|
Tahsin Görgün
ZÜ'L
- CENAHEYN
Hazar
Grubu’nun yaptığı okuma programının ilk bölümü
olan İslami İlimler çalışması, oldukça
muhtevalı bir program. Bir anlamda bizi biz yapan
değerlerin ve kültürün tanınması, gelenekten
gelen şeylerin şuur haline gelebilmesi için atılmış
güzel bir adım.
Programın
ikinci bölümü batı bilimleri. Bununla amaçlanan,
tesirlerin kaynağını ve nasıl geldiğini tespit
etmek ve onun farkına varmaktır. Değerlerin
kullanılması ya da mücadele edilmesi söz konusu
olduğunda batıyı tanımamız ve öğrenmemiz
gerektiği ortaya çıkmaktadır. İmam- ı Azam’
ın meşhur bir sözü vardır: “Bir mezhebin küllüne
vakıf olmadan eleştirmek, karanlığa taş atmaktır”.
Bu bir anlamda şöyledir: Siz gözü bağlı bir şekilde
bir şeylerle mücadele ediyorsunuz, size ulaşan
bazı şeylere anında reaksiyonda bulunuyorsunuz
ama reaksiyonunuzun bir düzeni yok çünkü nereden
ne geleceğini bilmiyorsunuz.
Etkilendiğimiz
değerleri öğrenme zorunluluğunun sadece bu döneme
has bir şey olmadığına işaret etmek için daha
geriye giderek durumu tarihi bir perspektiften ele
alalım.
Osmanlı
Döneminde iki kanatlılık manasına gelen “Zü'l-Cenaheyn
“ diye bir ifade vardır. Daha önceden de
kullanılan bu terim her dönemde farklı manaları
kapsamıştır.
Hz.
Peygamber’in dini tebliğinden sonra sahabe artık
Kur’an ve Sünnet olmak üzere iki şey
biliyordu. O zaman bu iki kaynağı bilenlere Zü'l-Cenaheyn
denirdi. Sonradan bu kavramın içi farklı
doldurulmaya başlandı. Hicri 2.- 3. asırdan
itibaren sadece rivayeti bilmek yetmedi, onun ötesinde
tefekkür etmek ve böylece sorunları çözme
yoluna girmek gerekti. Yani kanadın bir kısmını
Kur’an ve Sünnet oluştururken diğer kısmını
fıkıh oluşturdu. Sonraları İran, Fars, Hint
ve Yunan kültürleri ile karşılaşılması kelam
ilmini de bir ihtiyaç kıldı. O zamandan sonra
Zü'l-Cenaheyn olmak hem usul'ü din hem de usul'u fıkıh
alanında yetkin olmak manasına geldi. Osmanlı
Dönemine gelinceye kadar tasavvuf ayrı bir ilim
dalı olarak yaygınlaştı ve Zü'l-Cenaheyn olmak hem
zahir hem de batın ilimlerini bilmeyi gerektirdi.
Nihayet Tanzimat’tan sonra artık hem doğuyu
hem de batıyı bilmek Zü'l-Cenaheyn olmanın ön
şartı haline geldi.
Görüldüğü
gibi İslam toplumunun bulunduğu duruma göre iki
kanatlı olma tabiri de anlam değiştirdi ve böylece
ümmet kendi reflekslerini, reaksiyonlarını,
entelektüel davranış düzenlerini bulunduğu
duruma bağlı olarak değiştirmiş oldu.
Türkiye’
de muhtelif konularda sözü dinlenir insanların
ortak özelliklerinden biri batıyı iyi tanıyor
olmalarıdır. Genel olarak baktığımızda batıyı
iyi tanımayan insanların sözlerinin bize ufuk açıcı
bir perspektif sunamadığını görüyoruz.
Hazar
Grubu okuma
programının İslami İlimler bölümüyle dini,
dinin hayata bakışını ve kendi kültürünü tanıma
konusunda bir adım attı. Şimdi ise “batı’yı
nasıl tanımalı?” sorusu onlar için önem
arzetmektedir
Hazar
Grubu’nu batıdaki hayatın içine ithal edip
muhtelif yönleriyle batının ne olduğunu gösterme
imkanımız yok. O halde yapmamız gereken, batı
hakkında batılılar tarafından yazılmış
eserleri okuyarak ve müzakere ederek bir kanaate
ulaşmaktır. Dikkat etmemiz gereken bir başka
nokta ise batıyı mutlaka otantik bir şekilde görebilmektir.
Bu ise onları beğeneceğimiz, taklit edeceğimiz
anlamına gelmez.
Biz
Muhammed ümmeti olarak kendimizi bizden önceki bütün
insanlığın mirasçısı kabul ederiz. Müslüman
Kur’an merkezli olmak kaydıyla bütün kültürlerden,
insanlık tecrübelerinden istifade etmeyi normal
bir olay olarak görmelidir.
Bu noktada tarih boyunca bizim hiçbir sıkıntımız
olmamıştır, bu gün de olmamalıdır.
Tecrübelerden
istifade etmenin çift tarafı vardır. Pozitif
tarafı sizin hakikaten onayladığınız, aynıyla
olmak istediğiniz şeylerdir. Negatif tarafsa onların
başarısızlıklarını, yanlışlarını görerek
aynı hatalara düşmemektir. İşte bu noktada batıyı
tanıma zaruretimiz ortaya çıkmaktadır.
Şimdi
batı dediğimiz şey nedir?
Batı
bize bütün gibi gözükse de aslında bir bütün
değildir. Devlet düzeni, ahlak düzeni, düşünce
ve yaşam tarzı olarak
batıyı tanımalıyız. Manevi dünyası önemlidir.
Çünkü batının fizik dünyasının şekillenmesinde
din ve ahlak anlayışı da önemli rol oynamıştır.
Demek ki fiziki anlamda batıyı tanıyabilmek için
batının manevi boyutunu ve onun zaman içinde ne
gibi dönüşümler geçirdiğini bilmek dolayısıyla
batının tarihini dikkatle okumak gerekir.
Tarih
bir anlamda olan biten şeyler bütünüdür. İnsan
kendi hayatını bir bütün içinde ele alır ve yaşar.
Yaşarken estetik, hukuki, ahlaki gibi bir ayrım
yapmaz. Bunların hepsi mecz olmuş şekilde iç dünyamızda
mevcuttur. Ancak hayatımızı tasvir etmek
isteyecek olursak muhtelif perspektiflerde hayatımızı
kısımlara ayırırız. Bu tefrikler meselelerin
daha iyi anlaşılabilmesi içindir. Bundan
hareketle bizde bir bütün olan tarihi bilgileri kısımlara
ayırarak incelemeliyiz.
Dünya
ve tarihe bakış şekli, insanların ait olduğu
medeniyetin dünyadaki konumuyla doğrudan alakalıdır.
(Mesela batılıların tarihe bakış şekli
egosantrik denilen ben merkezci yani tarihi Avrupa
tarihinden ibaret görmeye dayalı bir bakıştır).
Bu yüzden tarihin hem form hem de muhtevasını
bilmeli ve tarihin form kısmıyla alakalı olarak
siyasi tarih okumalıyız. Elbette dünya tarihi
bundan ibaret değil ama böylelikle; “batılı
insan dünyayı ve kendi tarihini nasıl görüyor?”
bunu öğreniriz. Diğer taraftan bu siyasi bir
neticedir. Ama tarihin özelliklerinden biri de
kendisi netice olan bir olay, bizatihi başka bir şeyin
sebebi olabilmektedir. Bu noktadan bakıldığında
da siyasi tarihi bilmenin önemi aşikardır.
Tarihin
muhtevası diyebileceğimiz ikinci alan da düşünce
tarihi, iktisat tarihi, siyasi düşünceler tarihi,
din tarihi, medeniyetler tarihi, vs. konularını içeriyor.Tabii
ki standart tarih anlayışının yanında farklı
yorumlanan alternatif bir yaklaşımdır bu.
Bütün bunları inceleyip tasavvur oluşturduktan
sonra artık zihnimizde ana hatlarıyla bir resim
ortaya çıkacaktır.
|