|
MEVLANA
CELALEDDİN-İ
RUMİ
Mevlana
Celaleddin M.S.
1207’ de
Horasan’ın Belh
şehrinde dünyaya
geldi. Babası,
Alimler Sultanı
demek olan
Sultanu’l Ulema
Muhammed
Behauddin Veled;
annesi,
Harzemşahlar
sülalesinden
Belh Emiri
Sultan Rukneddin
kızı Mü’mine
Hatun’dur.
Mevlana’nın
gözünü açtığı o
yıllarda bütün
Türkistan
şehirleri gibi,
Harzemşahlar
devletinin
başşehri olan
Belh de Moğol
saldırılarının
tehdidi
altındaydı. Belh
şehrine yönelik
iki Moğol
saldırısı da o
zaman genç bir
şehzade olan
Celaleddin
Harzemşah’ın
kahramanca karşı
koyması
sayesinde geri
püskürtülmüştü.
Moğol
saldırıları
bütün dehşetiyle
devam ediyor;
her gün bir
şehrin veya bir
kasabanın işgal
edildiği haberi
geliyordu. Halk
korku ve panik
içinde batıya, o
günkü adıyla
“Diyar-ı Rum”
denilen
Anadolu’ya akın
ediyordu.
Sultanu’l Ulema
da yakınlarını
ve talebelerini
yanına alarak üç
yüz kişilik bir
kafile halinde
Belh’den
ayrıldı. (M.S.
1211)
Niyeti Nişabur
üzerinden
Bağdat’a, oradan
da Hac yapmak
için Mekke ve
Medine’ye
gitmekti.
Nişabur’da büyük
mutasavvıf
Feriduddin
Attar’ı ziyaret
eden Sultanu’l
Ulema, Bağdat’ta
bizzat Halife
Nasıruddin
tarafından
misafir edildi.
Bağdat’taki
misafirlikten
sonra Hac için
Mekke ve
Medine’ye
gidildi. Hac
dönüşü Şam,
Halep ve Malatya
üzerinden
Erzincan’a,
oradan da
Karaman’a
gelindi. Kafile
her gittiği
şehirde birkaç
ay bazen de
birkaç yıl
kalıyordu. En
uzun süreli
ikametler
Erzincan ve
Karaman’da oldu:
Erzincan’da dört
yıl, Karaman’da
ise yedi yıl
kalmışlardı.
Ancak Selçuklu
Sultanı Alaeddin
Keykubat’ın
ısrarlı
davetleri
üzerine Konya’ya
gelip
yerleştiler. (M.S.
1227)
Dört yaşında bir
çocuk olarak göç
kervanına
katılan Mevlana,
on altı sene
süren bu göçebe
hayat sonunda
Konya’ya gelip
yerleştikleri
zaman yirmi bir
yaşında evli
genç bir alimdi.
O’nun bilgisi
yalnızca
kitaplardan,
babasından ve
babası ile
birlikte seyahat
eden diğer
alimlerden
öğrendikleriyle
kalmıyordu.
Moğol
istilasının
tahribatını, göç
faciasının halk
yığınlarını ne
hallere
düşürdüğünü
görmek ve
yaşamak
suretiyle
yaptığı
gözlemlere de
dayanıyordu.
O’nun ne kadar
dikkatli bir
gözlemci
olduğunu anlamak
için verdiği
mesajlara ve
seçtiği
misallere bakmak
yeter.
Mevlana,
babasından başka
Seyyid
Burhaneddin
Tirmizi, Hakim
Senai, Muhyiddin
Arabi, Sadreddin
Konevi gibi
devrin
ulularından ders
ve feyz
almıştır. Ancak
O’nun hayatına
yön veren ve
O’nu Mevlana
yapan asıl
mürşidin Şems-i
Tebrizi olduğu
kesindir. Büyük
bir arif olan
Şems, O’na
Allah’a giden
yolun akıl ve
ilimden değil
marifet ve
muhabbetten
geçtiğini
öğretti.
Mevlana, Şems
ile tanıştıktan
sonra büyük bir
değişikliğe
uğradı ve bütün
düşüncesini
sevgi temeli
üzerine oturttu.
Mevlana Yüce
Yaradan’ı ve
yarattıklarını
sevmek
gerektiğini
söylüyordu. Bir
sevgi ve
merhamet ummanı
halinde bütün
varlıklara kol
kanat geriyor,
herkesi
kucaklıyordu.
“Dünya
sultanlarının
saltanatı ölünce
biter, bizim
saltanatımız ise
asıl ölünce
başlar” diyordu.
Nitekim 17
Aralık 1273’de
dünyadan
göçmesiyle
gerçek saltanatı
başlamış oldu.
Cenaze
merasimine duyan
gelmişti.
Yahudiler, “O
bizim Musamızdı”,
Rum ve Ermeniler
“O bizim
İsamızdı” diye
ağlıyorlardı.
Öyle bir
kalabalık vardı
ki, halkın
hücumunu önlemek
için zabıta
memurları değnek
kullanmak
zorunda
kalmışlardı.
Tabut çok yavaş
yol alıyordu.
Cenaze alayı
ancak akşam
üzeri musallaya
varabilmişti.
Şeyh Sadreddin
Konevi namaz
kıldırmak için
tabuta yaklaştı
ve bayıldı. O’nu
geri çektiler.
Gazi Siracuddin
imamete geçip
namaz kıldırdı.
Kırk gün boyunca
kabri başında
hiç ziyaretçi
eksik olmadı.
Halk, yığınlar
halinde gidip
kabrini ziyaret
ediyor,
Kur’anlar ve
dualar
okuyordu...
Doğrusunu
isterseniz O’nun
türbesini yedi
yüz yıl sonra da
bu halk hala
kafileler
halinde ziyarete
devam ediyor...
Bu da O’nun
sevgi
dünyasındaki
ebedi
saltanatının
devam ettiğini
gösteriyor.
Seven sevdiğinin
kuludur. Gerçek
aşık, sevgili
uğruna canını ve
malını feda
edendir. Allah,
mü’minlerin
mallarını ve
canlarını
cennetle satın
almıştır. Oysa
aşıklar, hiçbir
karşılık
beklemeden O’na
can feda
etmişlerdir.
Allah en
şiddetli aşk ile
sevilmedikçe
iman kemale
ermez. İyilerin
anıldığı yere
Allah’ın rahmeti
gelir. Bu söz
elbette
doğrudur, çünkü
peygamber
sözüdür. Ben
diyorum ki,
“aşıkların
anıldığı yere
Allah’ın kendisi
gelir.” Çünkü
yine O
buyurmuştur ki;
“seven sevdiği
ile beraberdir.
Dünya aşıkları,
sevgiliden ayrı
kaldıkları zaman
hasret çeker, ah
ederler. Oysa
biz, sevgili
bizimle olduğu
halde hasret
çekiyor, ah edip
inliyoruz...”
Karun olsan yine
iflasa sürükler
seni aşk,
Padişah olsan
eğer, kul-köle
eyler seni aşk.
Şu tüten
kandilimiz bin
süreyyaya bedel,
Diri, ister ölü
ol, gel,
dirilirsin bize
gel!
· Mirac bahsi üç
merhale.
Birincisi,
yolculuğun
fiziksel olarak
yaşanmış ve
Mescid-i
Haram’dan Mescid-i
Aksa’ya yani
Mekke’den
Kudüs’e kadar
olan kısmı.
Ondan sonra
yolculuk,
Cebrail (a.s)
refakatinde
Sidretü’l
Münteha’ya kadar
devam etti.
Fakat Cebrail
(a.s): “Bir adım
daha atarsam
yanarım” dedi.
Cibril aklın ve
vahyin
meleğidir. Ref-ref,
aşk ile kalbin
çarpmasıdır.
Hepsinin nihai
hedefi aşka
götürmektir. Ve
aşk ile baki
oluyoruz. Bilgi,
Sidretü’l
Münteha’ya
kadardır. Sidre
hudut demektir.
Aklın ve hayalin
hududu demektir.
Sonrasına aşk
ile gidilir. Aşk
mertebesinde,
bedene de
ihtiyaç
duyulmaz,
bilgiye de .
· Siz üzümü
normal yersiniz.
Mevlana üzümü
çocukların
midesi tahrip
olmasın diye
suyunu sıkarak
içiriyor. Ayeti,
hadisi alıyor,
bize şerbet
yapıp sunuyor.
Ayetlerdeki
mesajları şiire
dönüştürmesi
bundan
ibarettir.
· Mevlana: “Bazı
alimlerin
Allah’ı ispat
etmeye
çalışmalarına
şaşıyorum.
Allah’ın varlığı
sabittir, sen
kulluğunu ispat
etmeye çalış”
diyor.
· Zahir ile
batın birbiriyle
çelişmez. Eğer
zahirdeki
manalar yerine
oturmuyorsa
ondan çıkacak
batıni manalar o
zaman yanlış
olur. Eğer süt
sağlamsa iyi
peynir
yapabilirsin.
· Altının
sahtesi olur,
tenekenin olmaz.
Sahte alim sahte
şeyh var diye
hakikatine
kızmaya gerek
yok.
Sahtelerinin
çıkması o işin
çok değerli
olduğunu
gösterir,
aslının değerini
ortaya koyar.
|