|
ENDÜLÜS GEZİSİ NOTLARI

17.05.2005 günü, İspanya’nın ruhu da
denilen Endülüs yolculuğumuz büyük bir heyecanla başladı.Barcelona
aktarmalı olarak nihayet saat:22.30’da Sevilla’ya
vardık.
İspanya’daki
ilk günümüz
Sabah
erkenden 1920’de inşa edilen ve her ülkenin kendi
mimari özelliklerini yansıtan binalardan oluşan ticaret fuar merkezi Plaza de Espanya’yı gezdik.
Buradaki mimari şaheserlerinden biri olduğu söylenen
ve şimdilerde askeri garnizon olarak kullanılan
İspanyol pavyonunda resimler çektirdik.
Ardından
Amerikan Pavyonuna gittik. Pek çok pavyonun aksine
mimari açıdan en zayıf olan Amerikan Pavyonuna
önceleri hiçbir turist uğramazken sonraları Amerikalılar
fuar alanlarının önüne beyaz güvercinler koyarak
turist çekmeyi başarmışlar.
Sevilla’da
Emevi döneminin ünlü yapılarından olan Alcazar
Sarayını ve cami temelleri üzerine yükselmiş ve
minaresi çan kulesine çevrilmiş ünlü Hiralda
Katedralini gezdik.
Hiralda Katedrali
Katedral
bizdeki külliye karşılığı bir kelime olup, içinde birden fazla küçük
kilisenin (şapel) bulunduğu çok yüksek ve geniş bir yapıdır.
Burası İspanya’nın en büyük katedrali olup, içinde
26 adet şapel, 84 vitray, 1060 heykelcik mevcuttur. O dönemde
yaşamış kral ve önemli şahsiyetlerin gömüldüğü bu katedralde Kristof
Kolomb da defnedilmiştir. Hollandalı mimar tarafından 43 yılda
yapılan bu katedral dünyanın en zengin ve en büyük Gotik
kilisesidir. Atlar adı verilen mihrapta çok sayıdaki eser som altından
yapılmıştır.Bu nedenle bu mihrap sadece yılda bir sefer dini tören
için kullanılıyormuş. Buna alternatif olarak yapılan ve gümüş süslemelerle
bezenmiş mihrap diğer zamanlardaki ayinlerinde kullanılıyormuş.
Katedralde mihrabın hemen yakınındaki bölüm zenginler ve ileri
gelenler için daha arka bölüm
ise halk için ayrılmış. Bakımı için bir papazın görevlendirildiği
ve halen çalışır vaziyetteki 215 yıllık büyük bir saat mihrabın
hemen karşısında yer alıyor. Katedralin en değerli köşesi kör
Meryem heykelinin bulunduğu bölümmüş. Burası ibadethane olarak
kullanıldığı gibi ruhban sınıfı parlamentosu da burada
toplanmakta imiş. Sevilla İspanya’nın en dindar kenti olarak
bilinmekte olup, dini bayramlarda buralarda yer bulmak oldukça zormuş.
Alcasar
Sarayı
İspanyol
ve Arap kültürüyle şekillenmiş olan Endülüs havzasında bizi ilk
büyüleyen Alcasar oldu. Endülüs sarayı üzerine Hıristiyan krallar
tarafından inşa edilen Alcasar
Müslüman
işçilerin çalıştığı bölümleri İslam estetiğini yansıtmaktadır.
Sarayın duvarları 2 metre eninde kale gibi inşa edilerek depreme ve
kuşatmalara dayanıklı hale getirilmiştir. Emeviler’in bulduğu bir
yöntem olan duvarların nemden ve aşınmadan etkilenmemesi için harç
olarak, tuğlanın tozu yumurta ile karıştırılarak keçi kılından
oluşan bir karışım kullanılmıştır. Duvarlarında halen Emeviler
döneminde yazılmış bulunan ayetler mevcuttur. Emevilerden sonra
gelenler, kötü ruhları kovduğuna inanılan çirkin suratlı insan ve
hayvan figürlerini duvarlara işlemişler.
Bugün
Alcasar Sarayı 3 özelliği ile biliniyor:
1- Kristof Colomb’un uğrak yeri olması.
2-
3 medeniyet döneminin izlerini taşıyor olması.
3-
3-Halen İspanyol krallarının sıkça ziyaret edip burada
kalmaları.
Guadelguivir
Nehri
Sevilla’nın
içinden İspanya’yı boydan boya kat eden 600 km. uzunluğundaki
Guadelguivir nehri geçmektedir. Bu nehrin etrafındaki görülecek
yerleri, tarihi mekanları nehirde yaptığımız yat gezisi ile temaşa
eyledik.
Güneyin
İncisi Sevilla
Sevilla
800.000 nüfuslu, deniz olmadığı halde deniz kokan, caddeleri sağlı
sollu portakal ağaçlarıyla bezenmiş, yeşili bol güneyin incisi bir
kent. Üniversiteler kampüsü olarak da tanınan Sevilla’da 500 yıllık
harika manolya ağaçları var. Yeşilin bolluğu bu kentin ısısını
5 derece kadar düşürebiliyormuş. Yaklaşık 800 yy. buralara hayat
veren Endülüs Emevi Devleti’nin kültürünün izlerini ve o kültürün
ruhunu hala buralarda görmek mümkün.Örneğin, evler dışardan
beyaz, sade bir bina gibi görünmekte ise de, içleri saray gibi döşenmiş
ve evlerin ortasında arap kültüründen kalma avluya benzer bahçeler
korunmuş.
Batı
İslam İmparatorluğunun muhteşem başkenti, Cordoba,
19
Mayıs sabahı otobüsle Batı
İslam İmparatorluğunun muhteşem başkenti, Avrupa’daki ilk üniversite
ve ilk şehir aydınlatmasına sahip Cordoba’ya hareket ettik.Burada
hilafet yönetiminin merkezi olan Medinet-üz Zehra Sarayı’nın
kalıntılarını gezdik. Burayı hükümdar en sevdiği gözdesinin adına
yaptırmış. Kazı neticesi bu güne kadar ancak 1/10’u ortaya çıkarılabilmiş
olan saray 3 bölümden oluşmaktaymış: En yukarıda hükümdar ve
ailesinin yaşadığı bölüm, bunun altında korumaların ve
ailelerinin oturduğu bölüm, en altta ise idarecilerin kaldığı ve
saraya gelenlerin karşılandığı bölüm.
Kurtuba
Feryad Ediyor,
Daha
sonra yapımına 786 yılında başlanıp 987 yılında bugünkü 2
hektarlık boyutuna ulaşmış olan ve İslam mimarisinin ana
eserlerinden biri olarak kabul edilen Kurtuba Camii’ne gidildi.
Ancak Endülüs’ün düşmesinden sonra en muhteşem işlemelerin
bulunduğu bölüm üzerine inşa edilen katedrale bakınca ciğerine
hançer saplanmış birinin gözlerinde görülebilecek bir hüzünle
kurtuba bizi karşıladı. İslam mimarisi ve muhteşem işlemelerinin
üzerinde Hıristiyanlığa
ait figürleri o muhteşem
eseri tahrip edercesine yerleştirmiş olmaları bizi çok üzdü. İslam
estetiğinin üzerine iğreti olarak duran ve barok usulüyle
inşa edilen katedral iki medeniyeti mukayese açısından
dikkate değer bir görünüm sunuyor. Burada zarafeti, estetiği,
derinlikli bir iç alemi ve iç huzurunu yansıtan bir görünümden,
karamsarlığa, ürkütücü bir azamete, hiyerarşik bir yapıyı çığlık
çığlığa bağıran tabloya sert
çizgilerle geçişi yan yana görmek mümkün.Değişik zamanlarda yapılan
ilavelerle 3 bölümden oluşan bu eserin 3.bölümüne atlar denilen
mihrap eklenmiş, sağ ve sol duvarlara şapeller ilave edilmiştir.
Burası camii iken
içinde aynı anda 27.000 kişinin namaz kılabileceği büyüklükteymiş..
Endülüsün
Son Kalesi “Granada”
Cordoba’dan
otobüs ile Granada’ya geldik. Akşam vakti Mağrib mahallesini gezdik.
Küçük bir binanın 2. katındaki mescidin balkonunda okunan akşam
ezanı bizi çok duygulandırdı. Bu durum İslam ülkesi olmayan bir
yerde ibadetlerin bile ne kadar ürkek yapıldığının bir işareti
gibiydi. Orada hep beraber akşam namazını farklı bir huşu ile kıldık.
Sonra
bir çay bahçesinde oturarak Elhamra Sarayı’nın ışıklandırılmış
halini ay ışığı eşliğinde
seyrettik. Sarayın duvarları kırmızı tuğladan inşa edildiği için
saraya Arapça hamr kökünden gelen Elhamra adı verilmiş ise de
bugün, kızıl renk sarayın hüznünü açığa vuruyor.
Endülüs
Medeniyetini Haykıran Yapıt “Elhamra”
Ertesi gün
sabahtan 1870 yılında ulusal anıt olarak tayin edilene kadar yüzyıllar
boyunca bakımsız kalan Elhamra
Sarayı’na gittik. Yeşillikler içinden geçip Adalet Kapısı’ndan
saraya girdik. Nakış gibi işlenmiş saray duvarları görmeyene anlatılamayacak
kadar güzel. Temeli 1232 yılında atılan ve her bir bölümü bir öncekinden
muhteşem olan Elhamra’da İslam medeniyetin sanatsal ve estetik
zirvesini görmek mümkün.
Elhamra,
birbiriyle bağlantılı sayısız odalar ve salonlar, bu mekanların
arasında yer alan avlular, yeşillikler, havuzlar, akar çeşmeler ve
bahçelerden ibaret. Tüm bu mekanlar belli bir ahenk içinde dizilmiş
ve rahatsız edici olmayan geçişlerle bezenmiş bir düzenlemeye
sahip.
Sanat
tarihi kitaplarında Endülüs mimarisinin ulaşabildiği en yüksek
nokta diye nitelenen ünlü
" Aslanlı Avlu” incecik 124 mermer sütunla çevrelenmiş. Ortasında,
her birinin ağzından sular fışkıran 12 aslan heykeli, yanlarda ise
fıskiyeli küçük havuzcuklar bulunur. Çeşitli çiçekler ve ağaçlarla
süslü Aslanlı Avlu, dışa kapalı bir mekanın bile insanda ferahlık
duygusu uyandırabileceğinin en iyi örneği sayılır.
Hayranlık
ve şaşkınlıkla eskiden Cennet’ül Arifin adı verilen bahçe
bölümüne geçtik. Elektriğin ve motorun olmadığı bir zamanda
suyun eğimini hesaplayarak pek çok fıskiyeyle hem bir estetik
mucizeyi hem de ortamı serinletmeyi başarabilmişler. Adına yakışır
şekilde halen büyük ölçüde muhafaza edilmiş, içerisinde pek çok
havuz, rengarenk çiçekler bulunan muhteşem bahçeleriyle de ünlü
olan Elhamrayı Mayıs ayında gezmek bir lütuf gibiydi.
Daha
sonra Bin Yusuf Medresesine gittik. Ancak tadilatta olduğu için
içeriye giremedik. İpek Pazarı’nda alışveriş yaptık.
Elhamra’nın karşı tepesi olan Al Bayzin tepesinde son dönemde
açılan mescidde Cuma namazını İspanyol Müslümanlarla birlikte
kıldık. Muhteşem Elhamra sarayını bu cepheden de seyreyledik.
Müslüman
olarak Abdullah adını almış bulunan bir İspanyol ailenin işlettiği
restorantta öğle yemeğimizi
büyük gönül rahatlığı ile yedik. Ve buraya geldiğimizden beri
belki de ilk defa doymuş olduk.
“Endülüs’te
İslam yine kendi içinden doğuyor.”
Akşam
namazını kılmak ve Granada’da yaşayan Müslümanlarla tanışmak için
tekrar aynı mescide gittik. İspanyol Müslümanlarının yaptırdığı
bu mescid 24 yıllık
faaliyet sonunda Müslümanların
sayısının artmasına vesile olmuş. Buradaki Müslümanlar, Albayzin
tepesinin Elhamrayı çok güzel gören bir yerde mescid yapımına izin
verilmiş olmasını Allah’ın bir lütfu olarak değerlendiriyorlar.
Müslüman
hanımların lideri Münire hanım ve İspanya Müslümanlarının
lideri olan Abdülhasip beyle tanıştık. Orada bulunan Müslümanların
durumlarını konuştuk. İspanya’da 1975’e kadar bir tek Müslüman
yokken Franko’nun öldüğü gece İngiltere’de Abdülkadir es
Sufi’nin medresesinde 3 İspanyol Müslüman olmuş. Daha sonra dini
ilimleri öğrenip İspanya’ya tebliğ yapmak üzere geri dönmüşler.
Bugün çoğu eğitimli olan İspanyol Müslümanlarının
sayısı 50- 60 bin civarında imiş. Dışarıdan çeşitli
vesilelerle ülkeye gelen Müslümanlarla bu sayı 1 milyona yaklaşıyormuş.
İspanyolların Müslümanlara karşı düşmanca bir tavır içinde
olmadığını öğrenmek bizi sevindirdi. Yalnız Münire hanımın en
büyük sıkıntımız dinimizi yeterince bilememek, ne yapıp ne
yapmamamız gerektiğini tam olarak bilmiyoruz, sizlerden öğrenecek çok
şeyimiz var demiş olması hepimizin üzerine bir vebal olarak çöktü.
Ağustos ayında 1 aylığına Türkiye’ye geleceklerini memnuniyetle
öğrendik ve tekrar görüşme dileklerimizle oradan ayrıldık.
Ve
Madrid...
21
Mayıs’ta sabah uçak ile Madrid’e uçtuk. Yeşil alan yönünden dünyanın
2. ve Avrupa’nın en büyük 3.şehrindeki ünlü bulvar ve meydanları
ile Kraliyet sarayını dışarıdan gezip hatıra fotoğrafları çektirdiğimiz
panoromik şehir turundan sonra otobüsle Endülüs Arap-İslam
medeniyetinin ilk başkenti olan ve yaşayan büyük bir antik kent görünümündeki
Toledo’ya varmış olduk.
1987’den
beri UNİCEF’in tüm şehri açık hava müzesi olarak kabul ettiği dünyanın
tek şehri olan Toledo Müslümanlığın, Museviliğin ve Hıristiyanlığın
bir arada yaşadığı bir kültür merkezi olmuş. Önce uzaktan bizi büyüleyen
bu kentte, kendinizi
tarihten bir parça sayabilirsiniz. Bir tepe üzerine inşa edilmiş
Toledo’ya 8-9 yürüyen merdivenle ancak çıkabiliyorsunuz. Dar
sokakları, camları rengarenk çiçeklerle bezenmiş evleri, minik dükkanları,
küçük kafeteryalarıyla görülmeye değer olan Toledo’da bir düğüne
de denk geldik. Burada cami temelleri üzerinde inşa edilmiş katedrali
ve Cami iken kiliseye çevrilmiş bir müzeyi de gezmiş olduk. Sonunda
bu muhteşem yerden damağımızda kalan tatla birlikte bize bir hatıra
kalsın diye Şam kökenli ve buraya has Damascino işleme sanatı atölyelerinden
yaptığımız alışverişle geri döndük. Bunun son günümüz olması
dolayısıyla dönerken bir hüzün çöktü içimize. 800 yıla yakın
bir süre hükümran olan ve Dünyaya ilim, fen ve medeniyet yönünden
katkıda bulunan bir büyük
devletin iç çekişmeler yüzünden çöküş hikayesi ve bunu feryat
eden katedrale dönüşmüş camileri bizleri ziyadesiyle üzdü.
Akşam
Madrid’e döndük.Ertesi sabah 22 Mayıs Pazar sabahı dönüş
yolculuğumuz başladı.Böylece çok uyumlu bir ekip ile dostluğun ve
hüznün paylaşıldığı grubumuzun ilk gezisini gerçekleştirmiş
olduk.
Hazırlayan
Güler ÖRENGÜL
Endülüsten
muhtelif notlar
---.Bütün Elhamra duvarlarına nakış nakış işlenmiş tılsımlı söz
“Allah’ tan başka galip yoktur” gerçeği haykırmaya devam
ediyor.
----
Elhamra’nın tasarımındaki ve süslemelerindeki zerafet ve mimari ölçülerdeki
denge öyle huzurlu bir ihtişamı tattırıyor ki sanki bu atmosferde
sarayı inşa ettiren sultanların ve inşa eden ustalar ile sanatkarların
asil azametlerini teneffüs ediyoruz.
----Tavan
ise sedir ağacından binlerce küçük parçanın üst üste ve yan
yana birleştirilmesiyle mükemmel ve felsefi anlamı olan görünüme dönüştürülmüş.
Burası saray sanatkarları ve marangozlarının tam bir şaheseri. Bu
tavan, üzerinde " O yedi göğü birbiri üzerine tabaka tabaka
yarattı. Rahman’ ın yaratmasında bir aykırılık göremezsin."
ayetinin bulunduğu bir korniş üzerinde yükseltilerek oldukça anlamlı
bir bütünlüğe kavuşturulmuş.
----Aslanlar
Avlusunda, zarif ve ince sütunları, dantelalı kemerleri, tevhidi yaşatan
mozaikleri görmek, Allah’ı zikreden duvarı ve tavan işlemelerinin
her bir kıvrımına gizlenmiş binlerce melekleri ve kubbelerindeki
Kabe’yi tavaf eden Endülüslü şehitlerin vefakar ruhlarını
hissetmek mümkün. Kalbimden yükselen bir aydınlık müjdeliyor ki
Allah’ın tek galip olduğunu tüm dünyaya haykıran bu saray kıyamete
kadar ayakta kalacak. Dünyanın hiçbir yerinde Allah’ı bu kadar çok
zikreden bir sütun, bir kemer, bir kubbe, bir tavan, bir kapı, bir
..., bir saray olmasa gerek. Sanatın Allah ı zikreden kalbin aklımızı,
hayal gücümüzü, ellerimizi ve gözlerimizi rehin alması ve onun
bire bir üç boyutlu fani dünyamıza yansıması olduğunu görünce,
ben, kendimi adeta yedi kat Sema’nın içinde gezen bir seyyah-ı
fakir gibi görmeye başladım. Biz dördüncü boyut olarak genelde hep
zamanı kabul ederiz. Fakat, görüyorum ki, el-Hamra da dördüncü
boyut, zamandan öte, ruh dünyamızı vahyi olanla birleştiren Lâfzı
Celil’in zikri.
----Onun
hemen yanındaki oda ise 1829 da el-Hamra da bir süre ikamet eden ve
el-Hamra ile ilgili anılarını yazan Amerikalı Washington Irwing e
kaldığı oda. Irwing in perili ve esrarengiz diye seçtiği bu odaya
yerleşmesine, sarayda bekçilik yapan İspanyol ailenin karşı çıktığı
anlatılıyor. Çünkü o zaman saray kendi kaderine terk edilmiş,
haydutların, dilencilerin ve evsiz barksız insanların adeta sığınak
yeri haline gelmişti. Bakımsızlıktan dolayı duvarlar dökülmekte
ve hor kullanmadan dolayı da kapı ve pencereler tahrif olmaktaydı.
Kontrolsüzlükten dolayı ,gecekondu misali, el-Hamra sitesine kaçak
evler dahi yapılmaktaydı. Önce bilinçli olarak yapılan yıkımlar,
ardından ise savunmasızca kendi kaderine terkediliş. Zavallı el-Hamra
bu kaderine direniyordu var olabilmek için, Endülüsü bir nebze olsun
insanlığa taşıyabilmek için.
----Ferdinand
ve Isabella’ da yaklaşık 100,000 kişilik ordusuyla Gırnata’yı
kuşatmışlardı. Gırnata’yı en son gören tepenin ismi "Suspiro
del Moro" , yani Mağriplinin Istırabı, Mağriplinin Son Hıçkırığı
, Gözyaşı Tepesi. 1492’de yaklaşık elli maddelik bir anlaşmayla
Gırnata’yı Katolik Ferdinand’a teslim etmek zorunda kalan ebu
Abdullah Alpujarras dağlarına gitmek üzere şehri bu patikalardan
terk eder. İşte ebu Abdullah bu tepelerden birinden Gırnata’ya son
kez bakar ve ruhunun ıstırabı gözyaşlarıyla bu tepenin topraklarına
düşer. Valide Sultan, annesi Huri Ayşe zavallı oğluna dönerek: "
Ağla ağla, bir erkek gibi savunamadığın şeyler için bir karı
gibi ağlamak yaraşır " der. Ebu Abdullah
Alpujarras’da bir süre kaldıktan sonra Fas’a geçer. Perişan
olur, fakir bir hayat sürer ve kimsesizlere karışır. Akıbeti ise
bilinmez....
----Gökyüzüne
uzanan ve gümüş bir örtü gibi karlarla kaplı doğu tarafındaki şu
dağların ismi Sierra Nevada’dır. El-Hamra’nın ve Gırnata’nın
su depolarını dolduran çeşmelerinden şarıl şarıl akan ve
kanallarında gürüldeyen berrak sular işte o doruklardan geliyor. Hıristiyanlar
bu depoları ve kanalları tahrip ettikten sonra Gırnatalılar karları
O dağlardan katır kafileleriyle büyük kufelerde getirmek zorunda
kalmışlardı.
----Bu
bahçenin yukarısında ise bu suları dinlendirip daha sonra havuzlara,
fıskiyelere, hamamlara tuvaletlere sarayın salonlarına ve
Elbaicin’in evlerine kadar gönderen büyük su depoları bulunuyor. Müslümanların
hidrolojide uzman olduklarının en iyi örneği işte Gırnata’nın
bu kanalları çeşmeleri, fıskiyeleri ve depolarıdır. Bu dahi o dönemlerin
medeniyet seviyesini anlamamıza yeterli olsa gerek.
----10.yy
da sultanlık yapan III. Abdurrahman zamanında İspanya'nın başkenti
Kurtuba'nın nüfusunun 500 bin civarında ve şehrin Vadi el-Kebir
boyunca 5 kilometre uzandığı belirtiliyor. Ibni Rüşd'ün kadılık
yaptığı, Ibni Hazm'ın bir ara vezirlik yaptığı ve kütüphaneleriyle
ünlü şehir Kurtuba. Bir kütüphanesinde 600 bin eserin bulunduğu
edebiyat ve ilim alanında zirve bir şehir. 21 banliyö, 500 camii, 70
halk kütüphanesi, 300 hamam, 13 bin dokumacı, senede 60 bin kitabın
yazıldığı ve kilometrelerce uzunluğundaki kaldırımlı ve ışıklı
yollarıyla Avrupa'nın en büyük metropolü. Zamanında onun altında
Konstantinepol (Istanbul) ve Bağdat vardır...
----
O tarihlerde İstanbul
nüfusu 50.000 iken
Endülüs’ün başkentinin nüfusu 1
milyona yakındır. O günlerde Endülüs’teki el yazması
kitap sayısı bugün ABD’nin matbu kitap sayısından fazladır.
Emeviler, halkın %99’u okuma yazma bilen, geceleri şehrin sokaklarının
ışıl ışıl aydınlatıldığı, inşaat teknolojisi ve sağlık
alanlarında çok gelişmiş, temizliğe önem veren, sokakları misk
kokan bir devlet imiş.
----
Emeviler’in çöküşünün en büyük müsebbibi olan ve “kirli İzabel”
adıyla tarihe geçen Kraliçe 2.İsabelle,
Endülüsü almadan yıkanmamaya yemin ettiği için 2 yıl hiç
yıkanmadığı gibi çamaşırlarını dahi hiç değiştirmemiş. Bu
bir hareket tarzı meydana getirmiş ve bu yolu takip edenler gittikçe
çoğalmış. Bu nedenle şehir pislik ve kötü kokudan geçilmezmiş
----Arapça’dan
İspanyolca’ya tam 2500 kelime geçmiş. İyi konuşan bir insanın günlük
dilde en fazla 700 kelime ile konuştuğunu düşünecek olursak bu sayının
ne kadar çok olduğunu daha iyi anlarız. Halen pek çok yer isminin
arapça menşeli oluşu dikkat çeken noktalardan biridir.
----
İspanya meşruti krallıktır. Nüfusu 40 milyon olup, kişi başına düşen
milli gelir 10.000-USD’dir.Latin ırkındandır. Ekonomilerinde tarım
oldukça önemli yer tutmaktadır. Bu yüzden İspanya’ya Avrupa’nın
köylüsü deniliyormuş. Katolik taassubiyeti açısından önde
gelmektedir.Diğer ırk ise Yahudilerdir. Kudüs’ten sürgün edilince
bir kısmı İspanya’ya gelmiş ve yüzlerce yıl burada kalmışlardır.
----İspanyollar
millet olarak sıcak kanlı,esmer, kıvırcık saçlı, kolaycı ve
disiplini sevmeyen insanlarmış. Akdeniz iklimi sebebiyle olsa gerek
tip olarak Türk insanına çok benziyorlar.
----İspanya’da
3F meşhurmuş: Fiesta (araplardan kalma öğlen uykusu) -Flamenko ve
Futbol. 1975 yılındaki ölümüne kadar ülkeyi yöneten ünlü faşist
diktatör Franco, İspanya halkını bu 3F ile uyutarak uzun süre
iktidarda kalmayı başardığını söylemiştir.
----Ünlü
İspanyol tarihçi Blasco Ibanez, Müslümanların İspanya'da inşa
ettiği bu medeniyeti şu sözlerle dile getirmektedir:
8. ve 15. yüzyıllar arasında bütün Ortaçağ boyunca Avrupa'nın
bilinen en zengin ve en parlak medeniyeti İspanya'da doğup gelişti.
Bu dönemde kuzeydeki halklar din savaşları yüzünden parçalanmakta
ve kana susamış vahşi (barbar) sürüler halinde hareket etmekte
iken, Endülüs toplumu otuz milyonu aşmakta, o dönem için çok büyük
olan bu nüfus yapısı içinde her ırk ve din grubu ahenk içinde
hareket etmekte ve toplum çok canlı bir nabız atışı
sergilemekteydi.
----İngiliz
tarihçi John W. Draper ise Endülüs Müslümanlarının sahip oldukları
medeniyeti şöyle anlatır:
700
sene sonrasında bile Londra'da bir tek sokak lambası bulunmazken...
Sonraki uzun asırlar boyu Paris'teki evinin eşiğinden yağmurlu bir günde
sokağa adımını atan bir Parisli ayak bileklerine kadar çamura
batarken, aydınlık ve temiz sokaklarıyla Endülüs kentleri pek ileri
ve gelişmiş bir görünüm arz ediyordu.
----1492
yılında Müslümanların elinde kalan son toprak olan Granada'nın (Gırnata)
da kaybedilmesi ile Endülüs Devleti tamamen sona erdi. Avrupa
medeniyetinin İslamiyet'ten çok şey öğrendiğini ve iki medeniyetin
hep içiçe olduğunu dile getiren kişilerden birisi de Galler Prensi
Charles'tır. Prens Charles, İslam medeniyetinin özelliklerini ve
gerek Endülüsler gerekse Balkanlardaki Osmanlı tecrübesinin
Avrupa'ya neler öğrettiğini şöyle açıklamaktadır:
Diplomasi,
serbest ticaret, açık sınır, akademik araştırma teknikleri,
antropoloji, moda, alternatif tıp, hastaneler hep bu büyük kültürden
(Endülüs) gelen şeyler. Ortaçağ, İslam o çağın koşullarına göre
fazlası ile tolerans sahibiydi, Yahudiler ve Hıristiyanlar inançlarını
diledikleri gibi yerine getirebiliyorlardı. Bu yönleri ile Müslümanlar,
Hıristiyanların ancak yüzyıllar sonra uygulamaya geçirebilecekleri
bir örnek teşkil ediyorlardı. Asıl şaşırtıcı olan, İslam'ın,
önce İspanya'da daha sonra Balkanlar'da, ne kadar uzun zamandır
Avrupa'nın bir parçası olduğunu, yani bizim büyük bir yanılgı
ile Batı medeniyeti olarak adlandırdığımız medeniyetin üzerinde
ne kadar büyük etkisi olduğunu görmektir. İslam, insanlık sahasının
her alanında, bizim geçmişimizin ve bugünümüzün bir parçasıdır.
Modern Avrupa'nın ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bizim tarihi
mirasımızdan ayrı bir şey değildir, mirasımızın bir parçasıdır. |