Prof.
Dr.
Murat Sülün'le, enteresan ve çok önemli bir boşluğu dolduracak olan
Kur'an Mührü adlı çalışması hakkında yapılan bir sohbet.
1) Bank
Asya’nın sponsorluğunda basılan bu kitabın hazırlanış amacı neydi?
Kur’an-ı
Kerim,
medeniyetimizin en güçlü sembolü ve etkili unsurudur. Kur’an öğretileri
milletimizin adeta iliklerine işlemiştir. Günlük hayata geçirilen değerlerin,
ahlâk normları vb.lerinin kaynağı, dolaylı da olsa Kur’an’dır. Kimliğimizin
oluşmasında da Kur’an’ın önemli rolü vardır. Türklere tek bir düşünce sistemi ve
tek bir edebî dil kazandıran, Kur’an-ı Kerim’dir.
Atalarımızın
Kur’an’la ilişkilerinde elbette aksayan noktalar bulunmaktadır, ancak vücûda
getirdikleri sanat eserlerini, âyet ve sûrelerle bezeme geleneğine “Bu
âyetler taşa-metale işlensin, süs olsun diye mi indirildi!” şeklinde yaralayıcı
genellemelerle yaklaşmak yerine, bu geleneğin arka-plânını anlamaya çalışmak
gerekmektedir. Bu; sanat tarihçileri tarafından şimdiye kadar çoktan kotarılmış
olması gereken bir işti. Ancak sanat eserlerini tavsif edilirken, âyetlere salt
süsleme unsuru olarak yaklaşılması bu geleneğin felsefesinin ortaya konmasını
engellemiş gözükmektedir. İşte, SANAT ESERİNE VURULAN KURAN MÜHRÜ’nün gayesi,
bu geleneğin felsefesini ortaya koymaktır. Bu çalışma ile bu alandaki bir
boşluk doldurulmaya çalışılmış ve ağırlıklı olarak tarihî yapılardan oluşan
eserler incelenerek hangi âyetin nereye niçin yazılmış olabileceğine dair ciddî
bir fikir edinilmiştir.
Kitap;
-
medeniyetimizin Kur’an-ı Kerim’le ne kadar irtibatlı olduğunu göstermekte; sanat
eserlerini süsleyen âyetler aracılığıyla duygu ve düşüncelerin ne kadar ârifâne
ve zarîfâne dile getirildiğini örnekleriyle göstermekte; Türk-İslâm sanatında
öne çıkan âyetleri vermesi hasebiyle Kur’an-ı Kerim’in genel mesajını
yansıtmaktadır.
2) Sizi, bu
kitabı hazırlamaya iten etkenler nelerdir? Neden bu kitabı hazırlama gereksinimi
duydunuz?
İstanbul vb.
illerde tarihî mekânları gezme fırsatı bulanlar, başta camiler olmak üzere
çeşme, türbe vb. binalarda eski yazılarla karşılaşmış olmalıdırlar. Bu yazılar
ortalama bir bilgi ve meraka sahip olan herkesin dikkatini çeker ve şöyle sorar:
Bu yazılar
buraya niçin yazılmış olabilir?
Hep
aynı yazılar mı yazılmaktadır, yoksa yazılar mekâna göre farklılaşmakta mıdır?
Vs.
İşte,
küçüklüğünden beri İslâm kültürüyle haşırneşir ortalama bir Türk vatandaşı
olarak ben de zaman zaman bu sorulara cevap aradım. İzmit “Yeni Cuma” Camii
kuşağındaki enfes istifli “Cuma” suresi ile Gebze Çoban Mustafa Paşa Camii’nin
“farklı” yazıları daha 11-13 yaşlarımda iken belli-belirsiz zihnime kazınmıştı.
Sonraki yıllarda, İlâhiyat tahsili de buna eklenince, ilgim biraz daha artmış
olabilir.
Ancak beni bu
çalışmaya esas iten, şu oldu: Galiba 96 yılında bir cuma günü trenle
İzmit’ten gelirken, Bostancı İstasyonu’ndaki Kuloğlu Camii’nde cuma namazı
kıldım. Hutbe sırasında, caminin -şu an orta kısımda kalan- kapısının üzerindeki
fe-eynemâ tuvellû fe-semme vechullah ayeti dikkatimi çekti… Ayet “Nereye
yönelirseniz yönelin, Allah’ın zatı oradadır” demekteydi… Allahallah, bu ayet
buraya niçin yazıldı acaba, derken, -branşımın da Kuran-ı Kerim yorumu olması
hasebiyle- “Şu camilere yazılan ayet-i kerimelerin dökümünü çıkarıp bunlar
üzerinde bir çalışma yapsam çok iyi olacak” dedim.
Ve İstanbul,
Edirne, Bursa, Konya gibi eski merkezlerimizde, bu geleneğin felsefesi hakkında
bana doyurucu bir fikir verecek ne kadar mabed, türbe, saray vs. varsa,
bizzat gidip inceleyerek yüzlerce “farklı” ayet ve sure tespit ettim. -Bu
arada, konuyu Marmara Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonu’na
sunmuştum. Sağolsunlar, bir bilgisayar ve analog kamera sağlayarak bana yardımcı
oldular. Gittiğim mekânlardaki yazıları kameraya kaydedip daha sonra deşifre
ediyordum.-
3) Bu kitabın
hazırlanması ne kadar sürdü? Hazırlama aşamasında hangi zorluklarla
karşılaştınız?
Yaklaşık 10 yıl…
-Bunun son iki yılı yayınevindeki baskıya hazırlık çalışmalarıdır.-
SANAT
ESERİNE VURULAN KURAN MÜHRÜ
gibi bir kitap aslında bir ekip çalışmasıyla kotarılabilecek bir eserdir. Çünkü
yüzlerce mekân ve farklı stillerde yazılmış binlerce hat eseri söz konusu… Bu
hat eserlerinin mealleri/anlamları da ayrı… Sanat eseri – Kuran-ı Kerim
ilişkisini tespit amacıyla, sadece Konya, Edirne, Bursa, İstanbul kentlerinden
birindeki sanat eserlerinin, hatta bunların içinde câmi ya da türbelerin,
bunların içinde de hanedan türbeleri ya da selâtîn camilerinin, hatta Topkapı
Sarayı, Edirne Selîmiye, Bursa Ulu Cami veya Sultanahmet’ten sadece birinin
incelenmesi bile başlı başına bir iştir; bu gibi yapılar farklı açılardan tez
konusu yapılabilir.
Topkapı Sarayı
Müze müdiresi Filiz Hanım’la bu konuyu konuşurken, Bursa’dan gelen bir bayan
hoca konuya ilgi duyarak kendilerinin de Bursa Yeşil Cami yazılarını
çalıştıklarını, hatta ilk kubbenin tavanla duvar bağlantısındaki yazıları
okuyamadıklarını söylemişti; ben de “Efendim, orada kûfî hatla ‘İzzü’d-dünyâ
bi’l-mâl ve ‘izzü’l-âhirati bi’l-a’mâl (anlamı şu: Dünyadaki izzet mal
sayesinde; ahiretteki izzet ise ameller sayesinde elde edilir) yazıyor, demiştim
de şaşırmışlardı.
Bu da gösteriyor
ki sadece Yeşil Cami’nin yazıları bile başlı başına bir çalışmadır ve SANAT
ESERİNE VURULAN KURAN MÜHRÜ bunun gibi yüzlerce mekân taranarak ortaya
konulmuştur. Yalnız, sanat eserlerine işlenen âyetler şüphesiz bu
çalışmadakilerle sınırlı değildir. Farklı coğrafyalarda farklı âyetlerin tercih
edildiği görülebilir; ancak, söz konusu âyetlerin kahir ekseriyeti burada
sunulmuş; bu geleneğin felsefesi örnekleriyle yansıtılmış ve kültür ve sanat
başkentimiz olan İstanbul ağırlıklı fotoğraflarla zenginleştirilmiştir.
Yüzlerce
mekândaki çok sayıda metni tek başıma ve nispeten kısa bir sürede deşifre
edebilmemi Kuran-ı Kerim’i iyi tanımama ve gerek Arapçaya gerekse “hatt”a aşina
olmama borçlu olduğumu belirtmek isterim.
Karşılaştığım
sıkıntılara gelince, çalışmayı bitirdikten sonra, gerek fotoğraf çekimi gerekse
baskıya hazırlık aşamasında yaşanan tatlı telaşları saymazsak, hiçbir sıkıntı
yaşamadığımı söyleyebilirim. Bazen aynı mekâna defalarca gitmem gerektiği halde,
hiç yüksünmedim. Her biri birer sanat eseri olan ayet-i kerime hatlarını hem
tespit ederken hem de –daha sonra- deşifre ederken amatör bir ruhla, zevkle
çalıştım. Çünkü Türk-İslâm medeniyetinin şaheserleri olarak şu güzelim
toprakları vatan diye bizlere tapulayan abidevî yapılarda, kutsal mekânlarda
çalışıyordum. Bir zamanlar, cihana hükmetmiş insanlarla aynı mekânları
paylaşıyor; kâh saraylarında, kâh türbelerinde, kâh mahfillerinde onlara misafir
oluyor, bu yazıları yazdırırkenki psikolojilerini belirlemeye, adeta,
zihinlerini okumaya çalışıyordum.
Dünyada
eşi-benzeri olmayan bu mekânlarda çalışabilmek için elbette ilgili makamlardan
izin almak gerekti; fakat bu konuda da sıkıntı yaşamadım. Konuyu arz ettiğim
hemen herkes gerekli alâkayı gösterdi.
4) Kitabı
hazırlamadan önce ne hissediyordunuz kitap bitince ne hissetmeye başladınız?
Çünkü kitap çok geniş ve kapsamlı, araştırmaya dayalı bir kitap, belge.
Konuya,
mabetlere yazılmış ayetleri tespit edecek bir “makale” çalışması olarak
başlamıştım. Yani, bu alanda derli toplu bir makale yazılabilir, diye
düşünüyordum. Fakat işin içine girdikçe, mabetler dışında kalan kütüphane,
çeşme, medrese, darüşşifa, imaret vb. tarihî mekânlarda da bu geleneğin
yaşatıldığını gördüm.
Yine, baştan,
Türklerin Kur’an kültürü çerçevesinde günlük hayatımızda çeşitli vesilelerle
karşılaştığımız ayetleri konu alırken, zamanla Topkapı Sarayı, Harbiye’deki
Askerî Müze ve Türk-İslam Eserleri Müzesi gibi merkezlerde inceleme fırsatı
bulduğum yeni malzemeler ufkumu biraz daha açtı. Böylece, önceleri sadece taş,
mermer, çini yüzeylere nakşedilen ayetlerle ilgilenirken, zamanla kılıç, zırh,
sancak, zırh altlığı (tılsımlı gömlekler) gibi savaş araç-gereçleri, porselen
kap-kacak, Kâbe örtüleri, Kâbe anahtarları, hat levhaları… da işin içine girdi.
Son olarak;
bizzat gidip inceleyemesem de Buhara, Semerkant, Kahire gibi merkezlerde bulunan
abidevî mekânlara ait fotoğraflarla bilhassa medrese ve türbelere dair örnekleri
artırarak yeni bulgular elde ettim.
Haliyle,
mabetlerle başlayan çalışma, başka sanat eserlerini de kapsamına almış oldu. Bu
sebeple de adını
SANAT ESERİNE VURULAN KURAN MÜHRÜ
koydum.
Şunu da
belirtmek isterim ki araştırma âyetlerle sınırlı olmakla birlikte, gezi ve
incelemeler esnasında tespit ettiğim hadis, dua vb. dinî ibareleri de sahih
kaynakları birlikte sunmaya çalıştım.
Çalışmayı
kurgularken, ne âyetleri ne de sanat eserlerini eksen aldım. Dolayısıyla,
okuyucu sözgelimi “Sultanahmet” başlığı altında Sultanahmet’in bütün âyetlerini
bir arada göremeyeceği gibi, Âyete’l-kürsînin bezendiği yapı ve objeleri
de “Âyete’l-kürsî” gibi bir başlık altında bulamayacaktır. Bunun yerine,
eklektik bir yaklaşımla: mekânın, yapının ya da objenin fonksiyonu ile âyetlerin
anlam ve mesajları ekseninde bir metin inşâ ettim. Yani, yüzlerce âyet ve sûreye
ya da sanat eserine teker teker başlık açmak yerine, belli özellikleri itibarı
ile birbirini andıran, aynı kategoriye sokabileceğim âyet ve sûreleri ya da
sanat eserlerini bir arada verdim. Metnin akışını bozabileceği endişesiyle,
ayetlerin nakşedildiğini gördüğüm bütün sanat eserlerini metin içinde vermedim.
Ancak, EK’te sunduğum tabloya bakıldığında, hangi âyet ve sûrenin hangi sanat
eserinde, hangi sıklıkta iktibas edildiği görülebilecektir.
Sonuçta
şunu gördüm ki;
Türk-İslâm medeniyetinin dinî–dünyevî hemen bütün ürünlerinde rastlanabilen
âyetler sayesinde inanç ve düşünceler taşa, mermere, ahşaba, çiniye, deriye,
kumaşa, metale, alçıya, cama… kazındığı gibi kitlelere belli mesajlar
iletilmekte, yapılar bereket ve kutsiyet kazanmakta, süslenip güzelleştirilmekte
ve –başta gayrımüslimlerden alınanlar olmak üzere- İslâmlaştırılmaktadır.
5) Bu kitap
aynı zamanda tarihi bir belge niteliği taşımakta. Bu konuda neler
düşünüyorsunuz?
Evet, bu vb.
yerlerde hangi âyetin, nereye, niçin yazılmış olabileceğine dair mülâhazalardan
oluşan bu kitap hem tarihî bir belge hem de bir kültür hazinesi niteliği
taşıyor.
Düşünsenize,
Devlet-i Aliyye’nin cihana hükmettiği Topkapı Sarayı’ndan, Süleymaniye,
Sultanahmet, Yeni Cami, Fatih, Laleli, Eyüp Sultan, Yıldız gibi şaheser
mabetlerden beş yüz civarında hattın fotoğrafı ihtiva ediyor ve yüzlerce sanat
eserine işlenmiş, hakkedilmiş hatların dökümünü veriyor. Yani, âyetleri
yorumlamakla kalmayıp tarihe kayıt da düşüyor. Yapılardaki bezeme
unsurlarının zamanla belirsizleşip silinebildiği, restore edilirken başka nakış
ve yazılarla değiştirilebildiği, hatta genişletme çalışmaları sırasında yapıya
ait kapı vb. elemanların yıkılabildiği düşünülürse, dünya üzerindeki mabetlerin
en görkemlileri arasında yer alan bu binalara işlenmiş yazıları tespit etmenin
önemi ortaya çıkar.
Sanat
eserlerinin farklı âyetlerle bezenmesinin felsefesini ortaya koyan bu çalışmanın
neşredilmesiyle “tarihî yapılardaki yazıların ortalama vatandaşa hiçbir
mesajının bulunmadığı” iddiası geçersiz hâle gelecektir. Ama elbette cami
görevlileri ve millî kültürüne bağlı rehberler başta olmak üzere, vatandaşın
kitaba göstereceği ilgiyle…
6) Farklı
eserlerde farkı ayetler yer alıyor. Bu ayetlerle cemaate, ziyaretçiye bir mesaj
mı verilmek istenmiş?
Ziyaretçi ya da okuyuculara
mesaj verme şüphesiz bu geleneğin en temel
amaçlarından biridir. Nitekim insanları yetiştirmek ve yönlendirmek sanatın
başlıca işlevleri arasındadır. Ancak yine de bu geleneği mesaj verme kaygısıyla
sınırlandıramayız.
Bu iş
için seçilen âyetlerin temel özelliği,
-kuşak yazılarını bir tarafa bırakırsak- kısa, özlü ve net olmaları, Yüce
Allah’ı vecîz ve sahih bir şekilde tasvîr etmenin ötesinde, Kur’an’ın özeti
oluşları ve İslâm’ın temel inançlarını özlü biçimde yansıtmalarıdır.
Âyet ve
sûrelerin temaları, her şeyden önce, yazıldıkları mekânla bir şekilde
irtibatlıdır.
Zaten belâğat dediğimiz olgu “muktezâ-yı hâle göre, yani durumun gerektirdiği
şekilde, konuşmak” değil midir? İşte sanat eserlerinde ya da yapıların çeşitli
yerlerinde o eserle ya da o yerle bir açıdan irtibatlı âyet ve sûreler seçilmek
suretiyle belâğate riayet edilmiş olmaktadır. Âyet tercihinde etkili olan bir
başka faktör de yazı yazılacak mahallin darlığı-genişliğidir. Kur’an’ın
kalbi olmasına rağmen, YâSîn’e, -altı sayfalık uzunca bir sûre olması
dolayısıyla- fazla rastlanmaması bununla ilgilidir. Başta selâtîn camileri olmak
üzere, bazı âyetler üzerinde ittifak hâsıl olması, bazı harf ve kelimelerin daha
güzel istif edilebilmesi, bânînin belli bir âyet ve sûreyi özellikle istemesi,
âyetlerin istiflerinin, şablonlarının hazır olması da âyet tercihinde önemli
etkenlerdir. Öte yandan, herhangi bir âyetle yapının veya yapıdaki herhangi bir
birimin fonksiyonu ve yapının bânisi veya orada medfûn kişi arasında hoş
bağlantıların kurulduğu iktibas sanatında, âyetlerin asıl mânalarında alınma
şartı yoktur.
Bu gelenekte,
âyetlere farklı çağrışımlar yaptırılabileceği gibi, yeni anlamlar da
yüklenebilmektedir. Sözgelimi insanlara şifa dağıtan hastahane ve dârüşşifâlara
yazılan âyetlerden biri olan fî-hi şifâun li’n-nâs (Nahl 16/69)
ifadesinin asıl konusu, “arının ürettiği balda insanoğlu için şifa bulunduğu”
olmakla birlikte, o binada da şifa dağıtıldığına telmîhan yazılabilmektedir.
Böylece, lâfız anlamdan soyutlanmış olmakla birlikte, sonuçta yazılan yine bir
Kuran metni olmaktadır.
7) Bu gelenek
devam ediyor mu?
Efendim, sanatla
yaşam iç içedir. Her sanat eseri öyle ya da böyle yaşamın belli yönlerini
yansıtır. Sanatçı kendi toplumsal katmanının sorunlarını dile getirmeye
çalışacağı gibi, kendisine ısmarlanan -sözgelimi mimarî bir- eserde, mensup
olduğu inanç ve kültürü, hatta gününün hâkim ideolojisini de yansıtır.
Türk
imparatorluklarının ihtişam devirlerinde resmî, sivil ve dinî hemen bütün
yapıları âyetlerle bezeme geleneği, zamanla sadece sivil ve dinî mimarîyle
sınırlanmış; dinî ibareler yerlerini başka vecîzelere bırakmıştır. Çünkü malum;
“Mârifet
iltifâta tâbîdir / Müşterîsiz metâ zâyîdir.”
Sanatın nispeten
pahalı bir uğraş oluşunu da eklersek, normal bir vatandaşın, evinde orijinal bir
hat levhası bulundur-a-mayacağı ortaya çıkar.
İslam’ın bayraktarlığını yapan bir milletin fertlerinin bu kültürden uzaklaşmış
olduğunu da unutmamak gerekir.
İzmit’te Plajyolu’nda oturduğum sırada bir komşumuz “Hocam, bu levha duvarda
asılı, ama burada ne yazıyor acaba?” diye elinde ters tuttuğu “Ömer” yazılı bir
levha göstermişti. Yani, bu öyle karmaşık bir yazı da değil, bildiğimiz Ömer
levhası… Bu, bilgisizlikten olabileceği gibi, İslâm’a ait simgelerin bilinçli
olarak dikkatlerden kaçırılmasıyla da ilişkilidir. Eski Türk filmlerinde,
varlıklı kesimin evlerini gösteren sahnelerde, arka fonlarda güzel hat levhaları
görülürken, şu an en çok izlenen TV kanallarının millî kültürümüzden uzak sitkom
veya dizilerinde bu tür levhalar ya hiç gösterilmez ya da gösteriliyorsa, o
evdekiler ya “kötü” karakterlerdir ya da kültür düzeyi düşük insanlardır.
Dolayısıyla,
ülkemizin dinî işlerine bakan kurum tarafından yaptırılan İstanbul’un medâr-ı
iftihârı bir kütüphanenin herhangi bir yerine, dinî bir ibare yazdırılamadığı
bir ortamda, Boğaziçi Köprüsü’ne “mâşâallah” kitabesi koymayı akıl edenleri ve
bunun maddî külfetine katlananları kutlamak gerekir.
Şüphesiz, bu
gelenek farklı formlarda da sürdürülebilir: Yani, bilhassa mabetlere ve “özel”
kurumlara ait binaların uygun yerlerinde, başta âyetler olmak üzere dinî
içerikli ibarelerin insanlara kendi anladıkları dille ve okuyup yazdıkları
harflerle iletilmesi şeklinde… Ancak bu durumda da Kur’an iktibâsının tezyînat
ve ‘mesajı sadece Türklere değil bütün Müslümanlara iletme’ fonksiyonları
kaybolacaktır; çünkü Kur’an iktibâsı tamamen ‘eğitim–öğretim amaçlı’ ve ‘mesaj
iletme kaygısına bağlı’ değildir; aynı zamanda dekoratif bir özelliğe de
sahiptir. “Latin harfleriyle süsleme yapılamaz!” diye bir kural bulunmamakla
birlikte, Kur’an harflerinin orijinalitesinin ve istif özelliklerinin Latin
harfleriyle korunamayacağı aşikârdır. -Kaldı ki ülkemize gelen GayrıTürk
Müslümanlar Latin harfleriyle yazılanlardan hiçbir şey anlamayacağı gibi,
muhtemelen, yapının cami olduğu bile anlaşılmayacaktır. Öte yandan, İmparatorluk
topraklarında sadece Türklerin yaşamadığı düşünülürse, sanat eserlerine
âyetlerin orijinali/Arapçası yazılarak farklı ırkların ortak Kur’an paydasında
buluşturulmasının daha akıllıca olduğu aşikârdır.- Ne var ki bugün ‘İlahî mesajı
kendi insanımıza iletebilme kaygısı’, ‘diğer milletlere iletme fonksiyonunun
kaybolacağı endişesi’nden daha büyük önem arz ediyor. Bu durumda, en sağlıklı
yol “uygun yerlere sanatkârane istif edilmiş âyetlerin altına ya da yanına,
arı-duru bir Türkçesinin, yine sanatkârane, ustaca, kaliteli ve okunaklı bir
yazı karakteriyle yazılması” ya da Adana Sabancı Merkez Camii’nde olduğu gibi
“caminin girişinde ya da bir başka müsâit yerinde, bütün yazıların yerlerinin
bir şema ile gösterilerek meallerinin verilmesi” imiş gibi görünüyor. İnsanların
görebilecekleri uygun yerlere konulacak dijital tahtalar aracılığıyla âyetlerin
arı-duru meallerinin yansıtılması da güzel ve çağdaş bir uygulama olur,
kanaatindeyim. Bu Türkçe metinler camilerin tamamen dinî içerikli yerler
olmadığı, asıl fonksiyonlarının dünyevî olduğu gerçeğinin hatırlanmasına da
sağlayabilir.
Şunu da
hatırlatayım ki; “Ne tür mekânlara hangi ayetler yazılabilir?” diye merak
edebilecekler için kitapta “Gelenek devam etseydi” başlıklı küçük bir kısma yer
verdim…
Bu eserin
yazarıyla -şu ana kadar- herhangi bir görüşme yapmamış olmalarına rağmen,
kitabın basım masraflarını üstlenen Bank Asya’nın değerli yöneticilerine
teşekkür ederek sözlerimi bitiriyorum.