OSMANLI' YA NASIL BAKMALIYIZ
Bir aşiretten bir cihan devletine uzanan süreç
içerisinde Osmanlı devleti, bir uç devlet olmasının
avantajlarını yaşadığı gibi tüm sıkıntılarını da
çekmiştir.
Osmanlı Devleti'nin yükselişinin temel unsurları
arasında, dinin varlığını hiç kimse inkâr etmez.
Çünkü din Türkler arasında milli birlik ve
beraberliği temin etmede en asli unsur olmuş, bu
durum Lozan'da dahi teyid edilmiştir.
Osmanlılar Allah'ın ismini aleme yaymak ve dünyaya
düzen getirmek iddialarını fütühat gayesiyle
mezcederek, çok kısa bir sürede büyük bir cihan
devleti kurmuşlardır. Fakat asıl önemli olan şey,
bir zamanlar bütün dünyanın en önemli medeniyetini
tesis etmiş, gelmiş-geçmiş en uzun ömürlü
imparatorluklardan birisi olmuş bu devletin neden
yıkıldığıdır. Kendi değerlerine sahip çıkmış,
çağının dinamiklerini yakalamış, ilimde,
teknolojide, fende, askerlikte hep ileride olmuş ve
yükselmiştir. Fakat neden gerilediği çok karışıktır.
Osmanlı zihniyetini tesbit ederken, biz öncelikle
gerilememizin tahlilini yapmak zorundayız.
17.yy'a kadar Osmanlı devleti, cihanın en büyük
devletiydi. Ancak 17.yy'la birlikte, ülke artık son
sınırlarına ulaşmış daha ileri gidemiyordu ve
kendisini cendere içerisinde hissetmeye başlamıştı.
Bu dönemde, dünya standartlarından yavaş yavaş
geriye kalmak, tüm acımasızlığıyla Osmanlı
devletinin üzerine çökmüştü. Devlet, iktisadi,
askeri ve sosyal alanlarda ve bu alanların
yapılanmasında bir büyük kargaşanın içine
düşmekteydi.
Eskiden Doğunun tüm zenginlikleri Batıya bu
topraklar üzerinden giderdi ve Osmanlı devleti
güzergâh olmanın tüm avantajlarını kullanarak
fiyatları kontrol eder, para kazanırdı. Ancak deniz
yollarının keşfiyle birlikte bu konuda ciddi bir
kayba uğradı, stratejik önemini kaybetti. Amerika
kıtasının keşfedilmesi de Osmanlı devletinin altın
ve gümüş üzerindeki hakimiyetini kaybetmesine neden
oldu. Daha sonra Avrupa'da bilim ve teknolojinin
ilerlemesi ve keşiflerin neticesinde dünyada bir
sömürge dönemi başlayacak, böylece İslam coğrafyası
da sahip olduğu zenginliklerden dolayı
sömürgecilerin hedefi haline gelecektir.
Osmanlı devletine etki eden dış saiklerden biri de
Fransız ihtilaliyle ortaya çıkan ve tüm dünyaya
yayılan ayrılıkçı hareketlerdir. Osmanlı devleti çok
uluslu, çok dinli, çok kültürlü bir toplumdu ve bu
toplulukları barış içinde bir arada yaşatabilmek
için millet sistemini oluşturmuştu. Buna göre o
topraklarda yaşayan her millet kendi malını ve
canını teminat altına aldığı gibi dinini
yaşayabiliyor ve geliştirmek için de müesseseler
kurabiliyordu. Sonra bu kuruluşlar kendi cemaatleri
tarafından sivil olarak organize ediliyordu. Ancak
devlet, bu organizasyonlar ile irtibatını devam
ettirerek onların, kendi aleyhine faaliyet yapmasına
mani oluyordu.
Osmanlılar fethettikleri topraklardaki insanları iki
sebepten dolayı muhafaza edip daha iyi şartlarda
yaşamalarını temin etmeye çalışmışlardı. Bunlardan
birisi dindi. Çünkü İslam onların ehl-i kitap
olmasından dolayı, din hürriyetlerini, can ve mal
emniyetlerini koruma altına alıyor ve bu mânâda
öldürülmelerini yasaklıyordu. İkinci olarak da
Osmanlı, fethettiği yerleri elde tutabilmek ve gelir
alabilmek için "millet sistemi" ne dahil ediyordu.
Aşağı yukarı 300 sene kadar bu sistem devam etti.
Ancak Fransız ihtilalinden sonra gayrimüslimlerde de
kopmalar görülmeye başladı.
Osmanlı devleti, 18.yy'ı tamamen toprak kaybetmeyle
geçirmiş ve 19.yy'a gelindiğinde ise çöküş doruğa
ulaşmış artık Osmanlı, bir valisiyle bile baş edemez
olmuştu.
Eğitimde kaliteyi, ekonomide inisiyatifi,
askerlikte, ilimde ve fende teknolojiyi kaybetmişti,
fakat din aynı dindi.
Netice itibariyle Osmanlı aydınları ve devlet
adamları hızla uçuruma sürüklenen bu devleti
kurtarmak için bir şeyler yapmak ihtiyacı
hissetmişler ve bu ihtiyaç, onları Tanzimat
denilen bir reforma götürmüştü. 1839'da başlayan
bu hareket, Osmanlı devletinin Batı kurumları
karşısında, akla gelebilecek hemen her alanda geri
kalmışlığının tescili mahiyetinde olup, ilerlemenin
ancak onların yoluna girmekle mümkün olduğunu itiraf
etmenin de ifadesiydi. Fermanın gerekçesinde yer
alan "geri kalışımızın nedeni Şer'i Şerif ' den
uzaklaşmamızdır" ifadesi, aynı zamanda acı bir
çıkmazı işaret etmektedir fakat devamındaki
"ilerlemek için Batılı olmalıyız" mânâsına gelen
sözler ise bir başka garabettir. İslam'dan
uzaklaştığımız için geri kaldık tespitini ifade
eden bu sözler gerçekten samimi bir duyguyu mu dile
getiriyordu yoksa reformların halka kabul
ettirilebilmesi için siyaset mi yapılıyordu? Her
ikisinin de payı olabilir, fakat neticede bu
ifadeler hazin bir durumu belgelemektedir.
Bu yetmiyormuş gibi 1856'da Islahat Fermanı ilan
edilerek işin kültürel boyutuyla ilgili
düzenlemeler de getirildi. Böylece artık hangi
dinden hangi inançtan olursa olsun Osmanlı
vatandaşlarının tam bir hürriyet ve eşitlik içinde
olduğunu, insanların dinleri ve inançları yüzünden
farklı muamelelere maruz kalmayacağı ve din
değiştirmenin de yasaklandığı bir dönem başlamış
oldu. Burada kasıt, Protestan, Katolik ya da
Ortodoksların zaman içinde Müslüman olmalarını
engellemekti. Zaten devlet ondan sonra onulmaz bir
yara almış, bu kadar imtiyaz alan insanlar ve
topluluklar, devletten kopuş sürecini artık
başlatmışlardı. Balkanlar'da Sırplar, Bulgarlar,
Karadağlılar ayaklanmış, 93 Harbi de çıkınca
milyonlarca insan mahvolup gitmiş ve topraklarımızın
çok ciddi bir kısmı da kaybedilmişti.
Netice olarak toplumda çok yaygın olanın aksine
Osmanlı devleti, kendisi kaybetmediği halde I.Dünya
savaşı'nda müttefiki Almanya
yenildiği için mağlup sayılan ve böylece ortada
kalmış bir devlet değildir. Aslında 18.yy'dan
itibaren dünya ölçeğinde itibarını ve inisiyatifini
kaybetmiş, 20.yy'a kadar "acaba nasıl
toparlanabilirim?" diye mücadele etmiş ama istediği
heyecanı yakalayamamış, o nedenle de mukadderat
olarak batmış bir devlettir. Osmanlı, sadece bir
hanedanın bir devletin adı değil aynı zamanda
dünyanın en oynak ve en hassas bölgesinde yüzlerce
yıl sulh, sükun ve istikrarı temin etmiş bir
medeniyetin adıdır. Bu medeniyet 19.yy'ın sonuna
kadar bütün İslam aleminin istinadgâhı ve tesellisi
olmuştur. Osmanlılar İslam alemini, tarihin hiçbir
devresinde olmamış tarzda manevi birlik alanı
içerisine taşıyabilmişlerdir. Özellikle İslam
aleminin neredeyse tamamının sömürge olduğu 19.yy
şartlarında bu manevi birlik duygusunun, toplumların
inanç ve kültürlerini korumasında çok büyük önemi
olmuştur.
Evet hakikaten tarihten alınacak dersler vardır. Her
şeyden önce hangi niyetle hangi duyguyla olursa
olsun tarihi değiştirmek mümkün değildir. Değişecek
olan sadece insanlardır. Böyle bir meselesi olan
insan kahramanlarla değil olaylarla ilgilenmeli,
geçmişiyle bu gününü kavga ettirerek geleceğini
kaybetmemelidir.