OSMANLI'DA
KÜLTÜREL HAYAT
İnsanlar nötr bir varlık olan aklı, ya gönlün
ya da nefsin emrine vermek bakımından bir mücadele
içerisindedirler. Batı toplumlarında nefisle akıl
özdeşleşmiş gibi görünürken Şark toplumlarında ise gönlün
daima aklın önünde veya akılla beraber olduğunu anlıyoruz.
Burada nefis ve gönül arasında genel olarak aklı ele
geçirmek gibi bir çekişmenin olduğunu görüyoruz. Akıl ve
nefis işbirliği içerisindeyse insanoğlunda mananın azalarak
maddenin çoğaldığını, gönülle işbirliğine girdiğinde ise
maddenin azalıp mananın çoğaldığını görüyoruz.13.y.y.' da
Moğol istilası sebebiyle Orta Asya, Nuh Tufanı' ndaki gibi
sıfırlanmıştı. Moğollar önlerine geleni silip süpürdükleri
için binlerce insan bütün varlıklarını kaybetmiş ve Anadolu'
ya gelip sığınmışlardı. Özellikle Konya tam manasıyla
yokluklar kenti haline gelmişti. Buna rağmen biz bu asırda
Hz. Mevlana' nın, Yunus Emre' nin arkadan Hacı Bektaş' ların,
Hacı Bayram' ların yetiştiğini görüyoruz. Çünkü madde olarak
herkeste herşeyin dibe vurduğu o çağda insanların bir lokma
isteyebilecekleri bir kapı kalmamıştı. Bütün kapılar
kapanınca tek bir kapı kalır insanın karşısında o da gök
kapısıdır. O zaman ellerinizi kaldırırsınız semaya ve
kapılar açılır. İşte mananın yükselmesi budur.
Osmanlı' nın hep gönül tarafı ağır gelmiştir.
Böyle bir gönül medeniyetini temsil eden Osmanlı' nın
maddeye bakışı da tam manasıyla gönül perspektifinden
olmuştur. "Güneş doğdu" denildiği zaman aklı ön plana alan
bir kafa, yirmi üç saat elli dokuz dakika geçti, güneş
tepelerin ardından yükseldi ve ışıkları göründü diye
düşünür. Manayı ön planda tutan kişi ise bunu bildiği halde,
ifade etmeyi gereksiz görür ve güneşin doğması hakikatinin
yanında mesela çok özlediği birinin kapıdan girdiğini
düşünür. Özetle, akla göre iki kere iki dört eder fakat
gönül, üçten büyük beşten küçüktür der.
Fatih' e kadar Osmanlı beylikti ve dar bir
yapısı vardı. Daha edebiyat, san'at, mimari gibi alanlarda
oturmamıştı. Fatih İstanbul' u alınca bir cihan devleti
kuracağını söylemişti. Bu nedenle de fetihlerin batıya doğru
yapılması gerektiğini biliyordu. Zihni planda gönlünü
doğuda aklını batıda tutan Fatih' e göre batıya doğru
kılıçla yapılan fetihleri korumak için mutlaka kültürel
fetihlere de ihtiyaç vardı ve bu alanda gelişim kaydetmek
amacıyla doğuya yöneldi.
O gün kullanılan dil O' nun kurmak istediği
medeniyeti kaldırabilecek kapasitede değildi o yüzden de
Arapça ve Farsça kelimelerin Türk dili içerisine girmesini
kendisi istedi. Bu asla Türk dilinin bozulması anlamına
gelmiyordu.
Medeniyetler yükselebilmek için birbirlerinden istifade
edebilirler, etmişlerdir de. Medeniyetler daima yükselişler
ve alçalışlar tarihi olarak vardır yeryüzünde. Hiç bir zaman
fıskiyenin zirvesindeki su aynı değildir. Zirvedeki su bize
dışarıdan duruyormuş gibi görünse de asla aynı durmaz. Çıkan
su iner, orada duran daima başka sudur. Değişimi siz aynı
ebatta koruyabildiğiniz sürece duruyormuş gibi
gösterebilirsiniz, Fatih' in yapmak istediği bu idi.
Tarih, eğer içinde medeniyeti oluşturan kültürel
alt yapısını çekip çıkarırsanız sadece karşınızda bir
kronolojiler zinciri olarak kalır. Tarihin içini asıl
dolduran medeniyettir. Fatih bu medeniyeti fıskiyenin
hep üzerinde duruyormuş gibi yaşatabilecek bütün argümanları
hazır ediyordu. Medeniyet açısından da büyük devlet olması
için Osmanlı' nın Kanuni' yi beklemesi gerekiyordu. Çünkü
maddi fetihle manevi büyüme arasında yüz yıllık bir denge
vardır.
1599' da ilk defa Osmanlı sultanları sefer-i
hümayunlara ordunun başında katılmaz oldular ve o gün
fıskiyenin ucundaki su inişe geçti. 1699' da Karlofça
Anlaşması imzalandığında iniş devam ediyordu, batı doğudan
aldığı ilmin temellerini atmaya başlamıştı ve 1799, artık
batıyla boy bile ölçüşemeyecek hale geldiğimizin kafamıza
vurduğu yıldı. İnişe geçtiğimizde de arada yüz sene vardı.
Enteresandır ki san'at hala yükselişteydi. Şeyh
Galip, Dede Efendi, Yesarizade Mustafa İzzet, Itri bu
dönemin san'atkarlarıydı. Yani devlet olarak ekonomik ve
askeri güç bakımından çökmüş olabilirsiniz fakat
medeniyetiniz, kültürünüz bıçakla kesilmiş gibi bir anda
çökmez. Tesiri yüzyıl daha yani fıskiye suyun son damlasını
verene kadar devam edecektir. O da bizde Tanzimat' la
olmuştur.
Bütün medeniyetlerde bir sonraki tarih eski
medeniyetlerin üzerine kurulur. Biz çok enteresandır böyle
bir mirası hiç kabul etmemişiz. Onun için de o duygu
dünyasını, o gönül ülkesini kaybetmişiz. Tarihini bilmeyen
ya da reddeden insanlar kendilerine efsane uydururlar.
Başkası da karşı bir efsane uyduracağı için toplumlar ciddi
manada birbirine düşer. İşte Osmanlı' dan sonra Türkiye' de
bu güne kadar yaşadığımız, bundan ibarettir. Eğer biz
tarihe bakarken satrancı oynuyormuş gibi değil de
seyrediyormuş gibi bakabilirsek o zaman bugüne yönelik
objektif kararlar alabilir, nereden menfaatler
gelebileceğini kestirebiliriz.
Osmanlı gönül perspektifini yakalayınca özü en
müstesna biçimde söyleme geleneğini geliştirmişti. Onun için
Osmanlı padişahlarının 33 tanesinin 21' i şairdi, büyük
devlet adamları da şairler arasından seçilirdi. Söze böyle
hassasiyet gösteren bir medeniyet tabiidir ki kapı
tokmağını, pencere pervazını, bahçesini, ibriğini, leğenini,
yemek tasını ve elbette dünyasını süsleyecektir.
Sözün bu derece muteşem kullanılıyor olması
halka dalga dalga yayılmıştı. Osmanlı' da şiir üç ayrı
minvalde gündeme geliyordu: Tahsil görmüş insanların
bulunduğu yerlerde divan şairleri, tekkelerde mutasavvıf
şairler, köyde, kırda, bayırda halk şairleri yetişmişti.
Gönül tarafını kaybettiğimiz o toplumu yeniden inşa etmek
istiyorsak bugüne kadar borçlarını ödediğimiz Osmanlı' nın
alacaklarını artık tahsil etmemiz lazım.
Medeniyet haline nasıl geldiklerine bakalım, 72 milleti
demokratik ortamda nasıl bir arada yaşattıklarını anlamaya
çalışalım fakat önce Osmanlı' yla barışalım