|
FIKIH METODOLOJİSİ; Sünnet, İcma,
Kıyas
Prof. Dr. HAYREDDİN KARAMAN
Hayreddin Karaman Hocamızla Fıkıh metodolojisi
kapsamında
yapılan seminerlerin kısa bir özetidir.
Hazırlayan: Dilek Karataş
SÜNNET
13.05.2008
Sünnete karşı hassasiyeti olduğunu bildiğimiz
hocamız; bu programda Efendimizin sözlerinin ve
fiillerinin bağlayıcılığı hakkında nasıl bir
bakışa sahip olmamız gerektiğini anlattı. Takip
ettiğimiz kitap olan ‘İslam Hukuk İlminin
Esasları’nda eksik olan noktaları ekledi.
Hocamız bu bağlamda şunları söyledi:
‘Kitapta olmayan iki eksik noktanın üzerinde
durmam gerekiyor. Kitap sünnetin bağlayıcılığını
yeteri derecede anlatmamış. Mütevatir haberin,
Haber-i Vahid’in hatta Haber-i Meşhur’un kaynak
değerini anlatırken; itikatta, amelde ve ilimde
değerinin üzerinde durmak gerekir.
Mütevatir haber; hem itikatta hem amelde hem de
ilimde kaynak olacak değere sahiptir. Haber-i
Meşhur için çok ihtimalli yani zann-ı galiptir,
Haber-i Vahid için ise zan ihtiva eder deriz.
Durum böyle olunca Haber-i Vahid’in ne itikatta
ne de amelde kaynak değeri olmaz. Çünkü biz
biliyoruz ki zanla ilim yan yana gelmeyeceği
gibi itikatta zanla iman da bir araya gelemez.’
Bağlayıcılık bakımından Efendimizin sünnetini;
1. Dini tebliğ
etmek ve tamamlamak
2. Fetvâ vermek
3. Dâvaları hükme bağlamak
4. Devlet başkanlığı
5. Daha iyiye teşvik
6. Arabulmak, anlaştırmak
7. Danışmada bulunana yol göstermek
8. Öğüt vermek
9. Kemâl ve takvâ eğitimi vermek
10. İnce ve yüce gerçekleri öğretmek
11. Eğiterek sakındırmak
12. Başkalarına yol göstermekle ilgisi
bulunmayan beşerî, tabiî davranışlarda bulunmak
gibi açılardan da değerlendiren hocamız
konuşmasına sorulara cevap vererek devam etti ve
‘icma’ konusunu ödev olarak verdi ve dersi
bitirdi.
İCMA
10. 06. 2008
“Hukuk, toplum düzenini sağlamada vazgeçilmez
bir unsurdur. Fakat bugün geçerli olan hukuk
değil maalesef güçtür. Hz. Ebu Bekir halife
seçilince yaptığı konuşmada “hakk”ı çok
manidar bir şekilde ifade etmiş ve demiştir ki:
“Hakkı arayan en güçlüdür çünkü arkasındayım,
haksızlık yapan en zayıftır çünkü
karşısındayım.” Bugün de bunu böyle
söyleyenler var sağ olsunlar ama bir anlam ifade
etmiyor.
Hakkın yanında olmak ve hakkı
yerine getirmek için sadece Kur’an’dan hareket
etmek yeterli değildir. Kur’an;
“düşmanlarınızın sizin haklarınıza
saldırmalarını engelleyecek kadar güçlü olunuz”
buyururken Allah ve Rasulü tarafından
onaylanmış bir usulle hareket etmemizi ister.
Eğer bu usulün dışına çıkma ihtiyacı doğarsa,
konulmuş temel ilkelerden hareketle çıkılabilir.
Şimdi bu temel ilkelerden biri olan icma
konusu üzerinde duracağız”
diyerek konuya giren hocamız İcma
hakkında kitapta okuduklarımızı örneklerle daha
da anlaşılır bir şekilde anlattı.
Hocamızın anlattıklarını özetleyecek olursak;
herhangi bir asırda yaşayan müctehidlerin
tamamının bir fıkıh hükmü üzerinde ittifak
etmeleri mânasına gelen icmâ, müctehidlerin
çoğuna göre ancak Kitâb ve Sünnet'ten bir delile
dayanacaktır.
Bazı fıkıhçılara göre ise icmâ, böyle bir delile
dayanmaksızın, ictihad ve kıyâsların birleşmesi
suretiyle de teşekkül edebilir.
Ayrıca
asırlardır uygulamada hiç değişmemiş olan dini
kurallar da icmadır. İcmaın şeksiz şüphesiz
bağlayıcı olanı sadece sahabe icmaıdır.
İcmaın bağlayıcı bir delil olması, ümmetin dinî
konularda yanlış üzerinde ittifak
etmeyeceklerini haber veren hadîslere ve "mü'minlerin
yolundan ayrılmayı kınayan" âyete dayanmaktadır.
KIYAS
16.12.2008
Yaz dönemi
münasebetiyle ara verdiğimiz fıkıh usulü
dersimize nihayet başlamış olduk. Giriş yaparken
önceki derslerde işlediğimiz konuları kısaca
tekrarlayan hocamız bugün bize kıyas hakkında
bilgi verdi. Bu bağlamda konuşma özet olarak
şöyleydi:
“Biz müminler
olarak Rabbimizin bizden razı olmasının direkt
yolunun vahye müracaat etmek olduğunu biliriz.
Vahyi bize taşıyan metinler ise Kur’an’ın tamamı
ve sünnetin büyük bir bölümüne tekabül eder.
Buna aynı zamanda dalalet de diyebiliriz.
İcmaya sıra
geldiğinde ise tavrımız; icmanın şeksiz şüphesiz
bağlayıcı olanı sadece sahabe icmaıdır. Ayete ve
hadise dayanır. Ayrıca asırlardır uygulamada hiç
değişmemiş olan dini kurallar da icmadır.
İçinden
çıkamadığımız durumlarda eğer direkt yolla
çözüme gidemezsek bir de endirekt yol vardır.
Bütün imkanları kullanmış olmamıza rağmen
problemimizi çözememişsek o noktada dinin
beyanı, hüküm açıklaması duracak ve artık
istediğimiz gibi mi davranacağız? Böyle bir şey
biz Müslümanlar açısından mümkün değildir. O
halde açık olan nass ve hükümlerden yola çıkarak
açıklanmamış olanları çıkarma yolu ve yöntemine
gitmeliyiz. Buna biz kıyas deriz. Bunların
hepsine birden literatürde “Edille-i Şer’iyye”
denir.”
Hocamız Edille-i
Şeriyye’nin asli ve fer’i deliller olarak ikiye
ayrıldığını, asli deliller, kitap, sünnet, icma
ve kıyastan ibaret olduğunu anlattıktan sonra
Fer’i deliller hakkında bilgi verdi ve gelecek
derslerimizde 7-8 tanesi üzerinde duracağımızı
söyledi. Bu arada bir düzeltme yaparak Kıyasın
delil değil yöntem olduğu üzerinde durdu ve
devam etti:
“Kıyas, hükmü
beyan edilmemiş olanı, hükmü beyan edilmiş olana
bakarak ortaya çıkarma yöntemidir. Eğer kıyas
bize Allah’tan diğerleri gibi direkt hüküm
getirseydi delil olurdu. Halbuki kıyas Allahın
bir hükmünü kullanarak çözüme ulaşmamıza
yarıyor. Eğer kıyası mutlak olarak “edile-i
şer’iyye”den kabul eder de dört tane asli delil
var dersek kıyası da Kur’an, sünnet ve icma gibi
bir delildir diyerek hakiki manasında alır ve
hata ederiz. Onun için buna yöntem ya da metod
demek daha doğru olur.
Kıyasın
tarifini yapacak olursak neden metod denmesi
gerektiğini daha iyi anlamış oluruz.
Kıyas; Kitap,
Sünnet veya icmada hükmü bulunmayan meseleye,
aralarındaki illet birliği sebebiyle, bu
kaynaklarda yer alan meselenin hükmünü vermek
demektir.
Kıyasa en sert
bir şekilde karşı çıkan zahirilerdir. İbn Hazm
karşı çıkmasına rağmen bakmıştır ki açık ya da
üstü kapalı delalet yoluyla muhtaç olduğumuz
bütün hükümlere varmak elimizdekilerle mümkün
değildir. O sebeple beyan edilenden beyan
edilmeyen alana yansıtma yoluyla o da hüküm
çıkarmıştır ama adına kıyas dememiş delil
demiştir.”
Hocamız
kıyastan başka ictihat yollarına da kısaca
değinerek konuşmasını sürdürdü.
“Hakkında hüküm
bulunmayan meseleye cevap üretmenin yolu sadece
kıyastan ibaret değildir. Hatırlayalım;
Peygamberimiz Muaz b. Cebel’i bir yere
gönderdiğinde ona ne ile hükmedeceğini sorar. O,
Kur’an’la hükmedeceğini söyler. Efendimiz, orada
bulamadığında ne yapacağını sorar. Eğer nassın
açıklamadığı bir durumda istenildiği gibi
davranma keyfiyeti olsaydı Peygamberimiz bu
soruyu sormazdı. Bu soruya Muaz ‘sünnete
bakarım’ diye cevap verir. Peygamberimiz, orada
da bulamadığında ne yapacağını sorunca Muaz;
‘reyimi yani kafamı kullanarak ictihat ederim’
der. Bu hadise baktığımızda çok kadim zamandan
beri ictihat ya da rey kelimesinin
kullanıldığını görüyoruz.
Hükme varma
yollarından sadece kıyası kabul eden İmam-ı
Şafii, teorik olarak inkar etse de hayat icbar
ettiği için başka adlar altında uygulamak
durumunda kalmıştır.
Genel olarak
biz içtihadın üç şekilde cereyan ettiğini
görüyoruz:
1.Tefsir ya da
fehm ictihadı,
2.Kıyas
içtihadı
3. Mesalih yani
fayda zarar ilkesine dayalı ictihattır.
İmamlardan bir
kısmı hükme varma yolu olarak kabul etmeseler de
mesalih ya da istislah ilkesini başka adlar
altında kullanmak durumunda kalmışlardır.”
Not: Hocamız Hayreddin Karaman’a birikimini
bizlerle paylaştığı ve gösterdiği yakınlıktan
ötürü teşekkür ediyoruz. |