|
Hazar Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneği |
| . | |||||
|
|
|||||
|
|
Prof. Dr. AHMET YÜKSEL ÖZEMRE
ÇEVRE
KİRLİLİĞİ VE NÜKLEER SANTRALLER
Bugünlerde gündemi fevkalade meşgul eden bir nükleer
enerji meselemiz var. Bunun Türkiye'ye getireceği
bir takım değerler ve bu değerler yanında kuşkular
mevcut. Ben bu kuşkularla ilgili konuşmak istiyorum.
Dünyada halen 32 ülkede yaklaşık 350.000 Mwe'lik
toplam kurulu güce sahip 433 tane nükleer santral
çalışmakta ve şu anda 31.000 Mwe kurulu güç
tutarında 39 nükleer santral de inşaat halinde
bulunmaktadır.
Nüfusumuzun artış oranı, dünya sıralamasında üçüncü
sırada bulunmakta olup her yeni doğan çocuk da daha
fazla elektrik tüketimi ihtiyacı doğurmaktadır.
Sanayileşmemiz de problemlidir ve rasyonel değildir.
Optimizasyon kavramından uzak bir biçimde gelişen bu
problemli sanayileşme yüzünden Türkiye'de enerji
maalesef israf edilmektedir. Bu iki problem
Türkiye'nin elektrik enerjisine olan ihtiyacını
fevkalâde arttırmıştır. Sanayi bakımından ilerlemiş
ve belirli bir ferah seviyesine sahip ülkelerde her
sene elektrik ihtiyacına olan artış %0,5 ile %1.5
arasında iken bu oran Türkiye'de %8'in altına
düşmemekte zaman zaman %12'yi bile aşmaktadır.
Türkiye'nin dehşetli bir enerji krizi içerisine
girmemesi için bu artışı mümkün olduğu kadar aşağı
çekmek gerekmektedir.
Türkiye'de düzenli bir ekonomik bir kalkınma için
elektrik üretiminin 20 sene zarfında 4 misli
artırılması öngörülüyor.
Akarsularımızın kullanılabilir potansiyeli, enerji
üretiminde gerekli olan artışı karşılayabilecek
kapasitede değildir...
Yapılan çalışmalar gösteriyor ki işin içine muhakkak
surette başka bir konvansiyonel enerji kaynağını
sokmamız lazım. Bu öyle bir enerji kaynağı olmalı ki
istediğimiz seviyede üretim yapabilelim, istediğimiz
an kapatıp istediğimiz an açabilelim. Böyle bir
enerji kaynağı nükleer enerjidir ve Türkiye mutlaka
bu enerji türünden istifade etmelidir.
1961'ların sunundan itibaren Türkiye üç defa nükleer
santraller kurmaya teşebbüs etti ve her üçünde de
teşebbüs akim kaldı.
Bunun başlıca sebebi, hükümetlerin ve devlet
adamlarının bu hususta arzularının bulunmasına
rağmen yeteri kadar siyasi iradelerinin olmamasıydı.
Bu sebeple de gerek iç gerekse dış mihraklar bu
kararın gerçekleşememesinde etken oldular.
Niçin nükleer enerji Türk kamuoyunda bir öcü gibi
gösterilir?
Bunu anlatmak için konuya bir misalle gireceğim.
Türkiye bugün 1000 Mwe'lik bir nükleer santral tesis
etse, bu santralin bir yılda üreteceği elektrik
enerjisinin petrol eşdeğeri 1 milyon 600 bin ton
petroldür. Kömür eşdeğeri ise bunun üç mislidir. Bir
nükleer santralin ömrü 40 sene olduğuna göre bu
santral bize ömrü boyunca 64 milyon ton petrol
tasarruf ettirecektir. Böyle 10 nükleer santralimiz
olsa petrolde yapacağımız toplam tasarruf 640 milyon
ton olacaktır. Bir an için dokuz Müslüman ülkenin
daha bizim misalimizi izlediğini farzedin. Bu ne
demek biliyor musunuz? Bu dünya petrol ve kömür
kartelinin batması demektir. Bu dünya petrol ve
kömür kartelleri Türkiye ve Türkiye gibi gelişmekte
olan ülkelerin önünü kesmek için tasavvur
edilemeyecek bir mel'anet şebekesiyle
çalışmaktadırlar. Bunlar nükleer enerjiyi bir öcü
gibi göstererek ellerindeki petrol ve kömürün bir an
evvel satılmasını sağlayacak tedbirler alıyor ve
fanatik çevreci kuruluşları destekliyorlar.
Şimdi sadece Green Peace'i ele alalım.
Birkaç tane gemisi, muhtelif yerlerde şubeleri ve
olağanüstü büyük maddi imkânları var. Şubelerindeki
yetkililere 5000 dolar aylık veriyorlar. Ayrıca bu
şubeler arasındaki iletişimi sağlamak için ayda 2
milyon dolar ödedikleri bir uydu kanalı var. Varın
siz hesap edin bu para nereden geliyor. 10
otobüslük gösterici kafilesini İstanbul'dan
Akkuyu'ya götürüp 5 gün zarfında " Akkuyu'ya hayır"
şenlikleri (!) tesis edip geri getirmenin masrafı
300-500 bin dolar arasındadır. Bu para birinin
cebinden çıkıyor da neden çıkıyor? Aldanmamak lazım.
En büyük kozları Çernobil kazasıdır. Şüphesiz
Çernobil kazası dünyanın en büyük nükleer kazasıdır.
O dönemde ben Atom Enerjisi Kurumu Başkanıydım ve bu
işin bütün çilesini çektim. Ondan önce ilk nükleer
kaza 1957 senesinde İskoçya'da olmuş, bu kazada
kimse ölmemiştir. Fakat neticesinde bir daha bu
kabil kazalar olmasın diye ihtiyaç olarak ortaya bir
"Batı anlamında nükleer güvenlik doktrini"
çıkmıştır. Bu yeni doktrine göre santraller 1-1.5
metre arasındaki borlu betonarme bir emniyet
kabuğunun içinde yer almaktadır. Bir kaza olsa
görevliler içinden çıkıp kapısını çekse radyasyon
sonsuza dek yayılmaksızın orada kalır.
Nitekim 1979'da Chicago yakınlarındaki Three Miles
Island santralindeki tıpkı1986'da vuku bulan
Çernobil kazası gibi bir kaza vuku bulmuş ve bütün
çalışanlar dışarı çıkıp reaktörün kapısını
kapatmışlardır. 21 senedir reaktör kapısının dışına
hiç radyasyon sızmış değil; kimse ölmemiş ve
hastalanmamıştır da.
Kazaya uğrayan Çernobil Nükleer Santrali'nin dört
numaralı ünitesi tek tuğla bir binanın içindeydi.
Özel olarak gönderilmiş, reaktörü tanımayan bir
ekibin hatası sonucu reaktörün kalbi erimeye başladı
ve damı uçtu. Böylece dünya tarihinde atom
bombaları hariç, görülmemiş vüsatte bir radyasyon
yayıldı ve 30 km içinde ölümcül etki yapabilecek
seviyeye ulaştı. Bu arada santralin itfaiye
müdürü, yangını söndürmek için itfaiyecileri
santralin üstüne çıkardı. Halbuki nükleer yangın
hiçbir şeyle söndürülemez. Netice itibarıyla 29
itfaiyeci almış oldukları fevkalade yüksek ölümcül
doz radyasyon dolayısıyla 10 gün içerisinde büyük
ıstıraplarla öldüler . Reaktör patlatıldığı zaman
bir kişi bu muazzam hadise karşısında kalp krizi
geçirerek bir kişi de fırlayan bir parçanın başını
koparması sonucu öldü. Demek ki ani ölüm 31 kişiydi.
(Çevrecilere bakarsınız bu sayı 3 milyon 14 bin
kişidir.)
26 Nisan 1986'da vuku bulan bu hadise Rusya
tarafından iki gün gizlendi. Açıklanır açıklanmaz
radyasyonun boyutunu çok hassas cihazlarla ölçmeye
başladı. Uluslar arası Atom Enerjisi Ajansının
meteorolog uzmanlarıyla yaptığımız görüşmeler
sonunda radyasyonun hava akımı sebebiyle Avrupa'ya
gidip oradan Türkiye'ye geri döneceğini anlamıştık.
Türkiye'de Edirne ve Doğu Karadeniz olmak üzere iki
yer radyasyona maruz kalacaktı. 3 Mayısta
radyasyon Edirne'ye yağmurla birlikte indi. Bütün
dataları topladık, halkın yemek yeme alışkanlığını
da, göz önünde bulundurarak karamsar bir hesapla bir
senede alınması muhtemel radyasyon miktarını ölçtük.
Gördük ki bir sene boyunca alabilecekleri maksimum
radyasyon dozu 75 miliremden fazla değildi. Bu doz
iyot 131 radyoizotopu ile yapılan tiroid tetkikinde
bir kerede alınan radyasyon dozunun yalnızca 1150 de
biri kadardı. Biz bu neticeyi elde edince çok
rahatladık. Bir sene sonra yapılan ölçümler
neticesinde Türkiye'de bir kimsenin bu zaman
zarfında alacağı radyasyonun 59.7 miliremden fazla
olmadığı anlaşıldı. Bu doz bir hostes kızımızın
haftanın altı günü İstanbul-Londra arasında
gidiş-geliş yaptığı zaman yerden 10 bin metre
yükseklikte aldığı doza eşittir.
İstanbul'da oturan bir vatandaşımız doğal yollarla
bir yılda 66 miliremlik radyasyon dozu alır. Bunu
bilgisayar ve televizyon gibi doğal olmayan
kaynaklar dahil değildir. 2500 metre yükseklikte
olması ve bu yükseklikte kozmik ışınların da katkısı
sebebiyle, Erzurum'daki vatandaşımız doğal
kaynaklardan senede 175 miliremlik radyasyon alır.
Fakat Sivrihisar'da oturan bir vatandaşımız
Türkiye'deki en yüksek radyasyonu alır. İşin
enteresan yanı Sivrihisar kansere en az rastlanan
yerdir. İzahı çok basit: Az miktarda radyasyon
kansere bağışıklık kazandırır, çok miktarda olursa
kansere sebep olabilir.
Çernobil kazasının Türkiye'de sağlık üzerine en ufak
etkisi olmadı.
Çaya da radyasyon bulaşmış olması halkı tedirgin
etti. Oysa TAEK, Çay-Kur ile işbirliği yaparak,
çayın son derece kontrollü bir biçimde piyasaya
sürülmesine yardımcı oldu. Piyasadaki Çay-Kur
çaylarını demleyince bunların su katılmamış
demlerinden bir yıl boyunca her gün 8 gaz tenekesi
çay demi içilmediği takdirde radyasyon sağlığı
açısından korkulacak bir şey yoktu. Kısacası çay,
fındık, tütün, kekik araştırıldığında bunlarda insan
sağlığını tehdit edici boyutlarda radyasyon olmadığı
anlaşıldı. Mesela o sene elimizde kalır
sandığımız ve Hamburg borsasının %25'ini oluşturan
fındığımız son tanesine kadar satılarak rekor
yaşandı.
Şimdi gelelim yine Akkuyu'ya. Orada yapılacak olan
nükleer santral aşağı-yukarı 1200-1350 Mwe
büyüklüğünde olacaktır. Türkiye'nin herhangi bir
zarara uğramaması için İhale Şartnamesi'ne gereken
her türlü şartı koyduk. Bunlardan bir tanesi de bu
santrallerin batıdaki nükleer güvenlik
standartlarına göre yapılmasıdır.
Nükleer santraller bizatihi yapısı itibarıyla çevre
dostu santrallerdir.
Çünkü termik santraller gibi havaya karbondioksit,
azotoksit, sülfüroksit salgılamaz. Sanayileşmiş
ülkelerin tesislerinden havaya o kadar fazla
karbondioksit salgılanmaktadır ki bunun neticesinde
2010'da dünya atmosferinin sıcaklığı 5 derece artmış
olacak ve belki kuzey kutbunda eriyen buzlar
dolayısıyla biz her halde böyle bir toplantıda
dalgıç elbiseleriyle bulunacağız.
Halen dünyada işletmede olan yaklaşık 350.000
MWe'lik toplam kurulu güce sahip 433 nükleer
santralin, bunlara eşdeğer kömür santrallerine
oranla, bir yılda;
1) 872.657.500 ton kömür israfına,
Bu durum bile nükleer santrallerin ne denli çevre
dostu olduklarını göstermeye yeter!
İki türlü çevreciyi birbirinden ayırmak lazım. Biri aklı başında ilmi metodlarla çevrenin korunmasını isteyen alıcı ve verici pozitif kıstaslardan ayrılmayan kimselerdir. Bir de fanatik çevreciler var ki bunlar tıpkı Zerdüşt dini gibi dualist bir inanca sahipler. Bir tarafta güneşi temsil eden aydınlıklar prensi Ahura Mazda, öbür tarafta nükleer enerjiyi temsil eden karanlıklar prensi Ehrimen. Bunların Green Peace denilen kendilerine mahsus kiliseleri var. |
Burada yer alan metinler, konuklarımızın programda yaptıkları konuşmalarının bir özetidir.
|