bulgularıyla destekleyerek, bir ayrımcılık meselesi olarak ele alacağım. Önyargı ve Ayrımcılık: Sosyal bilimciler, önyargı kavramının tanımında bütünüyle anlaşmamış olsalar da önyargının bir grup veya grubun üyelerine karşı, olumsuz bir ön değerlendirme, tutum olduğu konusunda anlaşırlar. Önyargılar, geliştirildikleri grup ya da grup üyelerine yönelik olumsuz düşüncelerin yanı sıra hoşlanmama, hor görme, kaçınma ve nefret etmeye kadar uzanan olumsuz duyguları içeren tutumlara da yol açarlar. Önyargılar, diğer insanları, bireysel varoluşlarından değil grup aidiyetlerinden hareketle değerlendirici bir tutumu, olumsuz dogmatik kanaatleri ifade etmektedir. Bu düşünce ve kanaatler, olgunlaşmamış, her türlü kanıttan önce peşin kararlara dayanır. Önyargının davranışa dönüştüğü durumda ise ayrımcılıktan söz edilmektedir. Ayrımcılık, önyargıyla yaklaşılan bir dış grubun, iç grupla ilişkisini imkânsız kılacak şekilde sosyal ya da fiziksel olarak uzakta tutulması ve bunun göreceli olarak kalıcı olması biçiminde ortaya çıkan, esasta sosyal farklılaşmayı inşa etmeye yönelik bir eğilimdir. Önyargı, tıpkı kalıp yargılar gibi, sosyal gerçekliği kabaca şematize etmeye dayanan sürecin bir öğesidir; kalıp yargılar ve önyargılar, insanın gerçekliğe ilişkin soysal ve zihinsel temsillerinin bir biçimidirler. Kalıp yargılar, belirli bir objeye ya da gruba ilişkin bilgi boşluklarını dolduran, böylece karar vermeyi kolaylaştıran önceden oluşturulmuş bir takım izlenimler, atıflar bütünü olarak zihnimizde oluşturduğumuz imgelerdir. Bu imgeler tıpkı dış dünyadaki objelerin gerçek özellikleri gibi rol oynarlar. Özellikle yeni olgu, obje ya da gruplar söz konusu olduğunda, önceki bilgilerimize yedirilirler. Böylece kalıp yargılarımız yoluyla, yeni olgu ya da grubu gerçekte olduğu gibi, gerçek özellikleriyle değil, düşünce eğilimlerimize göre algılarız. Bu genel bilgiler ışığında anlamaya çalıştığımızda, öncelikle başörtüsü konusunda oluşan ayrımcılık sürecinin, bir grubun tarif edilmesi ve etiketlenmesiyle başladığı söylenebilir. Etiketleme ve bir grubu işaret etme, konunun asıl muhatapları olan kadınların ısrarla vurgulamalarına karşın, farklı kökenler ve içeriklerle hayata geçirilen ayrımcı hegemonyanın , “başörtüsü” yerine “türban” nitelemesinde diretmesiyle başlamaktadır. Bu kavramın dayatılması bütün ayrımcılık pratiklerinde olduğu gibi, ayrımcılığa konu olan grubun, toplumun diğer kesimlerinden ve iktidarın istediği içerik ve biçimle ayrılması süreciyle ilgilidir. Bu grup sadece bir tek özelliğinden hareketle homojenleştirilmekte ve tektipleştirilmektedir. Bu tektipleştirme süreci yine bütün ayrımcılık pratiklerinde olduğu gibi karşı grubu da sadece “başını örtmeme” özelliği etrafında tektipleştirmekte, homojenleştirmektedir. Ayrımcılığı güçlendiren meşrulaştırıcı mitler ve tehdit algısı yaratılması Etiketleme ve kategorizasyon böylece tamamlandıktan sonra, geriye kalan, bu grubun “tehlikeli” olduğuna işaret etmektir. Muktedirler, toplumda egemen olan sistemin doğal ve meşru olduğuna ve kimlerin yönetilebilir ve tabi gruplar olduğuna karar verip, onların üzerindeki üstünlüklerini korumaya yönelik sadece yasal düzenlemeler yapmakla kalmazlar; aynı zamanda bu düzenlemelerin yaygın anlamda meşruiyetini sağlamak için, hiyerarşiyi arttırıcı meşrulaştırma mitlerini üretirler. Başörtülü kadınlar tam da bu süreç nedeniyle sadece okullardan, duruma göre esnek biçimde tarif edilebilen kamusal alandan yasal yollarla uzaklaştırılmakla kalmıyorlar aynı zamanda hayatın içinde ayrımcılığın sonsuz yaratıcı biçimlerine maruz bırakılıyorlar. Araştırmanın sonuçları başörtüsü nedeniyle literatürde varolan her türden ayrımcılığın yaşandığını kanıtlar niteliktedir. Türkiye’ de başörtüsü konusunun özelikle yaygın medyada tartışılması sürecinde ve ortaya çıkan toplumsal kutuplaşmada bütünüyle bu sosyal psikolojik sürecin yaşandığını görmekteyiz. Özellikle seçimler sonrasında ortaya çıkan siyasi tablo, konunun daha da politik bir iktidar mücadelesinin parçası haline getirilmesine yol açmış ve sembolik doğasını güçlendirmiştir. Başörtüsünün sembolize ettiği hayat tarzının bir dayatma olarak gelecekte toplumun demokratik yaşamını tehdit edeceğine ilişkin yaygın korku, paradoksal bir biçimde bugün bir grup kadına başkalarının hayat tarzını dayatmayı meşrulaştırabilmektedir. Üstelik bu yaklaşımla meşrulaştırılan başörtüsüne karşı ayrımcılık bir demokrasi siyaseti olarak sunulmaktadır. Oysa korkulardan ya da toplumu oluşturan farklı grupların beyanları dışında niyet okumaya dönük iletişim biçimlerinden sorunların çözümüne yönelik bilgi üretmek mümkün değildir. Farklılıkların bir arada yaşamasına yönelik birlikte yaşama bilgisine, ancak temel haklar çerçevesinde, yasanın egemen olduğu bir toplumda birbirine güvenmekle ulaşılabilir. Not: Buradaki metin konuşmacımızın özeti olup metnin tamamına ana sayfadan Türkiye’nin Örtülü Gerçeği III’den ulaşabilirsiniz. |
|