|
DİNİ ANLAMADA
FARKLI
YAKLAŞIMLAR VE
SONUÇLARI
Pakistan'ın
büyük şairi
Muhammed İkbal,
bir beytinde
şöyle diyor:
"Mutasavvıflardan
Allah razı olsun
onlar bize bir
din getirdiler,
Kelamcılardan
Allah razı olsun
onlar bize bir
din getirdiler,
Fakihlerden
Allah razı olsun
onlar da bize
bir din
getirdiler.
Sonra ortaya
öyle bir din
çıktı ki
melekler de
şaşırdı bu dine,
Allah da
şaşırdı."
Dini anlama
noktasında
Kur'an ve Sünnet
olmak üzere
elimizde iki
kaynak
bulunmaktadır.
Bu kaynaklardan
Kur'an, bazı
meseleleri
detaylı olarak
anlatırken
bazılarına
sadece temas
eder ve o
mevzuyu
açıklamayı
Peygambere
bırakır. Hz.
Peygamber'in
fonksiyonu bu
konuda oldukça
önemlidir.
Mesela Kur'an'da
secde emri var
ama nasıl
yapılacağına
dair bir
açıklama yok.
Bunun gibi
Kur'an'da
ayrıntılı olarak
açıklanmayan
şeyleri Hz.
Peygamber'den
öğreniyoruz. Bu
küçük örnek bile
dini anlama
noktasında Hz.
Peygamber'i
devreden
çıkaramayacağımızı,
çıkarmamızın
mümkün
olmadığını bize
gösteriyor. Bu
yüzden
hadislerin
incelenmesi ve
ona göre amel
edilmesi
önemlidir.
Hz.
Peygamber
döneminde
okuma-yazma
bilen 9-10 kişi
vardı. Bunlar
vahiy
katipliğiyle
görevliydi. Eğer
okuma-yazma
bilen kişiler
çok olsaydı Hz.
Peygamber
hadislerin
yazımını da
emreder miydi
sorusunun
cevabı,
kanaatten öte
bir anlam
taşımaz. Ancak
biz şunu
biliyoruz ki;
Kur'an
ayetleriyle
karışabileceği
endişesi olmak
üzere diğer bazı
nedenlerden
ötürü
Peygamberimiz
hadislerin
yazılmasına izin
vermemiştir. Ebu
Hüreyre bu konu
hakkında
Peygamberimizden
şöyle bir hadis
rivayet
eder:"Sizden
önceki ümmetler,
Allah'ın
kitabından başka
kitaplar meydana
getirdiler ve
onlarla çok
fazla meşgul
oldular, bu
yüzden
sapıttılar.
Benden
Kur'an'dan başka
duyduğunuz
herhangi bir
şeyi yazmayın,
kim yazdıysa onu
imha etsin."Ebu
Hüreyre hicri 7.
yılda Müslüman
olmuştur. Hicri
7. veya 8. yılda
meydana gelmiş
olan bu olay Hz.
Peygamber'in en
azından bu
döneme kadar
hadis yazımına
izin vermediğini
gösterir. Fakat
daha sonraları
bir takım
hadislerin
yazılmasına izin
verdiğe dair
rivayetler de
vardır. Bu
izinler ise
genel olmaktan
çok bireyseldir
ve sayıları son
derece azdır.
Hz. Ömer
halife olduğu
zaman
Peygamberimizden
duyduğu
hadisleri
derleyip yazmak
istemiş fakat
arkadaşlarıyla
istişareler
yapıp bir ay
düşündükten
sonra
vazgeçmiştir.
Hicri 100-101
yıllarında II.Ömer
diye de anılan
Emevi Halifesi
Ömer bin
Abdülaziz hadis
rivayet eden
kişilerin yavaş
yavaş yok
olduğunu görünce
hadislerin bir
kitap içinde
toplanması için
ferman
çıkarmıştır.
Demek ki
hadisler Hz.
Peygamber'den
ancak bir asır
kadar sonra
kitaplara
geçmeye
başlamıştır. O
zamana kadar
şifahen yani
ravinin o
hadisten
anladığı mana
itibariyle
nakledilmiştir.
Arap dilinin çok
zengin oluşu
onlara bu konuda
geniş bir alan
bırakmıştır. Bu
noktadan
kaynaklanan
yanlışlar ve
farklılıklar da
hadis
kitaplarına
girmiştir.
Bir diğer
konu ise uydurma
hadislerdir. Hz.
Osman'ın
şehadetiyle
başlayıp Hz.
Ali'nin
halifeliği,
Cemel ve Sıffin
savaşları gibi
siyasi olaylar
insanları hadis
uydurmaya teşvik
etmiş, bu durum
Emeviler ve
Abbasiler
dönemine kadar
sürmüştür. Hatta
bu dönemlerde o
kadar
çoğalmıştır ki
en ince
detayıyla
hayatın her
safhasını
ilgilendiren
hadisler
uydurulmuştur.
Aradan 2-2.5
asır geçtikten
sonra Hadis
İmamı Buhari'nin
hocası nihayet
talebelerine:"Öyle
bir hale geldik
ki hadislerin
sahihini
uydurulmuş
olanından
ayırmakta artık
çok
zorlanıyoruz.
Biriniz çıksa da
şu hadisleri
derleyip
toparlasa"
demiş.
Buhari de
hocasının bu
teşvikiyle işe
başlamıştır.
Buhari, Tirmizi,
Müslim, Ebu
Davud, İbn-i
Mace, Nesei gibi
hadis
imamlarımız,
Cenab-ı Hakk'ın
kendilerine
bahşettiği
bilgiyi,
kabiliyeti,
sağlığı en üst
noktada
kullanmışlar
buna rağmen
kitaplarına
zayıf hatta
mevzu hadisler
girebilmiştir.
Bugün
halledilmesi
gereken en
önemli mesele,
günümüze gelmiş
olan ve sahih
dediğimiz hadis
mecmualarının
içindeki uydurma
hadisleri ortaya
koyabilmektir.
Kadınlar
hakkında
uydurulan
hadislerle
varılan hükümler
sonucu nice
insanın hayatı
mahvoluyor,
nicelerinin
yuvası
yıkılıyor. Ben
bütün bunları
cinayet olarak
nitelendiriyorum.
Görüyoruz ki
cahiliyye
dönemindeki
kadın
düşmanlığının
bunda etkisi
vardır. Kur'an
da: "Kız
çocukları olduğu
zaman yüzleri
simsiyah
kesilirdi" diye
buna vurgu
yapıyor.
Kur'an
açısından
bakıldığında Hz.
Peygamber'in
söylemesi mümkün
olmayan sözler
hep ona
maledilmiştir.
Cahiliyye
kültürünün ürünü
olan; "Bir iş
yapacağınız
zaman hanımınıza
danışın ama
dediğinin aksini
yapın"
tarzındaki
atasözü, başına
"Kale Rasulullah"
getirilerek
hadis yapılmış
ve maalesef
kitaplarımıza
geçirilmiştir.
Hz. Aişe, Hz.
Peygamber'den:
"Üç şey
uğursuzdur:
Kadın, at ve ev"
diye rivayet
edildiğini
duyunca çok
kızmış: "Hayır
öyle demedi,
cahiliyye
döneminde böyle
inanılırdı dedi"
diye düzeltmiş
olmasına rağmen
aradan geçen
asırlar içinde
büyük
şarihlerimiz
hala "kadın
acaba neden
uğursuzdur?"
sorusuna cevap
aramışlar ve
zorlama
yorumlarla bu
hadisi
açıklamaya
çalışmışlardır.
Kıskanç bir
baba bakınız
Hz.Peygamber'in
ağından nasıl
hadis uyduruyor:
"Kızlarınıza
sakın
okuma-yazma
öğretmeyin.
Dikiş dikmesini,
nakış yapmasını
öğretin. Nur
Suresini
öğretseniz de
olur. "Her
vesileyle ilim
diyen bir
peygamberin
böyle bir şey
demesi aklen,
Kur'an ilmi ve
hadis ilmi
açısından mümkün
değildir.
Kur'an "Allah
indinde en üstün
olanınız, en
doğru,en
ahlaklı, en
hayırsever
olanınızızdır" ,
"Mü'min erkekler
ve Mü'min
kadınlar,
birbirlerinin
velileridirler"
buyururken,
ikisini de veli
aynı şekilde
Allah'ın
muhatabı ve
ikisini de eşit
kabul ediyor.
Allah kadını da
erkeği de halife
olarak yaratmış
ve sonra bu
yaratma\meydana
getirme işini
özellikle kadına
görev olarak
vermiştir. Yani
diğer halifeleri
anneler
doğuracaktır.
Akıllı, bilgili,
hoşgörülü anne,
ancak gerçek bir
halife
yetiştirebilir.
Hz. Peygamber de
bu yüzden: "
Cennet annelerin
ayakları
altındadır"
demiştir.
İslam
toplumlarında
yapılan kadın
düşmanlığına
sebep olarak
gösterilen bu
yalan yanlış
hadislerin Hz.
Peygember'le
uzaktan yakından
bir alakası
yoktur. Evet bu
din öyle bir
hale geldi ki
Allah'da
şaşırdı,melekler
de. Artık bugün
yüzlerce karışık
din anlayışının
içerisinden,
sağlam
kaynaklara
dayalı hakiki
dini cevherin
özünü çıkarıp
insanlığa sunmak
gerekiyor. Ben
mevcut yaşanan
dinin İslam dini
diye
sunulmasının
büyük günah
olduğuna
inanıyorum.
“Allah'ım
İslam ümmetini
aziz eyle" diye
sürekli dua
ediyor olmamıza
rağmen her gün
durumumuzun daha
kötüye gidiyor
olması
dualarımızın da
şekilden ibaret
olarak
kaldığının
delilidir.
Aslında dua
dediğimiz şeyin
birinci şartı
çalışmaktır, o
da bizde ferdi
olarak diyemem
ama toplum
olarak yok.
İslam ümmetinin
bu hali devam
ettiği sürece
bu zihniyeti
taşıyan ümmet
cennete girer mi
girmez mi
konusunda ciddi
endişelerim var.
Hatta bazen
giremez diye
düşünüyorum,
çünkü cennete
girmenin birinci
şartı salih amel
işlemektir.
Bugün İslam
dünyasında salih
amel diye bir
şey yok. Sadece
komedya ve
trajedi var.
Doktora tezim
olması sebebiyle
"Şia'yı ve Ehl-i
Sünnet'i hadis
açısından
rahatça
değerlendirme
imkanına sahip
oldum ve şunu
rahatlıkla
söyleyebilirim
ki; Ehl-i
Sünnet'in
penceresinden
bakıldığında
Şia, Şia!nın
penceresinden
bakıldığında Ehl-i
Sünnet
dökülüyor. Şöyle
yukarıya doğru
çıkıp ta
baktığımızda ise
her ikisi
dökülüyor. |