|
TÜRK
DİLİNİN TARİHÇESİ
Yıllanmış
bir mazinin, akıp gelen bir kültürün hem taşıyıcısı
hem de ürünü olan dil; geçmişin görgüsünü,
bilgisini, hayalini ve tecrübelerini bize
getirmelidir. Dil bunları gerçekleştirebiliyorsa
“dil” ve böyle bir dilin bir araya getirdiği
insanlar da “millet” tir. Dil eğer bu
fonksiyonunu icra edemiyorsa dil olmaktan çıkar
ve dilin sahibi olan millet de yavaş yavaş tarih
sahnesinden silinir.
Türk
milletinin
tarih sahnesine çıktığı günden bu güne
kadar ortaya koyduğu bütün
değerler sistemi kültürünü oluşturur.
Türk dili geçmişte yaşanmış hadiseleri ve kültürümüzü
bize taşır. Aynı zamanda dili tayin eden, dilin
çerçevesini ve şeklini çizen de kültürümüzün
ta kendisidir.
Dili
incelerken sosyoloji, psikoloji, felsefe, tarih,
coğrafya ve düşünce tarihi gibi disiplinlerden
faydalanmak zorundayız. Bunlarla alakalandırmadan
bir dil incelemesi yapmak düşünülemez.
Biz
dil konusunda doğru metotlar kullanabilirsek, sağlıklı
yargılara varabiliriz. Bu gün Türkiye’de yaşanan
dramlardan birisi insanların kendi dilleri hakkında
doğru bir pozisyon alamaması, dolayısıyla doğru
bir yargıya varamamasıdır.Bunun sebebi ise yanlış
ön bilgiler ve dilin gerçekten ehemmiyetinin
farkına varamamaktır. İnsanların saadetleri,
muvaffakiyetleri dili anlamaya ve doğru
kullanmaya bağlıdır. Çünkü dil bizim hem dış
dünyayı anlamamızı sağlar hem de bize daha önceki
insanların tecrübelerini, görgülerini ve
bilgilerini aktarır. Biz de bunlarla hayatımıza
hayat ömrümüze ömür katarız.
Gerçek
manada hürriyet, insanların dillerine hakim
olması ile mümkündür. Dili daha iyi
kullananlar, onu iyi kullanamayanları yönetir.
Onun için iyi öğretmenler, iyi din adamları,
iyi askerler ve başarılı liderler hep dili çok
iyi kullanan insanlardır.
Dil
hükmünü zaman ve mekan boyutunda icra eder. Türkçe’yi
ele aldığımızda Türkiye ile Türkçe’nin
zaman sınırları ve coğrafi sınırlarının örtüşmediğini
görürüz. Türkiye Cumhuriyeti 1923’ten beri
var fakat Göktürk yazıtlarının tarih
sahnesine çıkışı Hz. Muhammed’den 200 yıl
sonradır. İşte o günden bu güne dil bize çok
şey getirmiştir.
Tarihsel
olarak bakacak olursak; yüzlerce yıl süren bir
yolculukla Ötüken ormanlarından buralara
gelinceye kadar başımıza çok işler geldi. Geçtiğimiz
yerlerdeki kültür ve medeniyetlerden etkilendik.
Bu yolculuk esnasında bir çok din değiştirdik.
Şamanizm’den çıkıp Budist sonra Maniheist
olduk ve daha sonra da İslam’ı kabul ettik.
Medenileşmemiz Müslüman olmamızla aynı
tarihte olmuştur.
Türklerin
bir kısmı Hazar üstlerinden Avrupa içlerine doğru
ilerlemişler, orada yaşamışlar ve kimisi de Hıristiyanlaşıp
paralı asker olarak hayatlarını devam ettirmişlerdir.
Bunların bir kısmı Bizans ordusu ile Malazgirt
savaşına katılmış ve karşı tarafın attığı
savaş naralarını, haykırışlarını duyunca
saf değiştirerek Türk tarafına geçmişlerdir.
Böylelikle Türkçe bize Anadolu’nun kapılarını
açan altın bir anahtar olmuştur. Elimizdeki
vesikalar Arap harflerinden sonra en çok Uygur
alfabesi ile yazılı metinlerden oluşmaktadır.
Dünya
üzerinde birbirinden farklı Türkçeler
bulunmaktadır. Çünkü Türkler coğrafi olarak
büyük bir alana dağılmışlardır. Bunun
neticesinde de Türkçe’ye başka dillerden
kelimeler girmiştir ve girecektir de. Mesela
Azeri Türkçe’sine baktığımızda Rus
etkisinden dolayı Rusça kelimeler görürüz.
Urfa civarında ise Arapça ve Farsça kelimelerin
daha ağırlıklı kullanıldığını müşahede
ederiz.
Fransızca
da % 15 civarında Arapça kökenli kelime vardır.
Çünkü İslam Medeniyeti Endülüs de 700 yıl
kadar onlarla komşu olarak yaşamıştır. Bir
dilin başka bir dilden kelime alması sosyolojik
ve psikolojik bir hadisedir. Dolayısıyla
insanlar önyargıyla hareket ederek, dilleri hakkında
yanlış tavır almamalıdırlar.
“Öztürkçe”
kavramı, yukarıda saydığımız tarihi,
sosyolojik ve psikolojik sebeplerden dolayı
teknik olarak yanlıştır ve uygulanması mümkün
değildir. Göktürk yazıtlarında bile çok sayıda
Çince kelime vardır.1200 yıl önce Moğolistan
ile Türkistan sınırında tel örgüler yoktu,
Moğolca ile Türkçe karışık bir vaziyette
idi. Daha geriye doğru gidildiğinde ise karşımıza
Altay dillerinin karışımı çıkar. Yani
tarihin hiçbir döneminde öz bir dil yoktur ve
bunun olması mümkün değildir. Öz dili
muhafaza etmek için başka hiçbir medeniyetle
temas etmemiş olacaksınız, başka kültürden,
ana dili başka olan biriyle evlenmeyeceksiniz ve
sizden üstün hiç kimseyle karşılaşmamış
olacaksınız. Dünyadaki bütün aletleri ve eşyaları
siz icat edip isim vermiş olacaksınız, hatta
kavramları bile... Böyle bir şey mümkün değildir.
Dolayısıyla bağımsız ve “öz” dil ancak
“Katanga” da olur! Saf bir dil ancak orman içinde
başka medeniyetlerle teması olmayan, başka kültürlerle
karşılaşmamış ilkel bir cemiyette olabilir.
Canlı;
dünkü halinde olmayan demektir. Dil de canlı
bir varlıktır. Dili eğer insana benzetirsek nasıl
bizim hücrelerimiz ölüp yerine yenileri
gelmekte, organlarımız şekil değiştirmekte
ise dil de benzeri bir değişim yaşamaktadır.
İnsanın
duygu ve düşünce sınırlarını çözmek mümkündür.
Bunu yolu da dildir. O halde duygu ve düşüncelerimizin
sınırı, bildiğimiz kelimelerden başlayıp,
bilmediğimiz kelimelerde biter diyebiliriz.
Şimdi
meseleyi biraz daha açabilmek için dilin kelime
kadrosundan bahsetmek istiyorum. Bir insan kültürle
ilgilenmiyorsa, soyut bir alemi yoksa, düşünce
dünyası zengin değilse, deruni bilgi sahibi
olmak için çaba sarf etmemişse ömrü boyunca
yaklaşık 1000- 2000 kelime ile idare edebilir.
En iyi ihtimalle bu belki 5000 olabilir. Fakat işlenmiş,
medeniyet dili, kültür dili olmuş bir dilin
kelime kadrosu yüz binlerle ifade edilmektedir. Büyük
düşünürlerin eserlerine baktığımızda yazılarını
20- 30 bin civarında kelime ile yazdıklarını görürüz.
Pek tabidir ki 2000 kelime ile yaşayan insanlar
bu eserlerden hiçbir şey anlayamazlar. Bu
sorunların üstesinden gelmek için sözlük
kullanma alışkanlığı edinmek gerekir.
|