|
Hazar Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneği |
| . | |||||
|
|
|||||
|
|
DİRİLİŞ AKIMI VE TANZİMAT SONRASI FİKİR AKIMLARI Durmuş Günay Burada, Diriliş Akımı ve Tanzimat sonrası fikir akımlarını konuşacağız. Önce, Diriliş tezinin ortaya çıktığı, toplumsal ortamı/kültür ortamını, yani ortaya çıkış gerekçesini kısaca tasvir ederek, hangi alan üzerinde bulunduğumuzu, Diriliş perspektifinden bakmaya çalışarak, belirtmeliyim. 19. yüzyılın başından beri, yaklaşık 200 yıldan beri, toplumumuz bunalım yaşamakta ve çeşitli görünümlerle krizlere düşmektedir. 1839 da Tanzimat, 1856 da ıslahat fermanları ilan edilmiş, birinci(1876) ve ikinci meşrutiyet(1908) kabul edilmiştir. Çare olarak batıya yönelmişiz, ve bütün çırpınışlar sonunda, Birinci Dünya Savaşı akabinde 600 yüzyıldan daha uzun bir süredir yaşayan büyük devletimizi, Osmanlı Devletini kaybettik. Osmanlı Devleti bu gün İslam ülkeleri olarak bilinen ülkelerin hemen hemen tamamına yakınını bünyesinde bulunduran son İslam Devletiydi. Bunalım, önce yöneticiler, sonra aydınlar arasında ve en sonrada halk içinde şüphe ve tereddütlere sebeb oldu. Artık bu büyük bir krizdi. Zorluklarla bugünkü Anadolu topraklarını koruyabildik. Devletin karar mercilerinde bulunanlar, aydınlar, problemi; yeterince Batıya yönelmediğimize, batılı olamadığımıza bağladılar. Çareyi daha çok batılılaşmakta görüyorlardı. Hanedan sisteminden Cumhuriyette geçildi, devrimler yapıldı. Tek partili döneme ve ardından çok partili döneme geçildi. Toplumumuz, 1960 dan beri 4 (3.5) askeri darbe yaşadı. Halen ülkemiz köklü sorunlara uğraşmakta ve tartışmalar yaşamaktadır. Kısacası ülkemiz ve İslam dünyası krizden çıkabilmiş değildir. Ülkemizin, toplumumuzun içine düştüğü durumun analizi, ve çıkış yollarına dair Tanzimattan beri özellikle 2. Meşrutiyetten beri, aydınlarımız ve mütefekkirlerimiz çeşitli fikirler ileri sürmüşler ve uygulamaya konulmuştur. Ancak, ülkemiz, güvenlikli ve sağlıklı bir toplumsal yapıya DİRİLİŞ AKIMININ GENEL KARAKTERİSTİĞİ Diriliş Akımı; Sezai Karakoç tarafından ortaya konulmuş, fikirler sistemi ve hareketin adıdır. Karakoç; toplumumuzun durumunu, ülkenin problemlerini, ortaya koyduğu diriliş düşünce sistemi perspektifinden, tarihi-sosyolojik perspektiften tahlil ve senteze tabi tutmuş ve çıkış yolları ortaya koymuştur. O’nun, sürdürücüsü olduğu, düşünce çizgisi, 1900’lerin başından beri; Mehmet Akif, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç şeklinde, sanat ve düşünce birlikteliği tarzında süregelmektedir. “1960 dan sonra İslami düşünce ve sanat alanında Sezai Karakoç merkezi bir konum kazanır.”(Tema Larousse, Kirenci, s.30) Düşünür olması Sezai Karakoç’un kimliğinin yalnızca bir cephesidir. Aynı zamanda, yeni bir şiir akımı doğurmuş öncü bir şair ve düşüncelerini uygulama alanında sokmak amacıyla, eylem ortaya koymuş, bir gençlik yetişmesi için çalışmış, siyasi parti kurmuş, toplantılar yapmış, konferanslar vermiş bir eylem adamı. Karakoç, Diriliş düşünce sistemini, kendine özgü yepyeni kavramlarla inşa etmiş, ve “Diriliş akımı” meydana getirmiştir. Dirilişin düşünce mimarisi, adeta ta başlangıçta tasarlanmış ve zaman içinde ortaya koyduğu eserler tasarlanan mimari yapı ortaya konulmuş gibidir. Kitaplar, “Yapı Taşları”, “Sütunlar” tasarlanan mimari yapının unsurları dır adeta. Böylece, mimari yapı tasarlanan bütünlüğe ve gerçekliğe kavuşarak tamamlanmıştır. Burada, bu yapıyı oluşturan başlıca kavramları ele alacağız. Sistem nitelendirmesinin sebebi, bütünü meydana getiren parçaların belli bir amaca yönelik olarak, birbirleriyle fonksiyonel bir ilişki içinde olmasındandır. Diriliş Akımı; bir düşünce sistemi ile hareketin bileşkesinin adıdır. Yalnız teorik veya felsefi bir düşünce sistemi değildir. Hem düşünce hem eylem vardır. Düşünce ile düşünceden beslenen eylem (ilim-amel) birlikteliği söz konusudur. Karakoç, çocukluk çağlarından itibaren metafizik duyarlılık ile daldığı derin tefekkür sonucunda, kendi ruh dünyasında, zihin dünyasında; toplumuzun sorunlarının neliği ve hal çareleri üzerinde fikirler geliştirmiştir. Toplumumuzun sorunu gündelik ve sathi değildir. Şartlar zor ve ve sorun derindir. Sorun köklüdür. O yüzden, “acil çözüm, köklü çözümdür” şeklinde bakmaktadır. Kalbinden rahatsız bir hastanın tedavisinde doktor, dikkatini, hastanın kollarındaki ağrıya değil, kalbinin tedavisi üzerinde toplar. “Ülkemiz iki yüz yıldır, “yol” arıyor. Bir çıkış yolu” arıyor. Karakoç, sorunu ve çözümünü Diriliş perspektifinden ortaya koymuştur. Sorun medeniyetmizin, İslam Medeniyetinin krizi sorunudur. Çözüm: “Diriliş”tir. Medeniyetimizin dirilişi. İslam medeniyetinin, “Hakikat Medeniyeti”nin dirilişi. Onun bütün hayatı, davası, yazarlığı, fikir adamlığı, sanatçılığı, politika atılımı, verdiği konferanslar İslam medeniyetinin dirilişi davası içindir. Ruhun Dirilişi, İslam’ın dirilişi, yani İslam toplumunun dirilişi, insanın dirilişi, insanlığın dirilişi davasıdır. Mehmet Akif, biten bir dönemin bitmemesi için, o başlaması gereken bir atılımın diriliş atılımının başlaması için savaşmaktadır. Eğer, kendinden önce gelenlerin, Mehmet Akif’in ve ondan sonrakilerin, Necip Fazıl’ın yaptıkları çalışmalar olmasaydı, belki bu gün bu atılımları yapabilme imkânı da kalmamış olabilirdi (Karakoç, TYA). Şartlar: “Ya ölüm, ya diriliş” raddesindedir. Sezai Karakoç, 1964 yılında yaptığı bir röportajda, “sanat tutumum, genel dünya görüşümün bir bölümünden başka bir şey değildir. Onu bir sesin, yeni bir sesin sırtına yüklemekten ibarettir. Benim şiirim aşk, hürriyet, yaşayış ve ölüm gibi varolmanın dinamitlendiği noktalardaki trajik espriyi, irrasyonele ve absürde bulanmış mutlak’ı zaptetmektir” der (Karakoç, EY, s.36). Kurduğu Diriliş düşünce sistemi, etkileyici ve şiirsel bir dil ile özgün kavram sistemine sahiptir ki, buna diriliş söylemi de denilebilir: Yazılarında, metafizik olanı soyut olanı adeta bir nesneye dokunurcasına, somutlaştırır önünüze koyar.“Sur’u” üfler, “Kıyamet Aşısı” yapar. “Hızırla Kırk Saat” konuşur: “Bir kaç eski ölünün kemiklerini fosforladım, Işıklarını artırdım Bin yıl sonraki çocuklar için”.
“Bu çok sağlam surlu şehirden de geçtim Beni yalnız yarasalar tanıdı”
Her evde kutsal kitaplar asılıydı Okuyanı görmedim Okusa da anlayanı görmedim” der.
Bu, hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı, ama yine de eşsiz zulümler işlediği bir zamandır (Karakoç, Hızırla Kırk Saat). 1960’lı yıllar ve sonrası düşünüldüğünde, Cumhuriyet döneminin başından beri, hatta daha öncesinden tanzimattan beri, eğitim sistemini şekillendiren pozitivist felsefe, düşünme alanını yalnız duyulur dünya veya empirik dünya ile sınırlamaktadır. Pozitivizm ve Marksizm, empirik temele dayanır. Arka planında pozitivist felsefenin kılavuzluk ettiği eğitim sistemi, görünür dünyanın dışındaki alanlardan uzak kalmayı öngörmekteydi. Bu felsefi tutumun sonucunda, metafizik alan ile Platoncu anlamda kavranabilir dünya (Intelligible World) alanı; düşünceyle, sezgiyle, içedoğuşla kavranabilir olan dünya alanı dışlanıyordu. Böyle bir eğitim sisteminden, duyulur dünya dışındaki alanları kavrama yeteneği körleşen bir insan tipi doğuyordu. Batı dünyasında pozitivizme yöneltilen eleştiriler karşısında pozitivizmi kurtarmaya yönelik Neo-Pozitivizm, veya Mantıkçı-Pozitivizm şeklinde Viyana çevresi çabalarına rağmen 1930’larda pozitivist felsefe çürütüldü. Bu eğitim ortamından geçen gençliğin zihinsel dünyası ile döneme özgü dış etkilerin birleşmesinin doğal bir sonucu olarak, üniversite gençliği arasında Marksizm hızla yayılıyordu. Pozitivizm, Batının sahici felsefe çevrelerinde, ta başlangıçtan beri eleştirilmiş ve itibar görmemiştir. Derinlikli bir tefekkür vaat etmeyen pozitivizm, batıda 20. yüzyılın başında bütünüyle terk edildiği halde, toplumu, değerlerinden ve dinden uzaklaştırıcı etkisi dolayısıyla, Jöntürkler ve İttihat Terakki vasıtası ile Osmanlı ülkesine ve daha sonra Durkheim’in izleyicisi, Ziya Gökalp ve Cumhuriyetin aydınları eliyle Türkiye’ye ithal edilmiştir. Onların, sahip oldukları derinliksiz tefekkür düzeyleri, karşılaştıkları pozitivist felsefenin yüzeyselliği ile örtüşmüştür. Pozitivizmin kurucusu Fransız filozofu A.Comte(1798-1857) insanlığın Teolojik, Metafizk ve Pozitif olmak üzere, üç zihinsel dönem yaşadığını ileri sürer. Her dönemin insanları o dönedeki zihinsel durum içinden dünyaya bakmışlardır. Kendi yaşadığı dönemde, artık teolojik ve metafizik dönem geçmiş, pozitif dönem başlamıştır. Pozitivizm, insan zihnini görünür dünya ile sınırlayarak, insanın varoluş alanını daraltmış, insanın aklını, zihnini, gönlünü iptal ederek yani insanı beş duyusuyla yaşamaya mahkum etmiştir. Kimi filozoflara göre, “20. yüzyılın belki en önemi gelişmesi, 19. yüzyılın armağan ettiği, muzafferane ilerlemeci tarih görüşünün tuzla buz oluşuydu. Comte’un insanın kaçınılmaz başarısı olarak gördüğü pozitif akıl, Weber’e bir demir kafes gibi görünmeye başlamıştı” (Kirenci, s.17). Batının halis ve derinlikli felsefe çevrelerinde hiçbir zaman pozitivizm ciddiye alınmamıştır. A. Comte’un düşlediği toplumda yöneticiler, toplumu yöneten yasaların bilgisine sahip olan bir seçkinler grubu, bilim adamları ve filozoflardan meydana gelen bir teknokratlar grubu olacaktı. Böyle bir kuramın kendilerini Osmanlı toplumunun bilginleri veya filozofları olarak gören aydın yöneticilerine, bürokratlarına ne kadar cazip geleceği ve onların toplum mühendisliği projelerine ne kadar uygun düşeceği aşikardı. Eğer bu kuram doğruysa, Osmanlı toplumunun içinde bulunduğu bu büyük kriz, büyük kargaşa, pozitif bilimlerin ilgisine sahip seçkin bir zümre olan aydın bürokratların önderliğiyle aşılabilir ve böylece topluma hem istikrar ve düzen gelebilir, hem de Osmanlı toplumu çağdaş uygarlığa, yani batı uygarlığına ulaşma yolunda hızlı bir ilerle içine girebilirdi. Nitekim Osmanlı aydın bürokratlarının kurduğu bir seçkinler grubu, daha sonra bir siyasi parti olan, İttihad ve Terakki cemiyeti Fransız pozitivistlerinin bu “düzen ve ilerleme” (order and progres) sloganını ittihat ve terakki “birlik ve ilerleme” sloganına çevirerek teşkilatın emel düsturu haline getirecektir. Yine bu ana görüşlerdir ki, Osmanlı toplumunun en iyi eğitim görmüş bir zümresi olan asker-bürokrat aydınlarını İttihad ve Terakki partisinden sonra da yönetime zaman zaman el koymaya itecek uygun bir ideolojiyi ve bu ideolojinin etkileri zamanımıza kadar devam edecektir. Cumhuriyet döneminin yönetici-aydın bürokratlarının akıl ve bilim adına yönetime el koyma toplumu akla ve bilme uygun reformlarla ilerletme projelerinin gerisinde esas olarak bu inanç ve ideoloji bulunacaktır (Tusiad Felsefe, 2002). Bu noktada, Diriliş, derinlikli bir tefekkür ve yüksek bir sanat yeteneği ile yepyeni bir söylem ortaya koyuyordu. Bu söylem, metafizik olanı, soyut olanı adeta görünür kılar, böylece, görünür dünya ile sınırlanmış zihinsel kalıpları parçalamak ister gibidir. Diriliş’te; en başta diriliş terimi, “Basübadelmevt” (ölümden sonra kalkış) karşılığıdır. Karakoç’un kitaplarının adlarını sıralarsak; Taha’nın Kitabı, Hızırla Kırk Saat, Sur, Kıyamet Aşısı, Yitik Cennet, Gül Muştusu, Şahdamar, Ruhun Dirilişi, İslam’ın Dirilişi, İnsanlığın Dirilişi bile, bütün bu terminoloji, Dirilişin referansına işaret etmektedir. Karakoç; İslam medeniyetinin yaşadığı krizden çıkması için, insanlığın içine düştüğü, inkârcılık, Tanrıtanımazlık, putatapıcılık, kapitalizm, materyalizm, vb her türlü açmazdan çıkması için, olağanüstü bir tefekkür kudreti, yüksek bir sanat gücü ile çağrı yapar. “Diriliş” İnsana, Müslüman’a çağrı, Yahudi’ye, Hıristiyan’a, Doğululara ve Afrikalılara, Din ve Tanrıtanımazlara çağrı yapmaktadır. Çünkü; Karakoç, “Çağırmasını bilirsen gelecektir, doğuyu bilen, batıyı bilen gelecektir” der. Dirilişte, batının bütün filozofları ve düşünürleri, edebiyat ve sanat adamları, değerlendirilir ve hesaplaşılır. Diriliş külliyatı adeta düşünürler ve sanatçılar galerisi gibidir. İslam medeniyetinin, ruh mimarları, şairleri, edebiyat adamları değerlendirilir, tarihten dayanak aranır. Diriliş düşünce sisteminin neliğini ve yapısını ortaya koymak üzere, Diriliş terminolojisini kavramsal analize tabi tutmak gerekmektedir. Bu kavramlardan bazıları şunlardır. Diriliş, Medeniyet, Kültür, Millet, Diriliş İnsanı, Diriliş Eri, Diriliş Ereni, Diriliş Piri, Diriliş Nesli, Diriliş Uygarlığı gibi.
SORUNUN TEŞHİSİ VE TEZ İki yüzyıllık süreçte, önce yönetimde, daha sonra aydınlar arasında ve en sonra da halk içinde medeniyetimiz hakkında şüphe ve tereddüt doğmuştur. Bu giderek ruh bunalımı şeklini aldı. Ancak kriz medeniyetimiz için büyük bir krizdi. Toplumun belli bir kesimine özgü ya da belli konulara ait bir kriz değildi. Medeniyetimizin en temel sarsılışıdır. Meselenin belli bir yönüne bakıp basit bir yorumla teşhis ve öneriler yapılmış ve uygulanmıştır. Ancak çoğu kez hüsrana uğranmıştır. İslam aleminin her yerinde, sadece siyasi çıkış yapmak, ekonomik alanda çalışmak, bireysel iman alanında çalışmak sonuç vermez. Kriz geniş ve derindir. Krizin derinliğini ve genişliğini anlamamak onu hafife almaktır. İslam tarihinin en kapsamlı krizini yaşıyoruz. Kriz büyüktür diye umutsuzluğa kapılmak da gerekmez. Yol Tanrı’nın yoludur. Bunalım bir sınavdır. Meseleyi hakiki boyutları ile idrak edip, beynimizin, ruhumuzun ve irademizin en geniş ölçüleriyle çözüm aranması ve çözümlerin azimle uygulanmasıdır. Büyük krizden sonra büyük büyük bir açılım da yaşanabilir. Kıştan sonra baharın yaşandığı gibi. Genel kanaat şudur: Avrupa ilerledi biz geriledik, o yüzden biz çöktük. Hatta bu inançta olanlar medeniyetimizin bir daha dirilemez biçimde öldüğü saplantısı içindedirler. Bir grup, bizim medeniyetimizin bulunmadığını, asıl medeniyetin Batı medeniyeti olduğunu,kabul ettiler. Onara göre biz doğuluyuz, ilkeliz, medeni olan batıllardır. Batı mutlak geçerliliği olan tek medeniyettir. İyinin, güzelin, doğrunun yurdu batıdır. Bunlar batıcılardır. Onlara göre bize ait ne varsa terk etmeliyiz. Batıya bakmalıyız. Uzun bir süre tam bir batı romantizmi sürdü. Daha sonra çeşitlendiler, Kapitalist, sozyalis ve Marksist şeklinde gruplar doğdu. Bir grup da batıdan kimi alıntılarla, batıya karşı konulabileceğini düşünmüşlerdir. Ancak çıkar yol olmadığını görünce, İslam ile diyaloğa girmişlerse de, Irk, dil ve tarih özelliklerini öne çıkarmışlardır,. Bu batıya ait bir tutumdur. Kur’an ilan etmiştir. Arabın Arab olmayana, beyazın siyaha bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak Allah’a yakınlıktadır. Irkçılık, ne Araba, ne aceme nede hiç kimseye fayda getirir. Bir bölünme hastalığına yol açar. Arapça, Farsça, Türkçe, Urduca bin yıldan daha uzun bir dönemdir, İslamı ifade eden, İslam edebiyatını oluşturan adeta Müslüman olmuş dillerdir.
MEDENİYET Medeniyet temelde tektir. Diğer medeniyetler O tek medeniyetten ayrılma, sapma veya O’nun varyasyonlarıdır. Bu tek medeniyet, Vahiy medeniyeti veya Hakikat medeniyetidir. Bütün medeniyetler vahiy medeniyetine yaklaştığı ölçüde hakikate yaklaşmış, uzaklaştığı ölçüde medeniyet niteliğinden uzaklaşmış olurlar. Medeniyetin en parlak, dolunay hali, İslam Medeniyetidir. Medeniyetin hem tarih, hem tabiat ve hem sosyolojik boyutları vardır. Sezai Karakoç, 1992’de Bursa’da verdiği “Ülkemizin Geleceği” başlıklı konferansın bir bölümünde, Diriliş metodunu anlatır. Özetle şunları söyler: Diriliş’in metoduna, tarihi-sosyolojik metot adını verir. Yani metodun esası yaşadığımız olaylara tarih ve sosyoloji perspektifinden bakmaktır. Namık Kemal(1840-1888) “rüya” görür. Rüyasında, “Hürriyet”i kız şeklinde görür. O’nun arzusu hürriyete kavuşmaktır. Ziya Gökalp(1876-1924)de hülyasından bahseder. Kızına yazdığı mektupta -kızının adı “Hürriyet”tir- yakında insanlıkta devrim olacağını, hürriyet güneşinin doğacağını söyler. Daha sonra Yahya Kemal(1884-1958) de rüyasından bahseder. İstanbul’un Babıâli Caddesini baştan başa, muhteşem binalar, yüksek yapılar ve iktisadi teşekküllerle donanmış görür. Daha sonra Peyami Safa(1899-1961), tam bir düşünce sistemi ortaya koymamış olmakla birlikte, “Türk İnkılâbına Bakış” isimli eserinde, 1923 inkılâbına temel arar. O’na göre, bizde olmayan Matematikleşme (riyazîleşme) dir. O yüzden eksik kaldığımızı söyler. Meşrutiyetten itibaren, bir takım akımlar; batıcılık, Türkçülük, İslamcılık, gibi akımlar, ve düşünürler, toplumumuzun içine düştüğü bunalımdan kurtulması için çeşitli düşünceler ileri sürmüşlerdir. Bunlardan biri de Mehmet Akif’tir. Akif, şiirlerinde memleketin durumunu tasvir etmiş, ahlak düşüklüğünü, ekonomik zayıflığı, din zayıflığını eleştirmiş, destansı bir dille dile getirmiştir. Ancak bütün bu görüşler ve diğerleri, tarihi-sosyolojik metottan mahrumdur. Bu metodun esası medeniyet açısından bakmaktır. Diriliş’in metodu, tarihi-sosyolojik perspektif medeniyet perspektifidir. Tarihi-sosyolojik perspektifi oluşturan unsurlardan sosyolojik perspektif, medeniyetin yatay düzlemini; tarih ise düşey boyutunu yani derinliğini oluşturmaktadır. İnsanoğlu, eski devirlerden beri çeşitli medeniyet merhaleleri içinde yaşaya gelmiştir. Mesela, Mezopotamya medeniyeti, Mısır medeniyeti, Yunan medeniyeti, Roma medeniyeti, İslam medeniyeti, ve varyasyonları olan Osmanlı medeniyeti, Maveraünnehir medeniyeti, Endülüs medeniyeti, Roma ve Yunan medeniyetinin devamı olan Batı medeniyeti, Çin medeniyeti, Hint medeniyeti gibi medeniyetler görüyoruz.(ÇY I, s.34) Medeniyet kavramının çok çeşitli tanımları yapılmıştır. Sezai Karakoç’un ortaya koyduğu Diriliş düşünce sistemi içinde Medeniyet kavramına yüklediği anlamı, Aristoteles’in ve Platon’un cevher (töz) kavramı arasında kuracağımız metafor ile açıklamaya çalışacağız. Platon’un ve Aristoteles’in, töz(ousia) ve form(idea) üzerine yaptıkları anlatımlarından hareketle şöyle bir formül çıkarabiliriz(Günay): Ousia = Eidos + Hyle (Grekçe) Substance = Esence + Material (İngilizce) Cevher (Töz) = Öz + Özdek (Madde) (Türkçe) Medeniyet = Kültür + Tabiat/Toplum
Burada, eidos (öz = essence) için Platon “idea” terimini; yani, Eidos = İdea; Aristoteles ise “form” terimini kullanıyor, Eidos = Form. Ancak burada Platon ile Aristoteles arasındaki bir farka işaret etmemiz gerekir. Platon’a göre bir varolanın ideası, idealar dünyası adını verdiği bir dünyada bulunmaktadır. İdea yerine form terimini tercih eden Aristoteles’e göre ise, form her bir varolanda içkin olarak bulunur. Örneğin bir bardak düşünelim, bardak töz ise, bardağın özü, onun formu veya ideasıdır. Cam ise bardağın maddesidir/malzemesidir. Yani cam malzemeyi bardak yapan ya da vazo yapan onun formudur. Aristoteles’e göre, bardağın formu bardaktadır, o bardakta içkin olarak bulunur; ayrı bir dünyada, idealar dünyasında değildir. Form ile maddeyi birbirinden ayıramazsınız. “Form” veya “idea” bir şeyi kendisi yapandır, “işte o” yapandır, özüdür.
Bu açıklamalardan sonra, Karakoç’un Medeniyet kavramına yüklediği anlama gelebiliriz : “ …Kültür medeniyeti değil, medeniyet kültürü içerir. Bize göre, kültür medeniyetin fizyolojisi gibidir. Medeniyetse, sadece anatomi değildir. Canlı organizma gibi, anatomik cephesiyle, fizyolojik cephesiyle bir bütündür.” Bilindiği gibi, fizyoloji, vücudun çeşitli sistemlerinin çalışmasına ilişkin bilgidir. Burada fizyoloji ile kültür temsil edilmektedir. Kültür bilgi alanına aittir. Felsefe diliyle söylersek, “dilde varolandır”. Yani Medeniyet, töz/cevher dir. Kültür, Aristotelesçi anlamdaki form’a tekabül etmektedir.” Yukarıdaki alıntının devamında, “Medeniyetse, sadece anatomi değildir. Canlı organizma gibi, anatomik cephesiyle, fizyolojik cephesiyle bir bütündür” denilmektedir. Bu açıklamada, medeniyet hem fizyolojiyi hem anatomiyi kapsayan yani vücut olarak temsil edilmek suretiyle, medeniyet ile kastedilen anlamın töz’e tekabül ettiği açıkça görülmektedir. Medeniyetin (Töz’ün/Cevher’in) malzemesi, tabiat ve/veya toplumdur. Felsefede, varolan üçtür : “Düşünmede (düşüncede değil) varolan”, “dilde varolan” ve “dışdünyada varolan”. Töz, yani medeniyet, “dışdünyada varolan” dır. Kültür, tüm bilgi alanını kapsar. Dilde varolandır. Kültürün görünüşe çıkması, bir davranış olarak ya da fiziksel bir nesne olarak varoluşu medeniyet olmaktadır. Bir binanın projesi kültür ise, inşa edilmiş bina medeniyettir. Bina mevcut ise, projesini çıkartabiliriz. Medeniyetten, kültür görülebilir, kültürden de medeniyet kurulabilir. Yukarıdaki alıntının devamında, Karakoç şöyle söyler: “ Bu noktada, Ziya Gökalp’ın medeniyet ve kültür tanımlarından ayrılıyoruz. O, kültürü, milli, medeniyeti milletlerarası kabul ediyor. Medeniyet ona göre, bir grup ulusun, ortaya koyduğu ortak eserlerdir. Oysa bizim görüşümüze göre, her medeniyete bir de onun kültürü tekabül eder. İslam medeniyeti diyorsak bir de İslam kültürü dememiz gerekir. İslam kültürü, İslam medeniyetinin bir unsurudur. Irkların gerek kültüre, gerek medeniyete katkısı, mizaç katkısıdır. Yoksa tüm kültürü ırklara atfedip, medeniyeti ırklar arası ortak eserlere indirgemeye imkân yoktur. Bu medeniyet kavramını daraltma, aşırı nesneleştirme dolayısıyla, materyalize etmek olur. Medeniyeti, insanlığın fizikötesi amacına varması için kurduğu yaşam tarzı ve gerçekleştirdiği tüm çevre olarak da tanımlayabiliriz. Psiko-somatik bir gerçekliği vardır medeniyet olgusunun. Yoksa olgunun psikolojik cephesine kültür, fizik cephesine de medeniyet demeğe imkân yoktur. Belki daha doğru bir tanım, medeniyetin işler haline kültür denmesi olur. Oluşumu bitmiş ve tamamlanmış eserler de, henüz oluşma halinde olanlar da medeniyete dâhildir. Medeniyetle kültür o kadar iç içedir ki, çoğu kez eş anlamlı kullanılmaktadır. Medeniyet, kültür ve millet üçlüsü birbirinden koparılamaz. Aristoteles’e göre bir varolan mevcut oluşunun dört nedeni vardır. Maddi neden(causa materialis), formel neden (causa formalis), fail neden(causa efficiens) ve ereksel neden(causa finalis). Bir varolan bu nedenlerin bir aradalığı ile mümkün olur. Buna göre, medeniyetin(cevherin) malzemesi, tabiat ve/veya toplum; formu, kültür; faili, millet; ve amacı, bir milletin varoluş ideası, değerleri, fizikötesi amacıdır. Ziya Gökalp, medeniyeti uluslararası, evrensel, kültürü ulusal olarak düşünüyor. “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” şeklinde bir proje ileri sürüyor. “İslam Medeniyetini bir takım ırk kültürlerinin ortak eserleri tablosu görmek yanlıştır. Irklar bu medeniyete katılmışlar, mizaçlarıyla da onun henüz potansiyel olarak duran güçlerini harekete geçirmişlerdir. Yani onun yeni açılımlarında bazı belli cephelerini işletme ve çalıştırmada mizaçların etkisi olmuştur. Arap’ın mizacı, bilim ve düşünceye yatkın olduğundan İslam medeniyetinin bilim ve düşünce yönünü geliştirmiştir. Acem mizacı daha çok İslamın sanat ve edebiyat yönünü, Türk mizacı da yönetim ve örgütleniş cephesini, sosyal yapı cephesini açmaya yaramıştır. Yoksa bu ırkların eski kültür ve medeniyetleri, İslamla karşılaşmada ve hesaplaşmada, İslam’la bağdaşacak yanları bütüne katılarak eriyip özüyle kaynaşarak ortadan kaybolmuşlardır.” (Karakoç, Düşünceler I, Kavramlar). “Mezopotamya Medeniyetleri Mısır Medeniyetine, Mısır Medeniyeti Yunan ve Kartaca Medeniyetine, Yunan ve Kartaca Medeniyetleri Roma Medeniyetine öğreticilik yapmıştır.” ( Karakoç, Gün Saati, s.56). Buna, İslam medeniyetinin de batı medeniyetine öğreticilik yaptığını ekleyebilriz. Mısır medeniyetinin, Babil medeniyetinin, Grek medeniyetinin kökte ve asılda vahdaniyet medeniyetlerinden geldiğini, öyle yürüdüğünü, daha sonra bozulup çok tanrıcılık, ya da insanın tanrılaştırılması şekline büründürüldüklerini, bizim şu anki bilgilerimiz ise daha çok bu medeniyetlerin, bozuluş, çöküş ve yıkılış dönemlerine ait olduğunu, belki de yeni bir tarih görüşü olarak kabul edilmesi gerekli bir tez gibi düşünüyoruz(Karakoç, FÖA, I, s.60). İslam uygarlığı, bütünüyle ölmüş antik uygarlıklar gibi müzeye kalkmış bir uygarlık değildir.
DİRİLİŞ Diriliş kavramının önce metafizik anlamını ele alalım. İslam ve bütün vahdaniyet dinlerinde diriliş kavramı vardır. Diriliş, ölümden sonraki hayata doğmak demektir. Metafizik anlamda diriliş, “basübadelmevt”, ölümden sonra kalkış demektir (ÇY I, s.17). “İnsanoğlu, “sonraki bir hayat”a inanmayı tümüyle yitirdiği anda, bir daha geri dönülmesi mümkün olmayan dipsiz ve sonsuz uçurumların karanlığına yuvarlanacaktır (Karakoç, FÖA.I, s.23) Dirilişin ikinci bir anlamı, insanoğlu’nun kendi gerçek benini bulmasıdır. Yunus Emre’nin şiirinde “bir ben vardır bende, benden içeri”. Burada en az iki benden söz edilmiş olmaktadır : İç ben ve dış ben. Karakoç, beni en az üç basamaklı olduğunu dile getirir. Dış ben(fizyolojik ben) vücut beni. Psikolojik ben “ bu da insanın duygularıyla düşüncelerinin kaynaştığı duyarlık yapısının özelliği ile alakalı bir yüze sahiptir. Bir de ruh. Tamamen manevi olan esas ben. İnsanoğlu’nun Allaha dönük tarafı, metafizik cephesi. Ruhun dirilişi, ruhun saf olarak kendini bulması demektir. İnsanoğlu’nun o beni bulması, Allah’a dönmesi, O’na inanması ile mümkün. Karakoç, insanın metafizik olanla irtibatını koparması, Allah’tan kaçması sonucu ruhunu ihmal ettiğini, hatta 19. yy filozoflarının “Ruhun ölümünü şakıdıkları” nı söyler. Oysa ruh ölmez. O’na göre; “Ruhun ölümünden kasd ettiğimiz, onun kökten yok oluşu değil, varoluş hikmetinden habersiz oluşu, uzak kalışıdır. Onun gönül aynasından çekilmesidir. Dirilişini tazelemesi için Diri olandan kopmamak gerektiğini unutuşudur” (Karakoç, RD) der. “Diriliş insanı, bir fantezi, bir lüks, ya da bir hayal değil, insanlığın çıktığı yörüngeye oturması için beklenen hakikatçi insan prototipidir”.(Karakoç, Gün Saati, s.92). “Ne mutlu, İslam'ın dirilişinden yüce dava bilmeyenlere, ne yazık Müslümanken ondan uzaklaşmış olanlara.” (Karakoç, FÖA III, s.81). Sezai Karakoç, “İslam’ın Dirilişi, deyimiyle, şüphe yok ki,İslam halklarının dirilişini söylemek istiyoruz, yoksa İslam prensiplerinin değil. Çünkü; İslam prensipleri hiçbir zaman ölmemiştir ve ölmez, her zaman için dipdiridir, ezeli ve ebedidir.” der (Karakoç, İsl..D. s.11). Medeniyetin Dirilişi, krize girmiş, ölüm sularına yaklaşmış bir medeniyetin; önce uyanış, yeniden doğuş ve çok büyük bir atılım ile yeniden kendine gelmesidir. Bir toplumun bazı kurumlarının düzelmesiyle, toplum kendine gelemez. Bozuluş, yıkılış ile toparlanma ve kendine gelme doğrultularındaki, ister negatif yönde olsun, ister pozitif yönde olsun, bütün değişimler bütüncül bir karakter gösterir. Nasıl, kıştan sonra bahar ile topyekûn tabiat canlanıyor, topyekûn diriliyorsa, öleyazan bir medeniyet te öyle dirilir. Uyanış, yeniden doğuş ve diriliş. “Uyanış, dirilişin bir muştusudur.” “Yeniden doğuş, bir medeniyetin, başka bir etki, başka medeniyetlerin eritici etkisi araya girmeden kendi kendine sönme durumunda, yeniden bir hamle gösterme ve kendini yenileme işidir”. Dirilişteyse, “tam ölüme doğru giderken, birden varolmanın en büyük cehdiyle ayağa kalkış ve insanı yeni bir oluşa çağıracak bir güce eriştir.” “Diriliş, bir uyanış ve bir rönesansı da içinde bulundurmaktadır.”. İnsanın dirilişi anlamında; “Diriliş, insanın İslam'da dirilmesi ve İslam'la kurtulmasıdır.” (Karakoç; Sütun 2; s.423–428). Sezai Karakoç, hatıralarında, Diriliş fikrinin ve dergisinin doğuşunu anlatır. 1960 yılında, memuriyeti sebebiyle Ankara’dadır. Siyasi hava gergindir. İnönü’nün önderliğindeki, muhalefet ve gençlik, Demokrat Partiye karşı harekete geçmiştir. …“bir düşünce ve edebiyat dergisiyle yeni bir hareketin başlatılması gerektiği fikrine vardım. Yeni bir nesil gelmişti. Ortam otuz yıl öncesine göre çok değişmişti. Düşüncede bir tazelenme ve yenilenmeye ihtiyaç vardı. Yeni bir dil ve üslup gerekliydi. Bir süredir daldığım metafizik düşünceler kendini ifade için beni zorluyordu. Bu fevkalade şartlar içinde doğdu Diriliş. İlk anda ismi yadırgandı. Hortlama gibi dehşet duyanlar oluyordu ismi duyunca. Ya da sanki yalnız amentüde bir unsur olarak düşünülebilir gibi geliyordu onlara. Mecazi anlamda, tarihi anlamda dirilişi düşünemiyorlardı. “Basübadelmevt” in karşılığı olarak “diriliş” i bulmuştum, ölümden sonra dirilme anlamına. Tabiî ki sadece metafizik anlamda değil, tarihi-sosyolojik anlamda da kullanıyordum” (Kirenci, s.12). Karakoç, yaranın derinde olduğunun farkındadır. Şöyle der: “Ülkenin yarası derindedir” 1900 lerin başlarından beri, Mehmet Akif, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç ile süre gelen düşünce çizgisinde, her birinin, aynı amaca yönelmiş olmaları gibi temel benzerliklerine rağmen, kendilerine özgü söylemler geliştirmişlerdir. Esasen her dönemin, kendine özgü karakteristikleri; toplumsal şartları, dili ve psikolojisi vardır. Ancak kimi benzerlikler de vardır. Bir benzerlik olarak, Mehmet Akif’in gençliği temsil eden, “Asım”ı, Necip Fazıl’ın “Mehmet”i, Sezai Karakoç’un “Taha” sı vardır. Necip Fazıl’da arayış, bunalım, çile ve nihayet Hakikat’i bulma vardır. Sezai Karakoç’, Necip Fazıl’ın vardığı yerden başlamıştır. Dirilişe, “Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş, bir insanı dirilten bütün insanlığı diriltmiş gibidir” kutlu ilkesi kılavuzluk eder. “Evrim günlük sularla Devrim irinle kanla Bizse dirilişi gözlüyoruz Bengisu bengisu kayna ve çağla” Hızırla Kırk Saat
KÜLTÜR Kültür alanı, bilgi dünyasıdır. Gündelik bilgi, sanat bilgisi, teknolojik bilgi, okült bilgi, bilimsel bilgi, felsefi bilgi, zımni(örtük) bilgi (tacit knowledge) kültür alanını oluşturur. Kültür, dilde varolandır. Kültürün görünüşe çıkması, medeniyettir. Bir kültür varlığı fiziksel bir nesne olarak görünüşe çıkabileceği gibi, bir davranış olarak da ortaya çıkabilir. Bir binanın projesi kültür ise, inşa edilmiş fiziksel yapı medeniyettir. Bu fiziksel yapının içinde proje içkin olarak bulunur. Eğer elimizde binanın projesi mevcut değilse, mevcut binadan hareketle projesini çıkarabiliriz. Projesi (formu=ideası) binada mündemiçtir. Aristotelesçi anlamda proje form(öz) ise, medeniyet tözdür (cevherdir). Kültürlü adam denildiğinde, bilgiye işaret edilir, medeni adam denildiğinde ise davranışa işaret edilir.
MİLLET “İslam’ın Milet kavramında, ırk dil unsurları etkin değildir. Millet, İslam anlayışında, aynı inancı paylaşan insanların şuurlu topluluğudur. Millet fikri ırk esasına dayanmaz. Bir ırkın değil bir medeniyetin halkına millet denir. “İslam medeniyetinin toplumuna millet diyoruz.” Yani, İslam’da (millet) kavramı, Durkheim’in (dolayısıyla Ziya Gökalp’ın) çok dışında bir kaynağa, medeniyet kaynağına bağlı bir kavramdır. Millet, İslam anlayışında, bir medeniyetin halkına verilen addır.” “… 20. yüzyılda İslam ülkelerinde de Batı tipi (millet) üretilmek istendi. O yüzden suni devletler ve devletçikler doğdu. Bugün İslam dünyasını kıvrandıran buhranın temelinde, kendi büyük millet ve medeniyetimize bağlı millet anlayışını kaybedip yerine bu irili ufaklı suni ve taklit işi Millet denemelerinin konmasında yatar. Aydınlar, gerçek millet kavramı bilincine varmadıkça bir çıkış yolu da bulunamayacaktır İslam ülkeleri için.” (Karakoç, GS, 171). “Bizim anlayışımızda, bir ırk topluluğuna değil, bir medeniyet toplumuna millet denir. Bir medeniyet ülküsünün etrafında toplanan her ırktan, dilden, farklı mezheplerden kişilerin meydana getirdikleri toplumun adı Millettir. Ortadoğu’da bir medeniyet ve bir millet vardır. (Diriliş Bildirisi, 1994). SONUÇ 1.İnsan bilgiye göre hareket eder. Doğru eylem, doğru bilgiye dayanır. Bilgi varolan hakkında yargıda bulunmaktır. Bir varolan hakkındaki yargı, o varolan ile başka bir varolan(lar) arasında ilişki(ler) kurmaktır. Varolan, kavramlar ile temsil edilir. O halde, yargı varolanları temsil eden kavramlar arasındaki ilişkidir. Eğer kavramlar, temsil ettikleri varolanları doğru yansıtmıyorlarsa, kavramlar arası ilişki doğru da olsa, sonuç yanlış olacaktır. 2. Buradan şu sonuç çıkarılabilir: Doğru bilgi için, öncelikle, kavramlar doğru kurulmalı ve sonra kavramlar arası ilişkiler doğru olmalıdır. 3. Diriliş Akımı; diriliş düşünce sistemi ile diriliş hareketinin bileşkesidir. 4. Dirilişin bir bileşeni olan düşünce sistemi, birbiriyle bir sistem bütünlüğünü oluşturacak, kavramlarla örülmüş bir teorik yapıdır. Bu sistemin içinden bir kavramı, bütüne müracaat etmeden bütünün ışığını ona yansıtmadan anlayamaz, ya da onun bütünsel ruhuna yabancı bir kavramı ilave edemezsiniz. 5. “Diriliş”, teorik yapıyı gerçekliğe kavuşturacak, kuvveden fiile çıkaracak, adeta enerjidir, ruhtur, güçtür. 6. Sezai Karakoç, ortaya koymak istediği anlam dünyasını vermek için, mevcut terminolojiyi farklı bir anlamda ve bağlamda kullanarak, özgün bir söylem geliştirmiştir. 7. Diriliş Düşünce Sisteminin merkezi kavramı “Diriliş”, ekseni “Medeniyet”tir. Bir anlamda, pergelin ucunu “diriliş” (basübadelmevt) merkezine yerleştirerek, o merkezden geçen eksen etrafında (medeniyet) pergeli döndürerek, sistemi oluşturmuştur. Metafizik anlamıyla, Tanrı inancını da içeren öte dünyaya ilişkin “diriliş” kavramı, inancın en hayati ve en kritik kavramı olarak sistemde merkezi bir konuma yerleştirilmiştir. 8. Sezai Karakoç, Hakikat medeniyetinin doğruluk, güzellik ve iyilik idealarını en beliğ bir şekilde, hiçbir komplekse kapılmadan, ne savunmacı, ne de eklektik olmayan özgün bir söylem ile ortaya koymuştur. Onda, batının ahlakını değil, bilim ve teknolojisini alalım, ya da Batının medeniyetini alalım kültürünü almayalım, gibi parçalı ve esasta kendi uygarlığına özgüvenini yitirmişliğe dayalı tutumlara rastlanamaz. 9.. Düşünürlerin eserlerine dikkatle bakmak gerekir. Onların kendilerine özgü seziş gücü ile ortaya koydukları eserlerinden bilgi alanına ilişkin metodoloji ve yapılar çıkarılabilir. Sezai Karakoç’un eserlerinden bilgi teorisine (epistemolojiye) ait ipuçları çıkarılabileceğini düşünüyorum. Ontolojik temeli; evren, insan ve Tanrı birlikteliği ile oluşan alem tasavvuruna dayalı özgün bir epistemolojik yapının çıkarılabileceğini sanıyorum. Özellikle, tarih-toplum bilimleri alanını yorumlamaya dair metodolojik unsurlar bulunabilir. Bu açılardan da Diriliş külliyatı akademik araştırmalara konu yapılmalıdır. Bu bağlamda, özellikle, “Hazreti Yusufun Düşü”, “Devriliş” yazılarında ve “Yunus Emre” kitabındaki yorumlamalar metinlerin anlaşılmasına, yorumlanmasına ilişkin birkaç örnek olarak görülebilir. 10. Sezai Karakoç, okuyucusuna bir derinlik katar. Kavrayış derinliği, iç derinlik kazandırır. Okuyucuyu çoğaltır. Yazılar boyunca, okuyucu düşünme yeteneği kazanır. Yazarın niyeti, okura örtük(zımni) bilgi olarak adeta gizlice sızar, okur feyz alır, derinleşir ve ufku genişler. Yazılar, okuyucunun, duyarlık, tahayyül, tasavvur ve tefekkür(düşünme) yetilerini, uyarır, uyandırır, harekete geçirir ve adeta diriltir. 11. Osmanlı Devletinin kurulduğu (1299) yüzyıl içinde ve izleyen yüzyılda Mevlana (1207-1273) ve Yunus Emre (1238-1320) ve Hacı Bektaş Veli (1209-1271) ve Hacı Bayramı Veli(1352-1430) gibi medeniyetimizin manevi mimarları yaşadılar. Onların hazırlayıp geliştirdikleri, kültür, ahlak ve gönül ikliminde yol alan Osmanlı Devleti, altı yüzyıldan daha uzun bir süre, İslam Milletinin ve mensuplarının, onurlu bir hayat sürmesini sağladı. Medeniyetimiz, diriliş özünü yitirmemiştir. Çağımızda, Sezai Karakoç gibi bir büyük düşünürün ve şairin onun içinden çıkagelmiş olması Medeniyetimizin, diriliş özünü taşıdığının bir göstergesi sayılmalıdır. İslam Medeniyeti, Hakikat Medeniyeti, dirilecektir. Allah’ın izniyle dirilecektir.
Kaynaklar Karakoç, Sezai, "Hatıralar" Diriliş Dergisi, Sayı: 1-135, 25 Temmuz 1988- 5 Şubat1992, İstanbul, Karakoç, Sezai; “Düşünceler I, Kavramlar”, Diriliş Yayınları, 3. Baskı, 2005, İstanbul. (DI,K) Karakoç, Sezai; “Şiirler I, hızırla kırk saat”, Diriliş Yayınları, 8. Baskı, 1998, İstanbul. (HKS) Karakoç, Sezai; “İslam’ın Dirilişi”, Diriliş Yayınları, 8. Baskı, 1999, İstanbul. (İD) Karakoç, Sezai; “Tarihin Yol Ağzında”, Diriliş Yayınları, 1996, İstanbul.(TYA) Karakoç, Sezai; “Edebiyat Yazıları II”, 2. Baskı, Diriliş Yayınları, 1996, İstanbul.(EY) Sarı, Osman; “Bir Savaşçıdır Kalbim”, s. 22, Edebiyat Dergisi Yayınları, 1975, Ankara. Karakoç, Sezai; “Ruhun Dirilişi”, Diriliş Yayınları, 5. Baskı,1995, İstanbul. (RD) Karakoç, Sezai;“fizikötesi açısından ufuklar ve daha ötesi, III”, Diriliş Yayınları, 1995, İstanbul. (FÖAIII) Karakoç, Sezai; “günlük yazılar IV gün saati”, Diriliş yayınları, 1986, İstanbul. (GS) Karakoç, Sezai; “Gün Doğmadan”, Şiirler, 3. Baskı, Diriliş yayınları, 2003, İstanbul.(GD) Karakoç, Sezai; “Sütun 2”, Fatih Yayınevi, 1969, İstanbul. Karakoç, Sezai; “Diriliş Bildirisi”, 20 Ekim1994, Ankara. Karakoç, Sezai; “Çıkış Yolu I, Ülkemizin Geleceği”, iki konferans, Diriliş Yayınları, 2002, İstanbul. (ÇYI) Karakoç, Sezai; “Çıkış Yolu II, Medeniyetimizin Dirilişi”, dört konferans, Diriliş Yayınları, 2002, İstanbul.(ÇYII). Karakoç, Sezai; “Çıkış Yolu III, Kutlu Millet Gerçeği”, dört meydan konuşması, Diriliş Yayınları, 2. Baskı, 2005, İstanbul. (ÇYIII). Kirenci, Mustafa; “Diriliş Akımının Ekseni: Medeniyet Perspektifi”, Y. Lisans Tezi, Sakarya Üniversitesi, SBE, Sosyoloji ABD, 1997, Sakarya. Bülendoğlu, A.Arif, “Necip Fazıl ve Sezai Karakoç” (Rasim Özdenören), “Necip Fazıl Kısakürek, Şiiri, Sanatı, Aksiyonu”, s.141, Bindir Yayınları, 1968, İstanbul. Günay, Durmuş, “Teknolojinin Ontolojik Temeli”, Elektrik Elektronik Dergisi, s. 54, Sayı 1, Ekim 1998, İstanbul. İnalcık, Halil; “Ziya Gökalp Yüzyıla Damgasını Düşünür”, Doğu Batı Sayı:12, ss: 99-33, 2000, Ankara. Armağan, Mustafa; “Cemil Meriç’i Anlamak İçin Bir Ön Deneme”, Doğu Batı, Sayı:11, ss:133-145, 2000, Ankara İnalcık, Halil; “İkinci Bin’de Türkler”, Doğu Batı, Sayı:10, ss: 63-111, 2000, Ankara Hanioğlu, M. Şükrü; “İkinci Meşrutiyet Dönemi Garpçılığı’nın Kavramsallaştırılmasındaki Üç Temel Sorun Üzerine Not”, Doğu Batı, Sayı:33, ss:55-64, 2000, Ankara Yıldız, Aytaç; “Dokuz Soruda Türk Aydını”, Doğu Batı, Sayı:37, ss:181-189, 2006, Ankara Karpat, Kemal K; “Aydınlar ve Kimlik: Tarihsel Bir Bakış”, Doğu Batı, Sayı:35, ss: 61-84, 2006, Ankara Lorasdağı, Berrin Koyuncu; Onur, Hilal; “Avrupa Merkezcilik Üzerine Uygarlık Kavramına İki Farklı Bakış: Norbert Elias ve Cemil Meriç” , Doğu Batı Sayı:29, ss: 243-270, 2004, Ankara |
|
Burada yer alan metinler, konuklarımızın programda yaptıkları konuşmalarının bir özetidir.