|
KUR’AN VE
İNSAN
İnsanı merkeze
almayan hiçbir
din yoktur.
Çünkü onu
anlayan,
yorumlayan,
yaşayan
insandır.
Kur’an’ın; “Bu
Kitap insan için
hidayet
kaynağıdır” diye
başlaması
Kur’an’ın
merkezinde de
insanın olduğunu
gösteriyor.
İnsanlar, kendi
kültürel
şartlarına,
zamanlarına,
donanımlarına,
iç dünyalarına,
Allah’ın verdiği
imkân ve
kabiliyetlere
göre dinlerini
anlar, yorumlar
ve onları kitaba
ve san'ata
geçirirler. Bu
işin tabiatı
gereği, farklı
din
algılayışları
ortaya çıkar ve
bunlar kültürü
oluştururlar.
Bugün insanoğlu
bütünlüğü ortaya
koyan felsefeler
geliştirmekte
güçlük çekiyor.
Kur’an ise bunu
telafi edip
insanı bütün
yönleriyle ele
alan, onları
birbirlerine
bağlayan ve
sonunda bütünlük
arzeden yapıyı
bize anlatıyor.
Ama bu
bütünlüğün
kelamda,
hukukta,
tasavvufta,
siyasette
parçalandığına
inanıyorum.
Nedir bütünlük
arzeden insan?
İnsan akleden,
düşünen, ahlâki
duyguya, vicdana
sahip olan,
estetik yönü,
endişesi,
korkusu olan,
yüce-küçük,
karanlık-aydınlık
olan bir
varlıktır.
Bunların hepsi
Kur’an’da var.
İnsan
yücelebilen ve
düşünebilen bir
varlıktır.
Gazali’nin
deyimiyle
yücelmesine bir
sınır yok “çünkü
gözü
rububiyyette”
diyor. Bu Allah
olmak değildir,
insanda ilahi
bir öz vardır ve
Cenab-ı Allah’a
doğru bir koşuş
içindedir.
Bir noktaya
gelip “ben ne
kadar kamil
oldum” demesi
mümkün değil,
aksine “ben ne
kadar
noksanmışım”
deyip endişe
duyar,
Allah’ın
sıfatlarını
–kudret, ilim
adalet, rahmet-
kendi varlığında
tecelli
ettirmeye
çalışır. Ne
kadar
gerçekleştirebilirse
kendini o derece
Allah’a yakın
hisseder. Demek
ki insan böyle
bir varlık.
Bizim tasavvufi
tefsirlerimiz
olmasaydı yazık
olurdu.
Bu tefsirlerde
insanın ne kadar
zengin ve derin
bir iç dünyaya
sahip olduğunu
görürsünüz. Ama
tasavvufla
devlet
kuramazsınız,
cemiyet idare
edemezsiniz.
Onun için
Akşemseddin
Fatih’i
gönderiyor,
tekkede kalırsa
kıta fethedemez,
onun ayrı bir
psikolojisi var.
Cemiyetin
siyasete
ihtiyacı var,
bunun için de
hukukun sosyal
yapının
kendisinden
çıkabileceği bir
başka tefsire
yoruma
ihtiyacımız var.
Onun için de iyi
ki Razi’nin
Tefsir-i Kebir’i
var. Keşke
20-30 tane de
hanım
müfessirimiz
olsaydı, İslam
kültürünün rengi
bugün çok daha
farklı olurdu.
Felsefeye,
kelama
geliyorsunuz,
orada akıl
merkezde. Bu
kelam ile insan
idare
edemezsiniz
çünkü gönül
görünmüyor. Bu
çok normaldir,
çünkü Allah
bazılarına
düşünme gücünü
fazla vermiş o
da bunu
kullanarak
kelamı meydana
getiriyor.
Hukukta ne
felsefenin akli
derinliği ne de
tasavvufun gönlü
var. Orada
bulunan cemiyeti
idare etme ise
Kur’an’a
dayanıyor.
Tasavvufta
yeterince akıl,
felsefe ve
kelamda ise
yeterince gönül
yok. Halbuki
Kur’an’da hem
gönül var hem de
akıl.
Bunlardan
hangisi kültüre
hakim olursa
kendi rengini
vereceği için
maalesef bir
parçalanmışlık,
bölünmüşlük
ortaya çıkıyor.
Rasulullah,
tabiata veya onu
tefekküre ait
bir ayeti
okuduktan sonra
“bunun üstünde
düşünmeyene
yazıklar olsun”
diyor. Böyle bir
ilahi irşad
karşısında
düşünmeyeni çok
da gözde mü’min
olarak görmüyor.
“Bazı ayetlerde
ne kadar az
düşünüyorsunuz,
ne kadar az
şükrediyorsunuz”
diyerek
tefekkürle şükür
arasında organik
bir bağ
oluşturan Kur’an,
yıldızlardan
bahsederken de
estetik duyguyu
kullanmıştır.
Demek ki dünya;
ilim, tefekkür,
ahlak, sanat ve
bütün bunlarla
beslenen bir
amel dünyasıdır.
Şimdi bu
özelliklerden
birini merkeze
alır diğerini
ihmal ederseniz
çarpık, eksik
insan modelleri
karşınıza çıkar.
Bu dengeyi
kurmak çok
zordur fakat
gayret edilmesi
gerekir. Yoksa
model kaybına
uğrarız.
Bunlardan biri
merkeze gelirse
tepki olarak
başka merkezler
oluşur.
Böylece insanın
sadece iç
dünyasındaki
birlik, tevhid,
vahdet bozulmuş
olmakla kalmaz,
kültürde de bir
dağılma baş
gösterir.
Korkulacak şey,
bunların
arasındaki
bağlantıların
yeterince sağlam
olmayıp, kültürü
bütünlük içinde
götürebilme
imkanının
elimizden gitmiş
olmasıdır.
Ailede, bilimde,
sanatta,
siyasette,
iktisatta bu
bütünlük arzeden
kaynaktan ilham
alma mecburiyeti
vardır. O zaman
bir bilim
adamı sarı
çiçeğe Yunus
Emre’nin gözüyle
bacı gibi,
kardeş gibi
bakar ve bu
ekoloji problemi
olmazdı. Gönlün
esprisi bilimde
birazcık olsaydı
bu hale
gelmezdik.
Bilim, “ben
bilirim, ben
yaparım” diyerek
bizi bir çıkmaza
soktu. Çünkü bu
bilimde ahlak
yok, sanat yok.
Şehirlerimiz,
çevremiz,
dünyamız
çirkinleşti.
Bundan dolayı
insanlık, Cenab-ı
Allah’tan özür
dilemeli.
Modern hayat,
bilimin
tanımladığı,
şekil verdiği
aklı doğurdu.
Batıda hakim
olan, İslam
dünyasına da
seyahat eden
akıl budur.
Bu akıl vahye
kapalı olduğu
için o bütünlüğü
yakalamakta
güçlük çekiyor.
Bu akıldan Adem
modeli değil
şeytan modeli
doğuyor. Bozan,
yıkan, kirleten
bu akıl
Kur’an’ın aklı
değil.
Bir Hıristiyan
“inanıyorum
çünkü saçmadır”
der. Bir
Müslüman
“inanıyorum
çünkü makuldür,
aklımı
kullandım,
mutmain oldum,
onun için
inandım” der. Bu
vahyin beslediği
akıldır.
Vahiy, kendini
aklın muhalifi
olarak görmez
ama aklı restore
eder, bütünlük
kazandırır,
vahdet
prensibine
bağlar. Modern
akıl, “ben
sanata, ahlaka
karışmam,
inançla da bir
işim yoktur”
der. O zaman
sanat da ahlak
da başını alıp
gider. Bu
modern, eksik,
şeytani aklın
hakimiyetinden
çağdaş insan
modeli karşımıza
çıkıyor.
Kur’an insanı,
imani, akli,
ilmi, ahlaki,
estetik
hayatıyla bir
bütündür.
Kur’an, insanı
bu bütünlük
içinde yaşayan
ve bütün
bunlarla
medeniyet
kurabilen bir
varlık olarak
görüyor.
|