|
Hazar Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneği |
| . | |||||
|
|
|||||
|
|
Prof. Dr. BEŞİR AYVAZOĞLU
İSLAM ESTETİĞİ
İşte böyle bir yol ayrımına gelinceye kadar bizim de
estetik dünyamız ve o dünyayı inşa eden
sanatkarlarımız ve kurumlarımız vardı. Her kurumun
olduğu gibi bu kurumların da dayandığı bir takım
temel prensipler bulunmaktaydı. Tabiidir ki bunlar
büyük ölçüde İslam'ın temel prensiplerine
dayanıyordu.
Kur'an-ı Kerim' de bir estetik teorisinin
bulunduğunu düşünmek yanlıştır, nasıl sanat
yapılacağı hususunda teferruatlı ölçüler vermez. Siz
ancak Kur'an-ı Kerim' de bulunan temel ilkeler
üzerinden yeni bir estetik inşa edebilirsiniz.
Nitekim öyle de olmuştur. Çünkü İslam sanatları
Kur'an-ı Kerim' in getirdiği tevhid anlayışı üzerine
bina edilmiştir.
Dış dünyayı o tarzda yeniden üretmeye kalkışmak
Müslüman sanatkarın, putperestliğe düşme kaygısıyla
kabullenemediği bir nokta olmuştur ve buna bağlı
olarak yeni bir estetik geliştirmeye başlamıştır.
Fakat o büyük birikimin hiç bir kültür ve
medeniyetten faydalanmadan sadece bu prensipler
üzerine bina edildiğini düşünürsek yanlışlık yapmış
oluruz. Biliyorsunuz ki İslam, Hz. Peygamber' den
sonra büyük bir hızla yayıldı. Bu arada Sasani,
Hint, Roma vs. gelenekleriyle karşılaştı ve
bunlardan bir çok alanda olduğu gibi estetik
alanında da veriler aldı. Sonra zamanla bu verileri
kendi dünya görüşleri ve prensipleri istikametinde
yorumladı.
Dış dünyaya, tabiata ayna tutmak manasına gelen "mimesis"
Müslümanların kabul edemedikleri bir tarzdır çünkü
mimesis dış dünyayı taklit etmektir. Müslümanlar
buna prensip olarak karşı çıktıkları için bunun
yerine soyutlamayı koymuşlardır. Zaten İslami
prensiplere baktığınız zaman -mesela namaz kılınan
yerde canlı mahlukat bulunmaması gibi- insanı soyuta
yönelttiğini görürsünüz. Çünkü sanatkarın hedefi
dış dünyanın benzerini yapmak, büyük abideler dikmek
değil, görünen bu varlıkların arkasındaki
görünmeyene "Mutlak Hakikat" e ulaşmaktır.
Orijinal ve güzel bir eseri ortaya koymak, bunun
için uğraşmak insanın yaradılışında bulunan, içinden
gelen bir şeydir. Müslümanların temel prensiplere
bağlı kalarak geliştirdikleri sanat tarzı olan
soyutlama, dış dünyadaki eşyanın sadece temel
çizgilerini yakalama esasına dayanan bir anlayıştır.
Soyutlamada eser o kadar sadeleştiriliyor ve stilize
ediliyor ki dış dünyanın şekillerine benzemiyor
fakat hatırlatılıyordu.
Kültürümüzde yer alan minyatür de, üç boyutlu
dünyayı iki boyutlu satıhta yine iki boyutlu
gösterme çabasıyla oluşmuştur. Oysa rönesanstan
sonra Batı'daki resmin temel özelliği perspektif
kaidelerine uymasıdır, yani iki boyutlu satıhta dış
dünyayı üç boyutlu gibi gösterecek şekilde resim
yapma sanatıdır. Bunlar aslında Müslümanların
yabancı olmadığı ve düşünebilecekleri şeylerdi.
Fakat böyle uygulanmadı, çünkü minyatüre
baktığınızda mesela dağın arkasındaki insanın
görünmesi kendine göre bir estetik kaygısının ve
arkasında başka bir dünya görüşünün, bir felsefenin
olduğunu size anlatır. Bu ise bir bakıma üç boyutlu
dış dünyanın kendi kanunlarından uzaklaştırılması
"Mutlak Kanuniyet" e ulaşma çabasıdır.
Öte yandan bir de yazı sanatı vardır.
Hz. Peygamber dönemindeki Arap harflerinin hatları
geometrik denilecek şekilde çok keskin iken çeşitli
yazı karakterleri oluşturularak yavaş yavaş
yuvarlaklaştırıldı. Bu sanat üzerinde çok
çalışılarak öyle bir elastikiyet kazandırıldı ki o
harfler aslını kaybetmeden birbirinden farklı
binlerce kompozisyon içerisinde yer alabildi.
Böylece hat sanatının doğmasına yol açan süreç
başladı ve Osmanlı döneminde en yüksek seviyesine
ulaştı.
Kültürümüz son 40-50 yıl içinde büyük bir köylüleşme
süreci yaşadı. Çünkü batılılaşma sürecinde Osmanlı
kültürü tahrip olduğu, sonraki dönemlerde de o
kültürü üreten kurum ortadan kalktığı için İstanbul'
a gelen insanlar kendilerini kuşatan bir kültür
içine giremediler. Onun yerine yozlaşmış, şekil
verme hususiyetlerini kaybetmiş bir kültürle karşı
karşıya kaldılar. Bu göçler çok hızlı olduğu için
İslam medeniyetinin tarihinden süzülüp gelen
kültürler bu yeni nüfusu kuşatacak yerde yeni
nüfuslar İstanbul' u kuşattı. Bu sıkıntılar
sonraları diğer şehirlere de ulaştı.
Göç ederek şehre gelmiş ve yaşamaya, ayakta durmaya
çalışan insan için köşe başında duran ve 19. yy' dan
kalma bir çeşmenin önemi yoktur. O çeşmeyi yıkarak
oraya bir gecekondu dikmek daha karlı bir iştir.
Şehir medeniyetini kaybetmiş olmamızdan ve daha bir
çok sebepten dolayı böyle bir medeniyetin ürünlerini
son 30-40 yıl içinde yağmaladık. Korkarım böyle
giderse her biri birer damga olabilecek ve bu
topraklarda yaşadığımızı ıspat edecek eser
bulamayacağız. Medeniyet, Medine ile aynı köktendir. Köyden gelen kültürün ve köylünün yeniden şehirleşmesiyle, şehirli (medeni) hale gelmesiyle o medeniyet kendi sanatını tekrar üretecektir. |
Burada yer alan metinler, konuklarımızın programda yaptıkları konuşmalarının bir özetidir.
|