TÜRKİYE'NİN ÖRTÜLÜ GERÇEĞİ
BAŞÖRTÜSÜ DOSYASI

Faaliyetler

KATILDIĞIMIZ ULUSLARARASI
   SEMPOZYUMLAR

ULUSLARARASI GÖRÜŞMELER
KADIN BULUŞMALARI

KADIN ÇALIŞMALARI
GÖKKUŞAĞI İSTANBUL
   KADIN PLATFORMU

ZİYARETLERİMİZ
GEZİLER
DİĞER ETKİNLİKLER

Dosyalar

MEDENİ HUKUK

BOP

FUHUŞ

ŞİDDET

ERMENİ MESELESİ

Dernek Merkezinin açılışı

CEDAW ÜLKE RAPORU HAZIRLIK TOPLANTISI

Sivil Toplum ve Hazar Grubu
Dr. Zeynep Karahan Uslu
İstanbul Milletvekili

yazının devamı

 

Hazar Eğitim, Kültür ve Dayanışma Derneği

Hesap No: 45668653-5001

Ziraat Bankası / Bağlarbaşı Şubesi


 Sitedeki dökümanlar kaynak gösterilerek kullanılabilir.

Site Tasarımı Hazar Grubu

Hazar Eğitim Kültür ve Dayanışma Derneği

.

 

 
 

 

Prof. Dr. Murat Sülün'le, enteresan ve çok önemli bir boşluğu dolduracak olan Kur'an Mührü adlı çalışması hakkında yapılan bir sohbet.

1) Bank Asya’nın sponsorluğunda basılan bu kitabın hazırlanış amacı neydi?

Kur’an-ı Kerim, medeniyetimizin en güçlü sembolü ve etkili unsurudur. Kur’an öğretileri milletimizin adeta iliklerine işlemiştir. Günlük hayata geçirilen değerlerin, ahlâk normları vb.lerinin kaynağı, dolaylı da olsa Kur’an’dır. Kimliğimizin oluşmasında da Kur’an’ın önemli rolü vardır. Türklere tek bir düşünce sistemi ve tek bir edebî dil kazandıran, Kur’an-ı Kerim’dir.

Atalarımızın Kur’an’la ilişkilerinde elbette aksayan noktalar bulunmaktadır, ancak vücûda getirdikleri sanat eserlerini, âyet ve sûrelerle bezeme geleneğine “Bu âyetler taşa-metale işlensin, süs olsun diye mi indirildi!” şeklinde yaralayıcı genellemelerle yaklaşmak yerine, bu geleneğin arka-plânını anlamaya çalışmak gerekmektedir. Bu; sanat tarihçileri tarafından şimdiye kadar çoktan kotarılmış olması gereken bir işti. Ancak sanat eserlerini tavsif edilirken, âyetlere salt süsleme unsuru olarak yaklaşılması bu geleneğin felsefesinin ortaya konmasını engellemiş gözükmektedir. İşte, SANAT ESERİNE VURULAN KURAN MÜHRÜ’nün gayesi, bu geleneğin felsefesini ortaya koymaktır. Bu çalışma ile bu alandaki bir boşluk doldurulmaya çalışılmış ve ağırlıklı olarak tarihî yapılardan oluşan eserler incelenerek hangi âyetin nereye niçin yazılmış olabileceğine dair ciddî bir fikir edinilmiştir.

Kitap; - medeniyetimizin Kur’an-ı Kerim’le ne kadar irtibatlı olduğunu göstermekte; sanat eserlerini süsleyen âyetler aracılığıyla duygu ve düşüncelerin ne kadar ârifâne ve zarîfâne dile getirildiğini örnekleriyle göstermekte; Türk-İslâm sanatında öne çıkan âyetleri vermesi hasebiyle Kur’an-ı Kerim’in genel mesajını yansıtmaktadır.

2) Sizi, bu kitabı hazırlamaya iten etkenler nelerdir? Neden bu kitabı hazırlama gereksinimi duydunuz?

İstanbul vb. illerde tarihî mekânları gezme fırsatı bulanlar, başta camiler olmak üzere çeşme, türbe vb. binalarda eski yazılarla karşılaşmış olmalıdırlar. Bu yazılar ortalama bir bilgi ve meraka sahip olan herkesin dikkatini çeker ve şöyle sorar:

Bu yazılar buraya niçin yazılmış olabilir?

Hep aynı yazılar mı yazılmaktadır, yoksa yazılar mekâna göre farklılaşmakta mıdır? Vs.

İşte, küçüklüğünden beri İslâm kültürüyle haşırneşir ortalama bir Türk vatandaşı olarak ben de zaman zaman bu sorulara cevap aradım. İzmit “Yeni Cuma” Camii kuşağındaki enfes istifli “Cuma” suresi ile Gebze Çoban Mustafa Paşa Camii’nin “farklı” yazıları daha 11-13 yaşlarımda iken belli-belirsiz zihnime kazınmıştı. Sonraki yıllarda, İlâhiyat tahsili de buna eklenince, ilgim biraz daha artmış olabilir.

Ancak beni bu çalışmaya esas iten, şu oldu: Galiba 96 yılında bir cuma günü trenle İzmit’ten gelirken, Bostancı İstasyonu’ndaki Kuloğlu Camii’nde cuma namazı kıldım. Hutbe sırasında, caminin -şu an orta kısımda kalan- kapısının üzerindeki fe-eynemâ tuvellû fe-semme vechullah ayeti dikkatimi çekti… Ayet “Nereye yönelirseniz yönelin, Allah’ın zatı oradadır” demekteydi… Allahallah, bu ayet buraya niçin yazıldı acaba, derken, -branşımın da Kuran-ı Kerim yorumu olması hasebiyle- “Şu camilere yazılan ayet-i kerimelerin dökümünü çıkarıp bunlar üzerinde bir çalışma yapsam çok iyi olacak” dedim.

Ve İstanbul, Edirne, Bursa, Konya gibi eski merkezlerimizde, bu geleneğin felsefesi hakkında bana doyurucu bir fikir verecek ne kadar mabed, türbe, saray vs. varsa, bizzat gidip inceleyerek yüzlerce “farklı” ayet ve sure tespit ettim. -Bu arada, konuyu Marmara Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Komisyonu’na sunmuştum. Sağolsunlar, bir bilgisayar ve analog kamera sağlayarak bana yardımcı oldular. Gittiğim mekânlardaki yazıları kameraya kaydedip daha sonra deşifre ediyordum.-

3) Bu kitabın hazırlanması ne kadar sürdü? Hazırlama aşamasında hangi zorluklarla karşılaştınız?

Yaklaşık 10 yıl… -Bunun son iki yılı yayınevindeki baskıya hazırlık çalışmalarıdır.-

SANAT ESERİNE VURULAN KURAN MÜHRÜ gibi bir kitap aslında bir ekip çalışmasıyla kotarılabilecek bir eserdir. Çünkü yüzlerce mekân ve farklı stillerde yazılmış binlerce hat eseri söz konusu… Bu hat eserlerinin mealleri/anlamları da ayrı… Sanat eseri – Kuran-ı Kerim ilişkisini tespit amacıyla, sadece Konya, Edirne, Bursa, İstanbul kentlerinden birindeki sanat eserlerinin, hatta bunların içinde câmi ya da türbelerin, bunların içinde de hanedan türbeleri ya da selâtîn camilerinin, hatta Topkapı Sarayı, Edirne Selîmiye, Bursa Ulu Cami veya Sultanahmet’ten sadece birinin incelenmesi bile başlı başına bir iştir; bu gibi yapılar farklı açılardan tez konusu yapılabilir.

Topkapı Sarayı Müze müdiresi Filiz Hanım’la bu konuyu konuşurken, Bursa’dan gelen bir bayan hoca konuya ilgi duyarak kendilerinin de Bursa Yeşil Cami yazılarını çalıştıklarını, hatta ilk kubbenin tavanla duvar bağlantısındaki yazıları okuyamadıklarını söylemişti; ben de “Efendim, orada kûfî hatla ‘İzzü’d-dünyâ bi’l-mâl ve ‘izzü’l-âhirati bi’l-a’mâl (anlamı şu: Dünyadaki izzet mal sayesinde; ahiretteki izzet ise ameller sayesinde elde edilir) yazıyor, demiştim de şaşırmışlardı.

Bu da gösteriyor ki sadece Yeşil Cami’nin yazıları bile başlı başına bir çalışmadır ve SANAT ESERİNE VURULAN KURAN MÜHRÜ bunun gibi yüzlerce mekân taranarak ortaya konulmuştur. Yalnız, sanat eserlerine işlenen âyetler şüphesiz bu çalışmadakilerle sınırlı değildir. Farklı coğrafyalarda farklı âyetlerin tercih edildiği görülebilir; ancak, söz konusu âyetlerin kahir ekseriyeti burada sunulmuş; bu geleneğin felsefesi örnekleriyle yansıtılmış ve kültür ve sanat başkentimiz olan İstanbul ağırlıklı fotoğraflarla zenginleştirilmiştir.

Yüzlerce mekândaki çok sayıda metni tek başıma ve nispeten kısa bir sürede deşifre edebilmemi Kuran-ı Kerim’i iyi tanımama ve gerek Arapçaya gerekse “hatt”a aşina olmama borçlu olduğumu belirtmek isterim.

Karşılaştığım sıkıntılara gelince, çalışmayı bitirdikten sonra, gerek fotoğraf çekimi gerekse baskıya hazırlık aşamasında yaşanan tatlı telaşları saymazsak, hiçbir sıkıntı yaşamadığımı söyleyebilirim. Bazen aynı mekâna defalarca gitmem gerektiği halde, hiç yüksünmedim. Her biri birer sanat eseri olan ayet-i kerime hatlarını hem tespit ederken hem de –daha sonra- deşifre ederken amatör bir ruhla, zevkle çalıştım. Çünkü Türk-İslâm medeniyetinin şaheserleri olarak şu güzelim toprakları vatan diye bizlere tapulayan abidevî yapılarda, kutsal mekânlarda çalışıyordum. Bir zamanlar, cihana hükmetmiş insanlarla aynı mekânları paylaşıyor; kâh saraylarında, kâh türbelerinde, kâh mahfillerinde onlara misafir oluyor, bu yazıları yazdırırkenki psikolojilerini belirlemeye, adeta, zihinlerini okumaya çalışıyordum.

Dünyada eşi-benzeri olmayan bu mekânlarda çalışabilmek için elbette ilgili makamlardan izin almak gerekti; fakat bu konuda da sıkıntı yaşamadım. Konuyu arz ettiğim hemen herkes gerekli alâkayı gösterdi.

4) Kitabı hazırlamadan önce ne hissediyordunuz kitap bitince ne hissetmeye başladınız? Çünkü kitap çok geniş ve kapsamlı, araştırmaya dayalı bir kitap, belge.

Konuya, mabetlere yazılmış ayetleri tespit edecek bir “makale” çalışması olarak başlamıştım. Yani, bu alanda derli toplu bir makale yazılabilir, diye düşünüyordum. Fakat işin içine girdikçe, mabetler dışında kalan kütüphane, çeşme, medrese, darüşşifa, imaret vb. tarihî mekânlarda da bu geleneğin yaşatıldığını gördüm.

Yine, baştan, Türklerin Kur’an kültürü çerçevesinde günlük hayatımızda çeşitli vesilelerle karşılaştığımız ayetleri konu alırken, zamanla Topkapı Sarayı, Harbiye’deki Askerî Müze ve Türk-İslam Eserleri Müzesi gibi merkezlerde inceleme fırsatı bulduğum yeni malzemeler ufkumu biraz daha açtı. Böylece, önceleri sadece taş, mermer, çini yüzeylere nakşedilen ayetlerle ilgilenirken, zamanla kılıç, zırh, sancak, zırh altlığı (tılsımlı gömlekler) gibi savaş araç-gereçleri, porselen kap-kacak, Kâbe örtüleri, Kâbe anahtarları, hat levhaları… da işin içine girdi.

Son olarak; bizzat gidip inceleyemesem de Buhara, Semerkant, Kahire gibi merkezlerde bulunan abidevî mekânlara ait fotoğraflarla bilhassa medrese ve türbelere dair örnekleri artırarak yeni bulgular elde ettim.

Haliyle, mabetlerle başlayan çalışma, başka sanat eserlerini de kapsamına almış oldu. Bu sebeple de adını SANAT ESERİNE VURULAN KURAN MÜHRÜ koydum.

Şunu da belirtmek isterim ki araştırma âyetlerle sınırlı olmakla birlikte, gezi ve incelemeler esnasında tespit ettiğim hadis, dua vb. dinî ibareleri de sahih kaynakları birlikte sunmaya çalıştım.

Çalışmayı kurgularken, ne âyetleri ne de sanat eserlerini eksen aldım. Dolayısıyla, okuyucu sözgelimi “Sultanahmet” başlığı altında Sultanahmet’in bütün âyetlerini bir arada göremeyeceği gibi, Âyete’l-kürsînin bezendiği yapı ve objeleri de “Âyete’l-kürsî” gibi bir başlık altında bulamayacaktır. Bunun yerine, eklektik bir yaklaşımla: mekânın, yapının ya da objenin fonksiyonu ile âyetlerin anlam ve mesajları ekseninde bir metin inşâ ettim. Yani, yüzlerce âyet ve sûreye ya da sanat eserine teker teker başlık açmak yerine, belli özellikleri itibarı ile birbirini andıran, aynı kategoriye sokabileceğim âyet ve sûreleri ya da sanat eserlerini bir arada verdim. Metnin akışını bozabileceği endişesiyle, ayetlerin nakşedildiğini gördüğüm bütün sanat eserlerini metin içinde vermedim. Ancak, EK’te sunduğum tabloya bakıldığında, hangi âyet ve sûrenin hangi sanat eserinde, hangi sıklıkta iktibas edildiği görülebilecektir.

Sonuçta şunu gördüm ki; Türk-İslâm medeniyetinin dinî–dünyevî hemen bütün ürünlerinde rastlanabilen âyetler sayesinde inanç ve düşünceler taşa, mermere, ahşaba, çiniye, deriye, kumaşa, metale, alçıya, cama… kazındığı gibi kitlelere belli mesajlar iletilmekte, yapılar bereket ve kutsiyet kazanmakta, süslenip güzelleştirilmekte ve –başta gayrımüslimlerden alınanlar olmak üzere- İslâmlaştırılmaktadır.

5) Bu kitap aynı zamanda tarihi bir belge niteliği taşımakta. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Evet, bu vb. yerlerde hangi âyetin, nereye, niçin yazılmış olabileceğine dair mülâhazalardan oluşan bu kitap hem tarihî bir belge hem de bir kültür hazinesi niteliği taşıyor.

Düşünsenize, Devlet-i Aliyye’nin cihana hükmettiği Topkapı Sarayı’ndan, Süleymaniye, Sultanahmet, Yeni Cami, Fatih, Laleli, Eyüp Sultan, Yıldız gibi şaheser mabetlerden beş yüz civarında hattın fotoğrafı ihtiva ediyor ve yüzlerce sanat eserine işlenmiş, hakkedilmiş hatların dökümünü veriyor. Yani, âyetleri yorumlamakla kalmayıp tarihe kayıt da düşüyor. Yapılardaki bezeme unsurlarının zamanla belirsizleşip silinebildiği, restore edilirken başka nakış ve yazılarla değiştirilebildiği, hatta genişletme çalışmaları sırasında yapıya ait kapı vb. elemanların yıkılabildiği düşünülürse, dünya üzerindeki mabetlerin en görkemlileri arasında yer alan bu binalara işlenmiş yazıları tespit etmenin önemi ortaya çıkar.

Sanat eserlerinin farklı âyetlerle bezenmesinin felsefesini ortaya koyan bu çalışmanın neşredilmesiyle “tarihî yapılardaki yazıların ortalama vatandaşa hiçbir mesajının bulunmadığı” iddiası geçersiz hâle gelecektir. Ama elbette cami görevlileri ve millî kültürüne bağlı rehberler başta olmak üzere, vatandaşın kitaba göstereceği ilgiyle…

6) Farklı eserlerde farkı ayetler yer alıyor. Bu ayetlerle cemaate, ziyaretçiye bir mesaj mı verilmek istenmiş?

Ziyaretçi ya da okuyuculara mesaj verme şüphesiz bu geleneğin en temel amaçlarından biridir. Nitekim insanları yetiştirmek ve yönlendirmek sanatın başlıca işlevleri arasındadır. Ancak yine de bu geleneği mesaj verme kaygısıyla sınırlandıramayız.

Bu iş için seçilen âyetlerin temel özelliği, -kuşak yazılarını bir tarafa bırakırsak- kısa, özlü ve net olmaları, Yüce Allah’ı vecîz ve sahih bir şekilde tasvîr etmenin ötesinde, Kur’an’ın özeti oluşları ve İslâm’ın temel inançlarını özlü biçimde yansıtmalarıdır.

Âyet ve sûrelerin temaları, her şeyden önce, yazıldıkları mekânla bir şekilde irtibatlıdır. Zaten belâğat dediğimiz olgu “muktezâ-yı hâle göre, yani durumun gerektirdiği şekilde, konuşmak” değil midir? İşte sanat eserlerinde ya da yapıların çeşitli yerlerinde o eserle ya da o yerle bir açıdan irtibatlı âyet ve sûreler seçilmek suretiyle belâğate riayet edilmiş olmaktadır. Âyet tercihinde etkili olan bir başka faktör de yazı yazılacak mahallin darlığı-genişliğidir. Kur’an’ın kalbi olmasına rağmen, YâSîn’e, -altı sayfalık uzunca bir sûre olması dolayısıyla- fazla rastlanmaması bununla ilgilidir. Başta selâtîn camileri olmak üzere, bazı âyetler üzerinde ittifak hâsıl olması, bazı harf ve kelimelerin daha güzel istif edilebilmesi, bânînin belli bir âyet ve sûreyi özellikle istemesi, âyetlerin istiflerinin, şablonlarının hazır olması da âyet tercihinde önemli etkenlerdir. Öte yandan, herhangi bir âyetle yapının veya yapıdaki herhangi bir birimin fonksiyonu ve yapının bânisi veya orada medfûn kişi arasında hoş bağlantıların kurulduğu iktibas sanatında, âyetlerin asıl mânalarında alınma şartı yoktur.

Bu gelenekte, âyetlere farklı çağrışımlar yaptırılabileceği gibi, yeni anlamlar da yüklenebilmektedir. Sözgelimi insanlara şifa dağıtan hastahane ve dârüşşifâlara yazılan âyetlerden biri olan fî-hi şifâun li’n-nâs (Nahl 16/69) ifadesinin asıl konusu, “arının ürettiği balda insanoğlu için şifa bulunduğu” olmakla birlikte, o binada da şifa dağıtıldığına telmîhan yazılabilmektedir. Böylece, lâfız anlamdan soyutlanmış olmakla birlikte, sonuçta yazılan yine bir Kuran metni olmaktadır.

7) Bu gelenek devam ediyor mu?

Efendim, sanatla yaşam iç içedir. Her sanat eseri öyle ya da böyle yaşamın belli yönlerini yansıtır. Sanatçı kendi toplumsal katmanının sorunlarını dile getirmeye çalışacağı gibi, kendisine ısmarlanan -sözgelimi mimarî bir- eserde, mensup olduğu inanç ve kültürü, hatta gününün hâkim ideolojisini de yansıtır.

Türk imparatorluklarının ihtişam devirlerinde resmî, sivil ve dinî hemen bütün yapıları âyetlerle bezeme geleneği, zamanla sadece sivil ve dinî mimarîyle sınırlanmış; dinî ibareler yerlerini başka vecîzelere bırakmıştır. Çünkü malum;

“Mârifet iltifâta tâbîdir / Müşterîsiz metâ zâyîdir.”

Sanatın nispeten pahalı bir uğraş oluşunu da eklersek, normal bir vatandaşın, evinde orijinal bir hat levhası bulundur-a-mayacağı ortaya çıkar.

İslam’ın bayraktarlığını yapan bir milletin fertlerinin bu kültürden uzaklaşmış olduğunu da unutmamak gerekir. İzmit’te Plajyolu’nda oturduğum sırada bir komşumuz “Hocam, bu levha duvarda asılı, ama burada ne yazıyor acaba?” diye elinde ters tuttuğu “Ömer” yazılı bir levha göstermişti. Yani, bu öyle karmaşık bir yazı da değil, bildiğimiz Ömer levhası… Bu, bilgisizlikten olabileceği gibi, İslâm’a ait simgelerin bilinçli olarak dikkatlerden kaçırılmasıyla da ilişkilidir. Eski Türk filmlerinde, varlıklı kesimin evlerini gösteren sahnelerde, arka fonlarda güzel hat levhaları görülürken, şu an en çok izlenen TV kanallarının millî kültürümüzden uzak sitkom veya dizilerinde bu tür levhalar ya hiç gösterilmez ya da gösteriliyorsa, o evdekiler ya “kötü” karakterlerdir ya da kültür düzeyi düşük insanlardır.

Dolayısıyla, ülkemizin dinî işlerine bakan kurum tarafından yaptırılan İstanbul’un medâr-ı iftihârı bir kütüphanenin herhangi bir yerine, dinî bir ibare yazdırılamadığı bir ortamda, Boğaziçi Köprüsü’ne “mâşâallah” kitabesi koymayı akıl edenleri ve bunun maddî külfetine katlananları kutlamak gerekir.

Şüphesiz, bu gelenek farklı formlarda da sürdürülebilir: Yani, bilhassa mabetlere ve “özel” kurumlara ait binaların uygun yerlerinde, başta âyetler olmak üzere dinî içerikli ibarelerin insanlara kendi anladıkları dille ve okuyup yazdıkları harflerle iletilmesi şeklinde… Ancak bu durumda da Kur’an iktibâsının tezyînat ve ‘mesajı sadece Türklere değil bütün Müslümanlara iletme’ fonksiyonları kaybolacaktır; çünkü Kur’an iktibâsı tamamen ‘eğitim–öğretim amaçlı’ ve ‘mesaj iletme kaygısına bağlı’ değildir; aynı zamanda dekoratif bir özelliğe de sahiptir. “Latin harfleriyle süsleme yapılamaz!” diye bir kural bulunmamakla birlikte, Kur’an harflerinin orijinalitesinin ve istif özelliklerinin Latin harfleriyle korunamayacağı aşikârdır. -Kaldı ki ülkemize gelen GayrıTürk Müslümanlar Latin harfleriyle yazılanlardan hiçbir şey anlamayacağı gibi, muhtemelen, yapının cami olduğu bile anlaşılmayacaktır. Öte yandan, İmparatorluk topraklarında sadece Türklerin yaşamadığı düşünülürse, sanat eserlerine âyetlerin orijinali/Arapçası yazılarak farklı ırkların ortak Kur’an paydasında buluşturulmasının daha akıllıca olduğu aşikârdır.- Ne var ki bugün ‘İlahî mesajı kendi insanımıza iletebilme kaygısı’, ‘diğer milletlere iletme fonksiyonunun kaybolacağı endişesi’nden daha büyük önem arz ediyor. Bu durumda, en sağlıklı yol “uygun yerlere sanatkârane istif edilmiş âyetlerin altına ya da yanına, arı-duru bir Türkçesinin, yine sanatkârane, ustaca, kaliteli ve okunaklı bir yazı karakteriyle yazılması” ya da Adana Sabancı Merkez Camii’nde olduğu gibi “caminin girişinde ya da bir başka müsâit yerinde, bütün yazıların yerlerinin bir şema ile gösterilerek meallerinin verilmesi” imiş gibi görünüyor. İnsanların görebilecekleri uygun yerlere konulacak dijital tahtalar aracılığıyla âyetlerin arı-duru meallerinin yansıtılması da güzel ve çağdaş bir uygulama olur, kanaatindeyim. Bu Türkçe metinler camilerin tamamen dinî içerikli yerler olmadığı, asıl fonksiyonlarının dünyevî olduğu gerçeğinin hatırlanmasına da sağlayabilir.

Şunu da hatırlatayım ki; “Ne tür mekânlara hangi ayetler yazılabilir?” diye merak edebilecekler için kitapta “Gelenek devam etseydi” başlıklı küçük bir kısma yer verdim…

Bu eserin yazarıyla -şu ana kadar- herhangi bir görüşme yapmamış olmalarına rağmen, kitabın basım masraflarını üstlenen Bank Asya’nın değerli yöneticilerine teşekkür ederek sözlerimi bitiriyorum.

 

 

 

 

 


 

 

 

 


FIKIH METODOLOJİSİ; Sünnet, İcma, Kıyas
Prof. Dr. Hayreddin Karaman
 

İslam Hukuk İlminin Esasları
“KİTAP” Konusu
Prof. Dr. Hayreddin Karaman

MESNEVİ OKUMALARI
Hazırlayan ve sunan
 NUR H. ARTIRAN

NÛR SURESİ TEFSİRİ
Prof. Dr. MUHSİN DEMİRCİ

5 Nisan 2008’de yapılan röportaj
sonrası yazılan makale
SİVİL TOPLUMUN YENİ AKTÖRLERİ OLARAK İSLAMİ EĞİLİMLİ KADIN DERNEKLERİ >>devamı
Yard. Doç.Dr. Canan Aslan Akman

Murat Sülün Hocayla Tefsir Dersleri

Konu başlıkları:
Mü'minlerin Özellikleri
İman Ahlak Ve Amel Bakımından
Kur'an Mesajının Özeti Mahiyetinde Olan Ayetler
Lokman (a.s.) ın Oğluna Öğütleri
Kur'an'da Temel İlkeler
Hucurat Suresinden Mesajlar

Türkiye'nin Örtülü Gerçeği
araştırma sonuçları ve tebliğler


GAZZE’NİN GÖNÜLLÜ MUHABİRLİĞİNİ YAPAN MOİN NAİM’İN, HAZAR’LA GÖRÜŞMESİ

28 Nisan Salı günü Hayrettin Hoca’nın dersinden sonra misafirimiz olan Moin Naim, samimi ve hizmet bilinciyle yanıp tutuşan Gazzeli bir Müslüman.

Moin Naim’i dinlerken, Filistinli ve Gazzeli kardeşlerimizin samimiyetlerini ve kısıtlı imkanlara rağmen ne kadar çabaladıklarını bir kez daha görmüş olduk.

3 yıllık ambargo ve getirdiği birçok mağduriyet, bu yetmiyormuş gibi yaşadıkları savaş, onların gücünü kırmak şöyle dursun manevi anlamda daha da güçlenmelerine vesile olmuş. Onların, malum ortamlarına rağmen hiçbir şekilde tembelliğe düşmeden yeni yeni projeler üretmeleri, dünyaya geliş amaçlarını Rabbimizin razı olduğu doğrultuda gerçekleştirme gayretleri bizi çok etkiledi.

Dışarıdan bakanların bir kısmının onları çalışma ve üretme konusunda tembel gördüklerini fakat fotoğrafın gerçekleri tam olarak yansıtmadığını bizimle paylaştı. Mesela ambargo öncesinde, üretim yaparken hammadde sıkıntısını bugüne kıyasla çekmediklerini ama ambargo başlayalı dışarıdan hiçbir şekilde hammadde girişine müsaade edilmediğini dolayısıyla üretimi bu sebeple gerçekleştiremediklerini, ellerindeki kıt imkanları kullanarak yapılan üretimlerin dışarı çıkarılamadığını anlattı.

Bütün bunlara rağmen hala azimlerinden bir şey kaybetmemeleri bizim için örnek teşkil etmeli.

Sayın Naim, yaptığımız sohbet esnasında şunları dile getirdi: “Gazze’de, vakıf ve devlet üniversiteleriyle birlikte toplam 5 üniversite var. Özel üniversitede öğretim görevlisi olarak bulunuyorum. 1998 yılında kurulan ve benim de görevli olduğum özel bir üniversitede ön lisans ve lisans programları bulunmaktadır. Gazzede ön lisans yapan öğrenciler genellikle bizim üniversitemizde toplanmışlardır” dedi.

Hem üniversitede okuyan öğrencilere hem de küçük çocuklara -hayata hazırlanırken- gerekli donanımı sağlayabilmek için bir takım projeler üretme zorunluluğunu görmüşler ve bu sebeple kaçınılmaz diye düşündükleri birkaç nokta üzerinde karar kılmışlar.

Projelerini sıralamak gerekirse;

Üniversitelerde okuyan 1500 öğrencinin, Çocuk Eğitimiyle alakalı uygulamalı derslere girerek okullarda staj yapmaları gerekiyor. Bunun için uygun şartların sağlanması hususunda çalışmalar yapılmalıdır.

Potansiyeli olanlar içinden seçilecek gençlerle, bugün eksikliğini şiddetle hissettikleri lider yetiştirme projesi uygulanmalıdır.

Bilgisayar laboratuarına çeşitli sebeplerden dolayı acil ihtiyaç vardır.

Yaşanan tüm gerçeklikleri anlatmak ya da gençlerin ve çocukların bu yönde kabiliyetlerini geliştirmek üzere mobil tiyatro kurulmalı ve faaliyete geçirilmelidir.

Gazze’de dergi çıkaran kadınların, seslerini daha iyi duyurabilmek adına radyo kurma istekleri de bu projeler dahilinde gerekli görülmüştür.

Ambargo ve savaş sonrası, kolayca toparlanmak ve tekrar ayağa kalkmak için rehabilite kapsamında değerlendirebilecek çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu bağlamda kadınlar için spor salonu ihtiyaç olarak görülmüştür.

Moin Naim’le bir yandan bunları konuşuyor, bir yandan da ikramlarımızı sunuyorduk. Bunun üzerine Türk yemeklerinin zenginliği ve lezzetinden bahsederken bir başka proje daha belirdi kafamızda. Misafirimiz, eğer üzerinde durulursa Gazze’de yaşayan 30-40 kadar Türk hanımının gerek Gazzeliler’e Türk mutfağından çeşitlemeler sunma gerekse kurs verme anlamında yardımcı olabileceği, buradan elde edilen gelirin de çocukların okutulmasında kullanılabileceği fikrini bizimle paylaştı.

Sayın Moin Naim; üniversiteyi kazanan gençlere kayıt parasının temininde yardımcı olmanın acil ve halledilmesi gereken meseleler arasında olduğunu da ifade etti.

Derneğimize hediye olarak Filistin Bayrağı ve Kubbetüs-Sahra’nın işli olduğu bir şal getiren Moin Naim’i biz de İstanbul’u sembolize eden küçük bir hediyeyle uğurladık.

Bu haklı davalarında yolları açık ve yardımcıları bol olsun.

Hazar olarak bütün bu anlatılan projelerin gerçekleştirilmesini candan isteriz. Fakat gerek şahsi gerekse dernek olarak sınırlı imkanlara sahip olduğumuzun bilincinde olmamızla birlikte biliyoruz ki Allah yeryüzünde hayrı, mü’minler kanalıyla gerçekleştirmek ister. O zaman bize şartlarımızı sonuna kadar zorlayarak katkıda bulunmak düşer. Bundan önceki yardım kampanyalarında hassasiyetlerini ispatlamış olan Hazarlı arkadaşlarımıza az ama devamlı olan bir hayır kapısı açıldı. Bu kapıdan cennete girmek istemez misiniz?