Hazar Eğitim Kültür ve
Dayanışma Derneği |
| . | |||||
|
|
|||||
|
|
Doç. Dr. Kemal Sayar
KÜRESELLEŞEN
DÜNYADA BENLİK VE BİLİNÇ
Ruh
ve beden bütünlüğü üzerine araştırmaları içeren
“Psikosomatik Tıp” ve “Kültürel
Psikiyatri”, mesleğim içindeki temel ilgi
alanlarımdır. Kültürel psikiyatrik yaklaşımların
Batı ruh sağlığı hizmetlerine bir eleştirel çerçeve
sunması, benim bu alana yönelmemde etken olmuştur.
Ruh sağlığı
hizmetlerinde kültürel önyargılar önemli rol üstlenirler.
Batı’da bireycilik önemliyken Doğu’da
grup sadakati önemlidir, içinde bulundukları
grubun yücelmesi önceliklidir. Konuşurken
insanların gözünün içine bakan bir birey, Batılılar
tarafından girişken ve ayaklarının üzerinde
durabilen bir birey olarak tanımlanırken Doğu’da
insanların birbirinin gözünün tam içine bakarak
konuşması ayıp görülür.
Etik
değerlerle alakalı olarak yapılan psikolojik bir
deneyde Amerikalılar, zor durumdaki bir akrabaya
yardım etmeyi kişisel bir tercih meselesi olarak
anlamışlardır. Onlarda yardım etmeyen insan asla
kınanmaz. Fakat diğergamlık,
bizim anlam coğrafyamızda yaygın ve önemli bir
değerdir. Bunu patolojik olarak etiketleyen bir
psikoloji anlayışı, bizim toplumumuza asla hitap
edemez. O yüzden bizdeki psikoloji anlayışını
kendi değerlerimizle beslememiz gerekir.
Yahya Kemal’e İstanbul’un nüfusunu
sormuşlar. Nüfus beş milyon olmasına rağmen O,
“yerin altındakilerle beraber on beş milyon”
demiştir. Bu demektir ki; bize göre hayat hiçbir
kesintiye uğramadan devam ediyor. Çünkü ölüm
bir yok oluş değil, hayatın bir başka form altında
devam edişidir. Bizim medeniyetimizin bence en büyük
üstünlüğü, ölüm karşısında sağlam
durabilmesi, parçalanmaya ve ruh çöküntüsüne uğramamasıdır.
Fakat Batı medeniyeti her şeyini ölümün inkarı
üzerine kurmuştur. (Kozmetik endüstrisi, plastik
cerrahi v.s.) Ölümün inkarı üzerine kurulan bu
medeniyette nihai olarak hayat da anlamsızlaşıyor.
Metafizik perspektifte Doğu’yla Batı
medeniyetleri arasındaki en temel ayrımlardan bir
tanesi; Nitche’nin çok meşhur bir sözüyle söylersek, Tanrıyı öldüren, Tanrıyı hayattan kaldıran bir
anlayıştır ki Batı medeniyeti bu anlayışın ürünüdür.
Diğeri ise Tanrıyı hayatın merkezine her şeyin
üzerine koyan bir anlayıştır.
Bu
örneklerden anlıyoruz ki toplum
içerisindeki bireylerin ortaklaşa paylaştıkları
değerler, o topluma ait normal ve anormal tanımlamasını
ortaya koyuyor.
Normal ve anormalin sınırlarını sağlıklı
bir şekilde belirleyebilmek için muhatabımızın
hangi kültüre mensup olduğunu, hangi anlam
dairesinde yer aldığını çok iyi anlamamız
gerekir. Ruh
sağlığının bazı kültürel değerlerden
etkilenebileceğini söyledikten sonra küreselleşme
aracılığıyla etkilendiğimiz bazı noktalar üzerinde
durmak istiyorum. Küreselleşme konusu teorik bir
konu gibi görünüyor ama bilakis tam hayatın içinde
hayatın ortasındadır. Günlük hayatta yaptığımız
her şeyle bizi etkileyen küreselleşmeye karşı
duyarlı olmalı ve yüz yıllardır bu topraklar
tanımlamaz.
İnsanla tabiat ahenk içindedir. Biz insanı alem-i
sağir (mikrokozmos), yani alemin bir parçası
olarak tanımlıyoruz. İnanıyoruz ki bir şey söyleyebilmek
için önce insan olmanın gereğini bilmeli ve
sonra köklerimizle irtibata geçmeliyiz. Köklerinden
koparılan ağaç kurur gider. Öz suyumuzu kendi
toprağımızdan almalı, kendi toprağımızdan devşirmeliyiz.
Her
şeyin ardında bir medeniyet perspektifi vardır. Ebeveynlerin
ayrılması, evlilik dışı gebelikler, uyuşturucu
bağımlılığı ve bir çok dejenerasyon o
toplumun ahlaki dokusunu yitirmesiyle ortaya çıkar.
Bugün Batı toplumlarında baş gösteren kişilik
bozukluğu salgını, parçalanmış ailenin giderek
yaygınlaşmasından kaynaklanıyor. Anne ve babanın
evi terk etmesi bizim toplumumuzda asla anlamlandıramayacağımız
şey iken orada çok yaygın olarak görülüyor.
Dikkat ederseniz çocuk filmlerinde parçalanmış
aile temalarını sıkça işliyorlar. Belki çocuklara;
“sizin anne veya babanız gittiyse üzülmeyin, böyle
aileler çok” mesajını veriyorlar ama yaptıkları
filmlerle kendi kültürel değerlerini ve normlarını
bize de taşıyorlar. Burada önemle üzerinde
durmamız gereken nokta şudur: Medeniyet perspektifimizi yitirmememiz için sorgulamayı adet haline
getirebilmeliyiz. Soru sorarak kalıplaşmış düşünceleri
alaşağı edebiliriz ama bunun için iyi okumak,
iyi öğrenmek ve dünyayı dikkatle takip etmek
zorundayız.
Genel olarak insanlar, çok büyük anlam problemiyle karşı karşıya. Kıbrıs’ta tertiplenen bir psikiyatri kongresinde de söylediğim gibi insanlar bizden artık klasik nevrozlarını tedavi için yardım istemiyorlar. “Benim depr
esyonum var, elimi yirmi defa yıkıyorum, beni nasıl
tedavi edersiniz?” demiyorlar. “Hayatıma bir anlam
bulamıyorum” diye geliyorlar. Mesela futbolun neden
bu kadar baş tacı edildiğini, neyin boşluğunu
doldurduğunu araştırmak lazım. Bence futbol aidiyet
duygusunu çok güzel karşılıyor. İnsanlar, normal
olarak kendilerini bir şeyin içinde tanımlama
ihtiyacı hissederler. Eğer insanlar bir anlam
boşluğu yaşıyorlarsa, geçmişleriyle irtibat
kuramıyorlarsa, geleceğe ilişkin bir projeksiyon
ortaya koyamıyorlarsa ve kendilerini emniyetsiz
hissediyorlarsa elbette bir uç fraksiyona yahut bir
futbol taraftarlığına kendisini yamayacak veya bir
cemaatin parçası olarak rahatlayacaktır. İslam
toplumlarının temel problemi, kaynaklarında var
olan potansiyeli yaratıcı hamlelere dönüştürebilecek
idari sistemlere sahip olmamalarıdır. Müslüman
toplumların tembel oldukları görüşüne katılmıyorum.
Eğer sistem çalışanı ödüllendirmezse ve
insanlar hep mağdur edildikleri hissine kapılırlarsa,
doğal olarak yılgınlığa sürüklenirler. Bu
tembellikten farklı bir şeydir. Eğer
İslam toplumlarından yeni bir silkiniş hamlesi çıkacaksa
onun adresi yine Türkiye olacaktır. Çünkü Türkiye,
kolonyalizm tehlikesine maruz kalmamış iki ülkeden
biridir. İran’a nazaran Türkiye’nin avantajı,
yakın zamana kadar büyük bir imparatorluğun beşiği
ve hilafet kurumuna sahip olmasıydı. Dolayısıyla
birleştirici bir güç olma vasfını hala taşıyor.
Böyle bir önderlik için sloganlara değil bilgiye
itibar eden, irfanı önceleyen ve davranışlarımızla
topluma örneklik teşkil eden insanlar olmamız lazım.
Sizi öldürmeye, size zarar
vermeye
gelen sizde hayat bulabilir. O ümidi taşımak
hepimizin boynunun borcudur. Var oluşumuzun bence
en önemli gayesi budur. Geleceğe
baktığımız zaman bir ümit, bir ışık göremiyoruz.
Sorumluluk sahibi olarak ümidi yeniden yükseltmek
vazifemiz olmalıdır. Meşhur bir Fransız
romancı; “sorumluluğun olduğu yerde ümitsizliğe
yer yoktur” diyor. Amerikan
birey anlayışının değerlerini, bütün insanlığa
evrensel değerler olarak sunan bir anlayış,
sorumluluk sahibi bir psikoloji anlayışı olamaz.
Bireysel motivasyon, arka planında kapitalizme
hizmet eden bir anlayışı kapsadığı için
Amerikan psikolojisinin çok önem verdiği bir
olgudur. Bir insanı motive edersiniz, çok üretir,
çok kazandırır, çok harcar, harcatır ve böylece
ekonomi canlanır. Ama sosyal sorumluluk sahibi bir
psikoloji anlayışı, insanı sadece ekonomik bir
özne olarak görmez. Onu kendi sosyal ağları içinde
değerlendirir, onun insani bir takım
hasletlere de sahip olduğunu bilir ve ona göre
anlamlandırır.
İsmet Özel diyor ki; “şarkıya dön, kalbine dön, eve dön”. İşte eve dönüş budur. Eve dönmek, medeniyetimize dönmek kendi köklerimize dönmek demektir. Özgün şeyler ortaya koyabilmek için daha özgün bir beyin ve daha sağlam bir ben idrakine sahip insanlara ihtiyacımız var. |
NE DEDİ
|
||||||
| Burada yer alan metinler, konuklarımızın programda yaptıkları konuşmalarının bir özetidir. |