|
Hazar Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneği |
| . | |||||
|
|
|||||
|
|
Gazeteci-Yazar
TÜRKİYE'NİN DEMOKRASİ SANCILARI
Tanzimat'ın hemen öncesine kadar Osmanlıda hakim
millet zihniyeti vardı. Müslüman topluluklar,
devleti kuran hakim milliyetti, gayrimüslimler ise
hakim milliyetin belirlediği çerçevede yönetilen
insanlardı. Tanzimat'la azınlık hakları temin
edilmiş, böylece Türkiye'deki Müslüman topluluklarla
gayrimüslim toplulukların saygınlık bakımından
eşitlikleri sağlanmış oldu. Osmanlı'nın son
dönemlerindeki bu ve benzeri düzenlemeler,
Cumhuriyet döneminde radikal bir nitelik kazandı ve
buna 1923'te "laiklik" denildi. Kurulan sistem din
alanında köklü bir değişimi öngörerek yapılanmış ve
Laisizm de kavram olarak dinin konumunu belirlemek
üzere getirilmişti.
Laikliğin oturduğu doktriner zemin, Eski Yunan'daki
tanrının ateşini çalan ve tanrıya karşı insanı koyan
bir yaklaşım olan "Promethe" anlayışıdır. Hıristiyan
toplumuna da tepeden inme olarak empoze edilen
"Tanrı'nın hakkı Tanrı'ya, Sezar'ın hakkı Sezar'a"
fikri laik mantıkla aynıdır ve "Tanrı" kavramını
parçalamak demektir.
İslam'ın kişinin tüm hayatını biçimlendiren,
toplumsal ilişkilerini ve devletle olan ilişkilerini
düzenleyen özel bir yapısı bulunmaktadır. Laiklikle
ifade edilen ise daraltılmış çerçevede dinin var
olması fakat kamusal alana müdahale etmemesidir.
Sistem bununla dini sınırlandırmış ancak dinle
ilişkisini düzenleyememiştir. Diyanet kurumu
devletin, din alanını tanzim etmesi için oluşturduğu
müesseselerden birisidir. Bu düzenleme teorik olarak
mümkün iken pratiğe aktarıldığında pek çok problemi
beraberinde getirmiştir.
Cumhuriyetin ilk dönemlerinde oluşan bu yapılanmalar
İslam'a sunulduğunda , bunu İslam da Müslüman toplum
da kabul etmedi. 28 Şubat öncesine gelindiğinde
hadise , toplumda oluşan İslami müesseseleşmenin,
sistemin kabul edebileceği ölçülerin üzerine çıkması
ve bunun, MGK'nın askeri kanadı tarafından ifade
edilmiş olmasıdır.
Amerika'nın ve Batı dünyasının İslam coğrafyasında
çok ciddi çıkarları bulunmakta ve bu amaca hizmet
eden çalışmalar yapılmaktadır. 1989 yılında Graham
Fuller'in CİA için yaptığı araştırmada toplumların
İslam'la, milliyetçilikle ilgileri ve önümüzdeki
yıllarda hangisinin belirleyici olacağı sorularının
cevapları arandı. Avrupa'daki şarkiyat enstitüleri,
Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde Kürtçülük'ün,
İslamcılık'ın geleceğini, eğitimde, siyasette ve
ekonomideki İslami oluşumların mahiyetini öğrenmeye
yönelik araştırmalar yaptılar. Türkiye'nin bazı
siyasetçileri de Amerika'ya giderek Türkiye'deki
İslami oluşumun kontrol edilemeyecek ölçüde
büyümesinden şikayete bulundular.
1995 yılına gelindiğinde Varşova Paktı'nın
dağılmasıyla NATO'nun varoluş sebebi ortadan kalkmış
ve yeni misyonunun ne olacağı sorusu gündeme
gelmişti. NATO genel sekreteri tarafından NATO'nun
Ortadoğu'daki kökten dinci hareketlere ve ortaya
çıkaracağı karışıklıklara müdahale etme misyonu
üstlendiği söylenmiş fakat böyle bir konseptin İslam
coğrafyasında zaten var olan Batı karşıtı zemini
daha da arttıracağı düşünülerek bu söylemden
vazgeçilmişti. Buna rağmen süreç devam etti. Kuzey
Afrika ve Mısır'da yapılan toplantılarda bu konsept
çerçevesinde çareler arandı. Nihayet 28 Şubat'ta
benzeri bir konsept Türkiye'ye ithal edilmiş oldu.
Türkiye'nin güvenlik önceliklerini ortaya koyan bu
konsepte göre; birinci öncelikli tehlike PKK terörü
iken 28 Şubat'la başlayan süreçte birinci öncelikli
iç düşman, irtica olarak belirlendi.
Topyekün savaş kararı alınmış olan irticanın
tanımında henüz uzlaşma sağlanabilmiş değil. Çok
geniş toplum kesiminin hayatını etkileyen bu proje
içerisinden bir tanım çıkarırsak İslam'ın toplumsal
alanda görünürlüğünün kastedildiğini anlıyoruz.
Çünkü eğitimde, ekonomide, siyasette sancılar
yaşanıyor. Türkiye'de uygulanan bu model toplum
tarafından onaylanmamasına rağmen devam ediyor.
Çünkü halkın eğiliminden korkan egemen irade için,
toplumun tercihi bir anlam ifade etmiyor. Bu problem
çözülemediği takdirde Türkiye'nin hiçbir problemi
halledilemez. Problemin kaynağı kendisinin çok özel
olduğunu düşünen dayatmacı iradedir. Bu irade,
müesseseler ve bürokrasi olmak üzere iki alanda
İslam'ı azaltmak istiyor. Bu operasyona toplumun
boyun eğmesi, fertlerin kişiliklerinin egemen irade
tarafından biçimlenmesine müsaade etmesidir. Eğer
toplum kendi onurunu korumazsa hayat alanı her gün
biraz daha daralacaktır. Demokratik mantık
Türkiye'de herkesin eşitliğini gerektirir. Bu
eşitlik ortadan kalktığında kim güçlüyse onun
iradesi hakim olur ki o zaman orada hukuktan söz
edilemez.
Türkiye 1923-1950'li yıllarda tek parti dönemi
yaşadı. Üzerinde düşünülmesi gereken şey, o dönemde
devleti yöneten insanlar, tek partili sistemi ideal
yönetim tarzı kabul edip, çok partili hayata ve
demokrasiye geçmemezlik etmediler, bu önemli bir
gelişmedir.
Devlet soyut bir yapıdır, onu halk tarafından
seçilen insanlar kişiliğe büründürürler. Dolayısıyla
bu kişiler toplumun yansıması olur. 1946’dan
itibaren yaklaşık on yılda bir Türkiye'de ihtilal
olduğu gibi 28 Şubat'ta da askeri bir müdahale
yaşandı. Bu ihtilallerin anlamı, toplumun doğru
seçim yapamadığı, doğruları sadece kendisinin
bildiğini iddia eden üstün iradenin toplumu yeniden
biçimlendirmeyi gerekli gördüğüdür. Toplumun;
"doğrularımı kendim seçerim, doğrunu bana empoze
etmek hakkına sahip değilsin" diyerek tavrını ortaya
koyması gerekir. Yaşanan bu sürecin öncesinde, İslami muhitlerde bir gevşeme, bazı uzuvlarda çürüme söz konusu oldu. İslam'ı yaşamak, ciddi bir ruhi disiplin işidir. Biz bunları aşmak, bir iç muhasebe yapmak zorundayız. "Mağlup, galip olanın her şeyini taklit eder" psikolojisiyle "bittik, kaybettik" diye düşünmemeli, teslim olmadan sabır yarışında bulunmalı, bütün bu olanlardan bir sonuç çıkarmalı ve dersler almalıyız.
|
NE DEDİ
Burada yer alan metinler, konuklarımızın programda yaptıkları konuşmalarının bir özetidir.
|